“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye bir vecize vardır bilirsiniz. Mehmet Âkif de arkadaşları ile bilinen bir şahsiyettir. Ben Mehmet Âkif ile ilgili hatıraları okuduğumda onun çevresi, arkadaşları, dostları benim de dostlarım olur. (Tabii düşmanları da.) Mehmet Âkif’in en yakın dostlarından biri de Balıkesirli mutasavvıf şair Abdülaziz Mecdî (Tolun)’dur. O da Âkif gibi hafız-ı Kur’an’dır. Hayatının büyük bölümü II. Abdülhamid’in padişahlığı esnasında geçen şair, padişahla ilgili olarak müspet fikirlere sahiptir ve ona:
Çoķ yaşa ey merdüm-i çeşm-i cihān
Çoķyaşa ey pādişāh-ı kāmurān
Nakaratlı bir müseddes yazmıştır.
Mecdî Efendi de Âkif gibi milletvekilliği yapmış, zamanları farklı olsa da ailesini alarak Mısır’a gitmiştir. Abdülaziz Mecdî, otuz yedi yaşında iken dostu Babanzâde Ahmet Naim Efendi’nin hem şeyhi hem kayınpederi olan Fatih Camii türbedarı Ahmet Âmiş Efendi’ye intisap etmiştir. Burada Naim Efendi’nin Mehmet Âkif’in de en yakın dostu olduğunu hatırlamalıyız. Âmiş Efendi’nin cenaze namazını Mecdî Efendi kıldırmıştır. Muhâcirîn Komisyonu ve Şûrâ-yı Evkâf azalığında bulunmuş, Mart 1338 (1922)’den
Şubat 1340 (1924)’e kadar yaklaşık iki yıl Şer’iyye ve Evkâf Vekâleti müsteşarlığı yapmış, bu kurum lağvedilince kendisine Diyânet İşleri Başkanlığı teklif edilmesine rağmen kabul etmeyip vefat edene kadar herhangi bir işte çalışmamış, ilmî ve edebî faaliyetlere yoğunluk vermiştir. 27 Ağustos 1941 (4 Şaban 1360) Çarşamba gece 01:45 dolaylarında ebedî âleme göç etmiştir. Naaşı aynı gün Beyazıt-Soğanağa Mahallesi’ndeki Nur Sokağı’ndan alınarak Fatih Camii’ne getirilmiş, ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrasında Edirnekapı Şehitliği’nde Mehmet Âkif Ersoy ve Babanzâde Ahmed Naim’in mezarlarının yakınına defnedilmiştir.
İşte bu Abdülaziz Mecdi Efendi’dir ki bir Âkif dostudur ve 27 Aralık 1936’da vefat eden Mehmet Âkif için bir şiir yazmıştır.
Abdülaziz Mecdî’nin Mehmet Âkif ile dostluğu
Mehmet Âkif’in vefatından hemen sonra yazılıp yayımlanan dergi gazete yazılarına ve kitap olarak neşredilenlere bugün de ulaşabiliyoruz. Bu bağlamda elimizde Hilmi Yücebaş’ın “Bütün Cepheleriyle Mehmet Âkif”, Eşref Edip’in “Mehmed Âkif, Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları”; Mithat Cemal’in “Mehmet Âkif”, Mehmet Emin Erişirgil’in “İslamcı Bir Şairin Romanı, Mehmet Âkif”, Balıkesirli Hasan Basri Çantay’ın “Âkifnâme” isimli eserleri var. Hemen belirtelim ki bu kitaplarda Abdülaziz Mecdî’ye rastlamadık. Mahir iz, Yılların İzi adlı hatıralarında, edebiyat ve ilim çevresinden bahsederken Abdülaziz Mecdî’nin bir kerametinden ve bir şiirin farsça söylenişini kendisine aktardığından bahsediyor fakat onun Mehmet Âkif’le olan irtibat ve dostluğuna dair bir şey söylemiyor.
Anlaşılan o ki yukarıda adı geçen kitaplarda Abdülaziz Mecdî’nin söz konusu edeceğimiz aşağıdaki şiirlerinden bahsedilmemesinin sebebi Divan’ın geç denilebilecek bir tarihte yayımlanmasıdır. Talebesi ve dostu Osman Ergin’in derleyip toparladığı ve 1945 yılında yayımladığı “Balıkesirli ABDÜLAZİZ MECDİ DİVANI” (Gün Basımevi) Mehmet Âkif’e dair iki şiire yer veriyor. Aşağıdaki şiirler bu eserden alınmıştır.
Şiirlerden İlki “Hastalığından Dolayı Şiir Söyliyemiyen Büyük Şair Mehmed Âkif'in Haberi Olmaksızın Lisan-ı İstimdadından” adını taşıyor.
Mehmet Âkif’in hissiyatına, üslûbuna, söz varlığına aşina olanların hemen anlayacakları gibi bu şiirler sanki Mecdî Tolun’un kaleminden değil de Mehmet Âkif’in kaleminden çıkmış gibidir. Mecdî Tolun, o derinden nüfuz eden bakışları, o kadim dostluğun verdiği yakından tanıma ayrıcalığı, aynı dönemin havasını solumanın verdiği hissiyat ile sanki Âkif’i konuşturmaktadır. Hasta şair, ziyaretine gelen dostuna, sana son şiirimi okuyayım demiş sanki, Mecdî Tolun da bu metni kaydetmiş gibidir. Doğrusu şiirin başlığında yer alan “istimdad” ifadesi tam da bu hali ifade etmektedir. Çünkü istimdatta söz gerekmez. Manevi olarak hal dili ile ifade edilmesi yeterlidir. İstimdadına cevap gelmiş, kendisine medet edilmiş gibi bir ruh hali vardır şairde.
Hasta şair yatağında takatsiz, ızdırap içinde inlemektedir. Hastanın halinden anlayan ancak Allah’tır. Şair de içinden Allah’a yalvarmaktadır. “İdrakimi söndürme” diyerek sıhhat dilemekte ve ölümden kurtulmayı talep etmektedir. Talihinin dönmesini, Allah tarafından çevrilmesini istemektedir.
Serilmiş bak şu takatsiz yatan cism-i harâbımdır
Mededhâhım, enînimlenigâh-ı iztırâbımdır
Çevirme hâib ü hâsır çıkan feryâd-i gamnâki
Benim söndürme Allahım içimden nûr-i idraki
O idrakim ki lutfundan doğan bir lem’adırtâbân
O idrakim ki eyler secde bâbında senin her ân
O idrakim ki âfâkımda tatlı bir enînimdir
O idrakim ki sendendir, o bir nûr-i mübînimdir
Cihanlar zerre-i lütfun ile olmakdahandânın
Beni ihya için kâfi değil mi lutf-ü ihsânın
Çevir dönsün cefasından bu solgun yüzlü eyyâmım
Çevir gülsün hayat-i saniyemle ömr-i gülfâmım
Şair aşağıdaki kıtalarda sûfi meşrebine uygun olarak tasavvufi bir dil kullanmaktadır. Yaratılandan hareketle Yaradan’ın kudreti, ona olan isyanın insanı hayrette bıraktığı, şairin Yaradan’ın cezbesine tutulmuş bir mecnun oluşu, sadece ona olan muhabbeti bu bağlamda okumak gerekir. Şiir okuyucuya Mehmet Âkif’in “Leyla ve Secde” şiirlerini hatırlatmaktadır.
Avâlim şûle-i kudsiyenindirmüncemidnuri
Basiret gözlerimle gördü kalbim nûr-i mestûri
Güneşler, kehkeşanlâr şûledir emvâc-i kudretten
Tahayyür etmemek kabil mi Allahım bu haşmetten
Bu masnû-i bedîîndirukûlieyliyen hayran
Bu hayretten döner raks-ü sıma' eyler bütün devran
Fakat bilmem nedendir sonra cür’et Hakk’a isyana
Neden düşmektedir binlerce cephe umk-i hüsrâna
Zemin-i haşyetin vecdinde haşi' girye-i hunâp
Fezâ-yi vahşetin zîrindehûnin zulmet-î girdap
Cemalinden, celâlinden müşâşâ sahnedir evkân
Bu kudretgâhahayranmilâhi daima hayrân
Sabur-i derdi devrânım, muallâ nûr-i imanım
Evet nur-i muallâ, nûr-i iman, nûr-i rahşânım
Senin kahrınla bî-tabım, senin lutfunlakudretyâb
Senin kındilinin mihrabıdır sinemdeki mihrap
Senin meczûbunummecnûnunum, kalbimde leylâsın
Cihanlar hep senindir, hep senin sen öyle Mevlâsın
Yanar aşkınla ateşler içimde şûleler efzûn
Demem amma yine derdimle olsun sineler mahzûn
Senin sevdanı rehber eyledim sevdanla dilşâdım
Senin nur-i nigâhınla ezelden böyle mutâdım

Yaradan’dan umut kesilmez. Hastalar hep iyileşme umudu içindedir. İnsanlar hastalar ve sevdikleri için dua etmektedir. Bu duayı yapan şair kendi hissiyatının değil Âkif’i seven bütün dostlarının sözcüsüdür aslında. Şair kendisini Rabbinden yaşatmasını istemektedir. Dostlarının ağlamaması için yalvarmaktadır. Yaşarsa kalemi bundan sonra O’na hamdetmek için yazacaktır.
Şiirin 1935’te yazıldığı dikkate alınırsa şair, Âkif’in hastalığından haberdar olarak ona ziyarete gitmiş olmalıdır Abdülaziz Efendi.
Doğar elbette matlubum benim de ufk-î sevdâdan
Doğar derler, güneşler, şûleler hep leyl-i yeldâdan
Hayata meyl-i kalbimdir, derunî âşinâlardan
Bu girdab-ı müşevveşden usandım yoksa çokdan ben
Hayatın imtidâdından yegâne bir emel maksûd
O maksûd-i celîli bendenin sensin ey mabûd
Gönüller nâme-i nâmınla divanında giryândır
Bu giryândîdeler aşk-i hayatımla duâhandır
Benim kesme sada-yıhâmemimeth-i cemalinden
Çıkan sesler senindir, hep senin kudsî kemalinden
Yarat aczimde kudretler cihan-i sermediyetten
Tanînim dalgalar salsın semâvât-i hakikatten
Yaşat öldürme şükranım medîd olsun cenâbında
Keremler lutf-ü-ihsanlar ne varsa hepsi bâbında
Bu istimdâd ü feryâdım, enîn-i ıztırabımdır
Bu feryâdımsenâ-yı sine-i rikkat meâbımdır
Yaşat müştak-i temcidim, yaşat tevhide atşanım
Yaşat mevkûf-i hamdetmek için evkât-ü ezmânı
Tahammül eylemem ihvanımı ağlatma Allah'ım
Sana tehlîlim olsun ömrüm oldukça bütün âhım
YAŞAT tebcil-i evsâfınlahâmem iftihar etsin
Yaşat gönlümde isyankâr olan âsâr-i gâm bitsin
İlâhî! Kudretin pîşindeferyad eylerim feryâd
Perişanım, zaifim eyle sıhhatle benî dilşâd
Bu âlemde senin vaslınlaşâdân olmadan gitmem
Tecelliyâb-ı feyzafeyz-i irfan olmadan gitmem
(Bayazıt - Nur sokağı — 5 Temmuz 1935)
Hastalık ilerler ve Âkif, 27 Aralık 1936’da vefat eder. Cenazesi resmiyetten uzak, üniversite gençlerinin omuzları üstünde, o zamana kadar görülmemiş bir kalabalıkla kaldırılır. Dönemin atmosferi bu cenaze namazı üzerinden anlamlandırılır. Bazı ihtifaller yapılır. Basın yayın organları İslam’dan ve İslam’a ait kavramlardan uzak durmaya özen göstermektedir. Mehmet Âkif için yapılan ihtifal ve dini merasimler basında dini bir şeyler okumak ve öğrenmek için bir imkan olarak belirir. Eşref Edip bir zeka eseri olarak “Bayezid Camii’ndeki Dini Merasim”i okunan mevlid, sure ve duaları, mânâları ile yayımlamak sureti ile Âkif’in ölüsünden de halkı faydalan-dır-mak istemiş ve bunu başarmıştır. Tabiri caizse Âkif, öldükten sonra da dine hizmet etmeyi sürdürmüştür.
Yine bu bağlamda; dini duyguların diriliğini göstermek ve dine mesafe koymak isteyenlere de bir cevap olsun diye, üniversite gençliği ve Âkif dostları, onun vefat yıldönümünde mezarı başında anma toplantısı yapmaya itina göstermişlerdir.

Abdülaziz Mecdi Tolun da Âkif’i mezarı başında anan şair dostlarından biridir. Divan’ında onun için yazdığı -belki de mezarının başına giderek okuduğu- 27 K. Sani '937tarihli şiiri şöyledir:
Şair MehmedÂkif’in Mezarı Başında
Şaire göre Âkif bir edeb timsalidir. Fakat onun gül bahçesi elemle doludur. Çünkü ölmüştür. Kalem ve kelam ehli, şiir ve nesir yastadır. Şair bu mısralarda Âkif’in ardından yazılan nekroloji yazılarına atıfta bulunmaktadır. Âkif gibi bir kâmil şair güneş gibi batmıştır ortalık karanlıktadır.
Edep gülzârınıderd ü elemler etti istila
Bu gülzârın içinden koptu bin feryad ü vâveylâ
Kalem ağlar, kalem erbabı ağlar, sineler mahzûn
Harâb ender harâb olmuş kederden şi'r ile inşâ
Gezer matem bulut şeklinde ahbabın kulûbunda
Ufûl etti güneşler parlatan bir şair-i dânâ
Giden bir öyle şair kim kemalât-i tasavvurda
İhata etmemiştir fikrini vasi olan dünya
Edep dünyası hayrandır onun hüsn-i beyanından
Cihan-i itilayı asr içinde şair-i yekta
Âkif’in şairliği için söylenmiş bu sözleri o günün bütün kalem erbabı da söylemiştir Âkif hakkında. Âkif, “O istiklâl-i millet marşının avazıdır hâlâ” ve unvanı “şair-i millet”tir. Bütün şairler onun meftun-ü hayranıdır. Tevazu sahibidir. Onunla aynı zamanda yaşayan ve eserler yazan nice şairler unutulmuştur ve fakat o yaşamaktadır. Bu lahdin/mezarın sahibi dünyanın güneşi, ukbanın/ahiretin nurudur. Bu mezardaki kişi semalardan (güneş ve ay) iki kat daha nurludur.
O bir mevzuu yazsa hüsn-i tesir-i beyanile
Ederdi en basit elfâz ulviyet ile ihyâ
Cihan-i şi'r-ü inşâyı temaşa eyledim gördüm
Onu takdir için yer yer kurulmuş arş-ı istilâ
Mezarından işittim bir sada sermest-i vecd oldum
O istiklâl-i millet marşının âvâzıdır hâlâ
Bu lahdin sahibi hurşid-i dünya nur-i ukbâdır
Bu lahdin zir-i p'ür-nûru semalardan dü-bâlâdır
Bu zatındır faziletle maalî hur-i vicdanı
Faziletten maâliden de balâakl-ü irfanı
Mualla bir kemalin muhteşem bir fikr-î âlisi
Muazzam şair-i millet onun tebcil-i unvanı
Mücellâ bir zekânınmasdar-i valây-ı izhârı
Münevver bir dehânın menba-ı pürnürzişânı
Semây-i fikr-ü tasvirin fezasında dolaştıkça
Kalemden yağdırır parlak ziyalar kalb-i rahşânı
Tasavvurda yegâne meslek-i mahsusa maliktir
Bütün şairler olmuştur bunun meftun-ü hayranı
Tevazu meşreb-i pakinde bir âli tabiattır
Tenezzül hulk-i âlisindedir ulviyeti şan-ı
Bütün âsârı parlaktır, ne yazmışsa hayatında
Temevvüç eyliyen derya-yı irfan ruh-i cüşânı
Şehidanınkanınlan nur alıp söz şekline koymuş
O rütbe rikkatiâver yazdığı şi'r-i şehidânı
Bu lahdin sahibi hurşid-i dünya, nur-i ukbâdır
Bu lahdin zir-i pür-nuru semalardan dübâlâdır
Dernumdamahasınla müzeyyen bir cihan peydâ
O âlem sahnasında bin zemin, bin asman peydâ
O âlem bir cihan-i manevîdir fikre aittir
Tecelli-i cemalında onun her bir nihan peydâ
Fürûğunla tecelli eylemiş ezvak-ı günagûn
Onun her neşvesinden bin safa, bin bir güman peydâ
İçinde haşmet-ü şöhret, içinde aşk-i nûranûr
İçinde bin bahar ezharı var, bin gülsitan peydâ
Bu âlem hangi sahiple müzeyyendir dedim, oldu
Derûnunda MUHAMMED ÂKİF’İ vâlâ beyân peydâ
Duyunca ahımı feryadımı Âkif için MECDİ
Benim sinemdedir Âkifdiyip oldu zaman peydâ
Onu tarih-i devran hüsn-i şöhretlerle kaybetti
Onun ünvan-ı feyyazı cihanda anbean peydâ
Düşündüm bir kitabe yazmağı senk-i mezarında
Cihanımda benim oldu bu mirân-ı cihan peydâ
Bu lahdin sahibi hurşid-i dünya, nur-i ukbadır
Bu lahdin zir-i pür-nûru semalardan dü-bâlâdır
(Bayazit - Soğanağa - Nur sokak — 27 K. Sani '937)
Abdülaziz Mecdî Tolun, bir sûfi şair olarak eserinin geç yayımlanması sebebiyle hem yakın dönem şairleri arasında hem Âkif hakkında yazılan eserlerde geçmez. En azından benim kontrol imkanı bulduğum kitaplarda yoktu. Bu şiirle biz hem sûfi şairi hem de vefatının 83. yılında Mehmet Âkif’i hatırlamış ve hatırlatmış olduk. Allah rahmet eylesin ve ruhları şad olsun.