Bir hadisi şerif “Allah güzeldir, güzelliği sever” der. Yapılan işin güzel olması İslam’ın “İhsan” kavramı ile ilgili bir husustur. Cibril hadisinde geçtiği üzre “İhsan, kulluğu Allah’ı görüyormuşçasına yapmaktır, kul Allah’ı görmüyorsa da Allah kulunu görmektedir.” çünkü. Bu hadiste “kulluk”un içine kulun bütün işleri girer. Kulun işleri dünyevî ve uhrevî olarak ayrılmaz. Müslümanın ‘kulluk’u bütünüyle hem dünyevîdir hem uhrevîdir.

Kul; kendine dönük, dünyaya yönelik işlerinin güzel, ahenkli, hoş olmasını isterken Rabbine ait söz, fiil ve diğer uğraşlarının çirkin, özensiz, gelişigüzel oluşuna nasıl göz yumabilir? Eğer bir söz söyleyecekse sözlerin en güzeli Rabbinin sözü gibi anlamlı, faydalı, doğru, iyi ve en güzel şekilde söylemelidir. Eğer Rabbinin sözünü insanlara ulaştıracaksa onun samimiyetini bozmadan, mânâsına halel getirmeden, kulakların hoşuna gidecek güzel bir ses ve bir ahenk ile seslendirmelidir.

Eğer Rabbinin kelamını yazacaksa; onu yazıların en güzeli ile, kullandığı yazının en ince, en estetik hali olacak şekilde, hem göze hem zihne hem kalbe hitap edecek biçimde yazmalı ve göstermelidir. Yazıyı gözlere ve sonraki nesillere sunarken bunun aynı zamanda bir tebliğ olduğu ve tebliğin de en güzel şekilde yapılması gerektiği için o yazıyı muhtevaya uygun renklerle, çiçeklerle, şekillerle süslemelidir.

Böylece sözlerin en güzeli, en iyi kağıda, en iyi kalemle, en iyi mürekkeple, en iyi hatla yazılacak, en iyi ciltlerle ciltlenecek, en güzel seslerle okunacak ve en iyi duyguların adı ihlasla, neşve ile, iman ile hayata geçirilecektir ki hem dünyaya hem ahirete saadet gelebilsin ve toplum, asr-ı saadetten bir neşve taşıyabilsin.

İslam kültürü böyle hayat buldu

İşte hat sanatımız, ebru sanatımız, cilt sanatımız, musıki, mimari, resim ve şiir sanatımız böyle bir niyet ve anlayışın semeresidir. Çünkü bunlar bizim amel-i salihimizdir, amel defterimizin muhtevasıdır ve Rabbimize takdim edeceğimiz kulluğumuzdur. Bu sanatların bileşenleri olan toprak, su, kalem, kağıt, mürekkep, kelam bundan dolayı mukaddestir, saygındır ve İslam medeniyeti dediğimiz değer böyle bir cemiyetin estetik anlayışı ile teşekkül etmiştir. İslam kültürü böyle hayat bulmuştur.

Dikkat edilirse hiçbir şey küçük değildir, önemsiz ve değersiz değildir. Büyük, önemli, değerli dediğimiz şeyleri, bu küçük parçalar meydana getirdiği için, her bir parça kendince kutsaldır ve kutsallığı büyük kutsalın parçası olmasından gelir.

Bu sözleri niçin söyledik?

M. Uğur Derman’ın Ömrümün Bereketi 2 adlı eserinden bahsedeceğiz de onun için.

Eskilerin “mütebahhir” dedikleri bir ilim adamı tipi vardır, bilirsiniz. İlmin hemen her şubesinde yetkin olan bu âlimler âdetâ “yürüyen kütüphane” idiler. Bu mütebahhir vasfını gelenekli sanatlarımızla ilgisi ve onlara olan vukûfiyeti bağlamında M. Uğur Derman için de kullanabiliriz. Çünkü Ömrümün Bereketi’nde gelenekli sanatlarımızla ilgili ne varsa öz olarak hepsi mevcut. Bütün çeşitleri ve okunuşları ile hat, ebrî, musiki, şiir, resim, mimari, dil... Bu sanatın yeşerdiği şehir hayatı, Karagöz, misafirlikperverlik, Ramazan geceleri, nezaket, zarafet, nükte, fedakârlık, ahde vefa…

Kitap tabii ki M. Uğur Derman’ın özel ihtisas alanı hat ve ebru çevresinde dönüyor. Ancak hat ve ebru; kitap ve kelamı, hayırseverleri, vakıf insanlarını, âlim, ârif ve şairleri Saray’da, çeşmelerde, mimari eserlerin alnacında, duvarlarda, camilerde, türbelerde, mezar taşlarında, berber dükkânında, eczanede velhasıl hayatın bütün safhalarında buluşturuyor, kaynaştırıyor. O zaman hat veya hüsnü hat, sadece bir süs olmaktan çıkıyor hayatın kendisi oluyor.

Hüsnü hat nedir?

Bir resim sanatıdır ki onda canlıyı yaratım olarak taklit yoktur. Yani, helal bir sanattır.

Muhtevası ayet-i kerime, hadis-i şerif, kelam-ı kibar, şiir, tarih düşürme vb. ile okuyanı fikren zenginleştiren, duyguca incelten, ruhen, ahlaken terbiye eden bir öğretmendir.

Yazan için de gözlerin nurudur seyreden için de.

Nüktedir; kahkaha attırmaz ve fakat tebessüm ettirir.

Geleneği güne taşıyandır.

Her mesleğe, her zemine hitap eder.

Hat demek hayatın bütün sahnelerinde gâh taşa gâh ahşaba gâh kâğıda nakşedilmiş sanat demektir. Hem göze hem zihne hem gönle hitap eder.

Her eserin biricikliği gibi hat aslında biriciktir, tekrar edilemeyen bir sanattır. Ebru gibi. Yaratımda tekrar olmadığının şahididir hat ve ebru.

Günümüzde paha biçilmez bir servettir. İnsanlar her şeyde olduğu gibi hattı da sadece görünüşe, imzaya, tarihiliğe dönüştürdü, değerini antika ile ölçer oldu.

Hat en genel anlamıyla amel-i salihtir.

Kitap gösteriyor ki bu sanatlar bir medeniyet, bir toplum inşa etmiş. Herkes kendi meşrebince, kendi imkanlarınca gelenekli sanatlardan nasibini almış. Eserdeki dile, dilin kullanılış şekline, malzemeye, malzemeye yüklenen mânâ ve değere baktığınızda ister istemez şöyle diyorsunuz. Bu medeniyet ne ince, ne hak bilir, ne insanî bir medeniyet imiş. Biz bu medeniyeti neden ve nasıl kaybettik ? Acaba nasıl diriltebiliriz?

Kitabın muhtevasından bahsedecekken; görüyorsunuz kitap bizi nerelere götürüyor.

Tabii ki bereketli bir ömre götürüyor. O ömürde ilaç, tıp, yani farmasötik edebiyat var. Hastalıklar, ilaçlar bu sayfalarda şiirle, hat ile buluşuyor. Kalem ve yazı tarihimiz var ki edebiyat tahsiline giriş mahiyetinde bu sayfalar. Eski mürekkebçiliğimiz, medeniyetimizde kâğıt, benzeri bulunmayan bir san'at albümü olarak Gazneli Mahmud Mecmuası, Hafız Osman'ın Mushafları, Hattat Derviş Abdî'nin Türkçe Şehname nüshası, Piyer Loti kitabesi, Kahire'deki Ümmü-Abbas Sebîl-küttâbı'nın kitabesi, Surnâmeler, Padişah tuğraları, hattat padişahlar, Fatih Divanı, tarikatler ve tabii ki dostlar: Bekir Sıdkı Sezgin, Mehmed Şâkir Recâi, Ahmed Aydın Bolak, İlhan Ayverdi, Es'ad Fuad Tugay, Hasan Âli Göksoy, Hattat Mahmud Celâleddin Efendi, Abdülbâkî Gölpınarlı, Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi, İbnülemin Mahmud Kemal, AhmedYakupoğlu, Hatib Mehmed Efendi, Nuri Arlasez… İsimlerini hiç duymadığınız veya çok az duyduğunuz zevat. Doğrusu ben de bu kitap sayesinde nice kişileri tanıdım, nice ayrıntılara rastladım.

Mesela, siz birçok duvarda asılı gördüğünüz “Gel keyfim gel” hattının niçin ve hangi olay üzerine yazıldığını biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Mesela, içinde Sultan II. Abdülhamit’in tuğraları çıkan Hattat Derviş Abdî’nin Türkçe Şehnâme’sinin Tevfik Fikret’in eline geçtiğini, onun ölümünden sonra da karısı Nâzime Hanım ve oğlu Halûk eli ile 1929’da Public Lıbrary’ye 10 bin dolara satıldığını biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Yine bu bağlamda soralım. Mesela, Mevlevî tarikatine intisap edenler kaça ayrılır? Pekiyi, kütüphanelerde araştırma yapmak için 1932’de İstanbul’a gelen Muhammed Hamidullah Hoca’ya mihmandarlık yapan, onu misafir eden kadirbilir kimdir? Es’ad Fuad Tugay’ın ( o da kim diyeceksiniz şimdi) kitaplarının Türk Tarih Kurumu’na hibe edildiğini, bu eserler arasında yazma eser olan Mevlid-i Şerif ve Hattat Kâmil Akdik imzalı En’am-ı Şerif’in kurum üyesi bir profesör tarafından 1984’ten önce kurumdan alındığını ve bir daha geri dönmediğini biliyor muydunuz?  

Pekiyi, Necmeddin Okyay’ın bir berber dükkânına hediye ettiği aşağıdaki hatta ne yazıyor? Bu nazım, berberin mesleği ile ilgili olarak ne diyor? Ben öğrendim ama söylemem. Eserden öğreniniz lütfen.

Pekiyi, Ahmet Yakupoğlu’nun resmini daha önce kaç kişi gördü acaba? Ben ilk defa bu eserde gördüm.

Nükte ve sohbet kültürünü bugüne taşıyor

Eserde yeri geldikçe bazı fıkralar, şahitlikler, tarihi vak’alar da anlatan Uğur Derman yazı ile de olsa ecdadın nükte, sohbet kültürünü günümüze taşıyor. Mesela, biz ilkokulda iken (69-74) Türkçe kitabımızda bir fıkra vardı. Bu fıkrada, hikayelerini mübalağalı bir şekilde anlatan avcının düştüğü gülünç durum anlatılıyordu. Meğer bu olay aynile vaki ve kahramanları da meşhur hattatımız imiş. Şöyle anlatıyor Derman: “Mûsikî ve kemankeşlik dışında ara sıra nazımla da uğraşan Mustafa İzzet Efendi, aşırı mübalağaya düşkünlüğüyle mizah târihimize geçmişdir. Fıkraları hâlâ anlatılır. İzzet Efendi'nin av hikâyelerinde pek ileriye gittiğini duyan hanımı “Böyle meclislerde bizim ayvaz yakınınızda bulunsun da, mübalağaya kapıldığınız zaman öksürsün, siz de toparlanın" demiş. Yalıda yine bir av sohbeti var. Yesârîzâde: "Önüme bir tilki çıktı ki, kuyruğu buradan karşıya kadardı" diyerek Anadolu yakasındaki bir yalıyı göstermiş. Ayvazın öksürüğü üzerine yalısının sahilini işaret ederek: "Karşı diyorsam, şuraya kadardı" şeklinde düzeltmiş. Sohbetin yapıldığı odayla sahil arasındaki bahçe mesafesini gören ayvaz bir daha öksürünce Mustafa İzzet Efendi dayanamamış ve ona bağırmış: "Yahu, bu tilkinin hiç mi kuyruğu yokdu?"

Uğur Derman; ömrünün değişik safhalarında yazdığı makaleleri, sunduğu bildirileri, yaptığı sohbetleri dergilerden, kitaplardan, arşivinden çıkarıp onları tekrar düzenleyerek, makaleye konu olan sanatlarla ilgili hatları, fotoğrafları şahit göstererek kültürümüze çok önemli hizmetlerde bulunuyor. Onun adına kimse bunları bu estetikle, bu bütünlükle yapamazdı. Daha önce Ömrümün Bereketi 1’i merakla okumuştuk ve hayli de istifade etmiştik. Bereketli bir ömür imiş doğrusu.  Allah’a dua edelim, Uğur Derman’ın ömrünün bereketi artsın ve artıkça o da bize bu ömürden süzdüklerini sunsun, bu eserin üçüncü, dördüncü cildi çıksın, diyerek bu faslı bitirelim.