banner17

Tasavvufî düşünce ilim olmadan olmaz

Kur’an, hadis ve tefsirden koparılmış, dinî ilimlerden ayrılmış ve soyutlanmış bir tasavvuf düşüncesinin inşası, tasavvuf değil başka bir şey olur. O başka şeyin bırakın tasavvuf ile alakasını, İslam ile alakası bile tartışılır hale gelir.

Tasavvufî düşünce ilim olmadan olmaz

Müslümanca düşünce geleneği, tevhide dayanan bir bütündür. Bu geleneği bir bedene benzetir isek, onun kalbi Kur’an, omurgası Sünnet, beyni de akl-ı selimdir. Tasavvuf, bu bedenin bütün unsurları ile bağlı olan, bütün bedeni damar damar kuşatan ve birbirine bağlayan bir dolaşım sistemi gibidir. Bütünün her bir parçası ile irtibatı vardır ve her bir parçayı diğer parçaya bağlayan, bünyede sürekli akışı ve alış verişi sağlayan sistem odur. Bir damarın tıkanması nasıl bütün bedeni hasta ederse, o damarın genişlemesi ve haddinden fazla dışa açık hale gelmesi de aynı şekilde bir hastalık sebebidir.

Bu anlamda Müslümanca düşünce geleneğinin can damarı olan tasavvufun, aslî formunu koruması, tıkanmaması, bozulmaması, ancak aynı zamanda da haddinden fazla dışa açık hale gelip dışarıdan sızmalara maruz kalmaması, başka bir şeye dönüşmemesi hayati önem taşımaktadır.

Popülerleşen her şey, ruhundan ve hakikatinden bir şeyler kaybedertasavvuf

Ülkemizde bir dönem tasavvufî düşünce tamamen yok edilmek istendi. Tekke ve zaviyeler kapatıldı, bütün mal varlıklarına el koyuldu, şeyhlik, mürşitlik, dervişlik suç sayıldı. Tasavvufî neşriyat yasaklandı. O devrin hengamesi, Celaleddin Dede’nin; “Âsumândır kubbesi hem ahterân avizesi/ En ziyâ bahşâ kanâdili güneşle mâhtır/ Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz Zikr-i Hâk/ Cümle mevcudât zâkir kâinât dergâhtır” vecizesi ile buyurduğu üzere, bütün tahribatına rağmen atlatıldı. Süreç içerisinde bir rahatlama sağlandı. Böylelikle bir fecr-i kazib yaşadığımız bu günlere gelindi. Her fecr-i kazib, yakınlarda zuhur edecek bir fecr-i sadıkın habercisi ise de, kendisini fecr-i sadık zannedenler için, nihayetsiz hayal kırıklıklarına ve aldanmalara sebep olur. Bu yüzden tasavvuf düşüncesinin günümüzde yeniden kazandığı konum, dikkatle takip ve tahlil edilmeli, sonradan hayal kırıklıklarına ve pişmanlıklara uğramamak için yapılmakta olan hatalar tespit edilmelidir.

Sıkı ve baskıcı bir devrin nihayetinde görece bir serbestlik sağlanmış olması, modern çağın yalnızlaştırdığı ve tek-tipleştirdiği bireylerin iç arayışlarının çoğalması,  makyavelist siyaset anlayışının tarikatları oy deposu olarak görüp bu doğrultuda pozisyon alması gibi sebepler, özellikle 1980 sonrasında ivme kazanarak tasavvufî düşüncenin sathi bir şekilde canlanmasına sebep oldu. Tasavvufî neşriyat arttı, ilahiyat fakültelerinin tasavvuf bölümleri güçlendi, birçok kaynak eserin tercümeleri yapıldı. Ses kayıtları ve videolar ile kaydedilen tasavvufî sohbetler geniş halk kitlelerine daha kolay ulaşmaya başladı.  Televizyon programları ve internet ile birlikte, tasavvufî sohbetlerin yani tasavvufî bilginin ulaşılabilirliği ve yaygınlığı daha önceki devirlerle kıyaslanamayacak kadar arttı. Özellikle Hallac-ı Mansur, Mevlana, İbn Arabi, Yunus Emre ve Niyazi-i Mısri gibi isimlerin çevresinde bir popülerleşme ortaya çıktı.

Ancak modern çağın temel hilelerinden birisine tasavvuf düşüncesi de maruz kaldı. Bu temel hile şudur; popülerleşen her şey, ruhundan ve hakikatinden bir şeyler kaybeder. Modern çağın parçası olmak, bir yönü ile masivanın da parçası olmaktır. Tasavvuf lisanı ile söyler isek, gaflet ve perde olarak vasıflandırılan sahnede bir suret haline gelmektir.  Şüphesiz ki tasavvufun gayesi bu değildir, sonu da bu olmamalıdır.

Tasavvufî düşünceyi anlatmak ve savunmak adına âlimlerimize cephe almak

Tasavvuf, şeriat ve hakikat bir bütündür. Şeriat-ı Muhammediye olmadan, Kur’an ve hadis olmadan, Sünnet-i Nebeviye olmadan, yani tasavvufî düşüncenin aslî kaynakları olmadan tasavvufun yaşaması, yaşatması ve yaşatılması mümkün değildir. Kur’an, hadis ve tefsirden koparılmış, dinî ilimlerden ayrılmış ve soyutlanmış bir tasavvuf düşüncesinin inşası, tasavvuf değil başka bir şey olur. O başka şeyin bırakın tasavvuf ile alakasını, İslam ile alakası bile tartışılır hale gelir.

Bugün televizyon programları, seminerler ve internet üzerinden halka tasavvuf adı altında sunulan şey (elbette ki istisnaları vardır), bilinçaltı tamamen modern reflekslerle inşa edilmiş, modern yaşam tarzını tehdit etmeyip aksine besleyen, laikleştirilmiş, şeriatı ve dinî ilimleri küçümseyen, seküler bir düşünce tarzıdır. Tasavvufu zahirden kopararak batına hapseden, bir çeşit batıniliğe dönüştüren bu anlayışın, ne Mevlana’nın ne İbn Arabi’nin ne de herhangi bir gerçek sufinin idraki ve yaşantısı ile alakası yoktur.

Özellikle Müslüman aydın ve akademisyenlerin de sıklıkla aynı hataya düştüklerini,  tasavvufî düşünceyi anlatmak ve savunmak adına Kemal Paşazade, Ebu Suud Efendi, Birgivi Muhammed Efendi gibi büyük Müslüman âlimlere cephe aldıklarını, hatta bütünü ile medrese geleneğini hasım gibi gördüklerini ve gösterdiklerini hayretle müşahede ediyoruz. Halbuki Mevlana da, İbn Arabi de, hatta Niyazi-i Mısri de mükemmelen medrese tahsili görmüşlerdir ve dinî ilimlerin tümüne vakıftırlar. Eserlerinin her satırından bu husus anlaşılmaktadır.

tasavvufTasavvuf ve hakikat düşmanı ilan edilen Kemal Paşazade’nin İbn Arabi hakkındaki fetvası ve Mesnevi-i Şerif hakkındaki rüyası bile bu iddianın insafsızlığını gösterir. Kemal Paşazade’nin bırakınız herhangi bir eserini okumayı, varlık görüşü hakkındaki akademik araştırmalara şöyle bir göz atmak bile onun tasavvufî düşünce içindeki yerini anlamak için yeterlidir.

Ebu Suud Efendi’ye gelince, babası İskilipli Şeyh Muhyiddin Yavsi, Akşemseddin’in müridlerindendir ve Şeyh Bedreddin’in Varidat’ına şerh yazmıştır. Bir Bayrami şeyhinin oğlu olan ve tasavvufî bir muhitte yetişen Ebu Suud Efendi’yi tasavvufu bilmemekle, kuru ve cahil bir molla olmakla itham etmek nasıl bir zihniyetin eseridir? Muhyi Gülşeni gibi büyük bir mutasavvıfın, Ebu Suud Efendi’nin ders ve sohbet halkasının müdavimi olması nasıl görmezden gelinir? Anlamak mümkün değildir.

Yine Tarikat-ı Muhammediye müellifi Birgivi Muhammed Efendi, Hacı Bayram Veli’nin halifelerinden Şeyh Lütfullah Efendi’nin soyundan gelir. Bayrami şeyhi olan Abdurrahman Karamani’nin mürididir. Böyle bir zat tasavvufun düşmanı olabilir mi, öyle olsa Tarikat-ı Muhammediye’sine, Abdülgani Nablusi gibi bir sufi tarafından şerh yazılır mı? Gelelim Niyazi-i Mısri’ye…

Popüler kültürün tasavvuf anlayışı ile de hakikate ulaşılmaz

Niyazi-i Mısri, üç yıl kalacağı Kahire şehrine ayak basar basmaz, bir yandan Şeyhuniye Külliyesi’nde vazifeli Kadiri şeyhine intisap ederek tasavvufî hayatını devam ettirirken, öte yandan Cami’ül Ezher’de ders halkalarına katılarak medrese ilimlerini tahsile koyulur. Üç yıllık bir eğitimin ardından Niyazi-i Mısri Hazretleri’nin şeyhi, zahiri ilim tahsilini terk etmedikçe tarikat ilminin kendisine açılmayacağını beyan ile, Cami’ül Ezher’deki dersleri bırakmasını ister.

Devamını Niyazi-i Mısri’den dinleyelim: “İlimden ayrılmak bana çok güç geldi. Ağlayarak tazarru ve niyaz ile Allah’a istiare ettim ve uyudum. Rüyamda gördüm ki ben büyük bir şehirdeyim ve sultana hizmet ediyorum. Sultan da Şeyh Abdülkadir Geylani imiş… Beni gördü, çağırdı; Ey Sufi! Hemen kendisine dönüp, önünde durdum… Elini cebine soktu, bir kese çıkardı ve bana verdi. Huzurunda keseyi açtım. İçinde taze sikkeli (gümüş) dirhemler vardı. İçlerinde başka bir kese daha gördüm, onu da açtım. Onda da taze sikkeli (altın) dinarlar vardı. ‘Efendim, bu iki kesenin manası nedir’ diye sordum.  Cevaben dedi ki; ‘Dirhemler zahir ilmidir, öğren ve onunla amel et! Dinarlar tarikat ilmidir. Onu ancak sana takdir edilmiş bulunan mürşidin yanında elde edebilirsin ve senin şeyhin bu şehirde değildir.’ Anlatamayacağım bir mutlulukla uyandım.”

Bu rüyanın neticesinde Niyazi-i Mısri Hazretleri ilim tahsilini bırakmasını emreden şeyhinden ayrılır. Zahir ilmini ve onun ile amel etmeyi bırakmadan, asıl mürşidini aramaya koyulur. Gerçek şu ki Eşrefoğlu Rumi, Aziz Mahmud Hüdayi, Niyaz-i Mısri ve akla gelebilecek bütün büyük mutasavvıflar önce medresede yetişmişler, daha sonra tasavvuf vadisinde ilerlemişlerdir. Çünkü temelsiz bina, ilimsiz kemal olmaz. Popüler kültürün tasavvuf anlayışı ile de hakikate ulaşılmaz.

Yetkin İlker Jandar yazdı

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 10:01
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
mustafa özçelik
mustafa özçelik - 6 yıl Önce

Çok isabetli bir yaklaşımın ürünü olan bir yazı..Müellifine teşekkürler..

banner8

banner19

banner20