Serhat Kabaklı: Allah kulağıma üfürdü, ben de kaleme aldım

"Konuşurken hep “Ya hu” diyerek konuşurdu; ben de çocukluk esamesiyle: “Amca, sen bu kadar nazik bir insansın, neden sürekli Ya hu diyerek konuşuyorsun?” diye sorduğumda, “Oğlum ben bütün ifadelerimde ve eylemlerimde Allah’a sığınıyorum.” diye cevap verdi." Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Serhat Kabaklı: Allah kulağıma üfürdü, ben de kaleme aldım

Şairlik, eğitimcilik, Türk Edebiyatı Vakfı başkanlığı, dergicilik, eğitim kurumlarında yöneticilik, yıllar süren bir kültür ve edebiyat yolculuğundan ötede ve ziyade Serhat Kabaklı aslında kimdir?

İnsanın hayatı, kişiliği, karakteri çocukluğunda şekillenir. Ben çocukluk döneminde çok nezih bir ortamda büyüdüm; teyzem aynı zamanda ilkokul öğretmenimdi. Teyzemin bana çok büyük katkıları oldu. Daha sonra yükseköğrenim için İstanbul’a geldiğimde edebiyat camiasından Ahmet Kabaklı, Mehmet Kaplan, Tahir Kutsi Makal, İsmail Gerçeksöz, İrfan Atagün gibi birçok müstesna şahsiyetin rahle-i tedrisatından geçtim. Onlardan nezaketi, mücadeleyi, edebiyatı görerek öğrendikten sonra kendimize has bir şahsiyet geliştirdik. Hayatım boyunca bilerek kimseyi kırmadım; bilerek günah işlemedim; bilmeden yapmış isek Allah affetsin. Yeni rahmetli oldu; Emin Işık hocamız derdi ki: “Bir adam cennete mi cennete mi gideceğini kendisi bilir; bir adamın cennetlik mi cehennemlik mi olduğunu siz de sıfatının almış olduğu suretten anlarsınız.” Azrail, Allah’ın sevgili kullarına, onların sevdiği suretlerde görünür. Ben bunun örneğini babamın vefatında gördüm çünkü kendisi ölmeden iki dakika önce: “Geldin mi anne?” dedi, gözlerinden iki damla yaş süzüldü ve ruhunu teslim etti. Yunus’un dediği gibi: “İlim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır?” ben de kendimi o türlü biliyorum inşallah öyleyimdir.

Her şeyin Sahibi dahi: “Ben bilinmek istedim, insanı yarattım” diyor. Sizin edebi ve düşünsel yolculuğunuzda bu “bilme, şahitlik hâli” nasıl gelişti?

Kendisine geleni insanlara yansıtma noktasında, peygamberlere vahiy gelirken Hak indinden sanatçılara, şairlere, yazarlara ilham gelir. İnsan kendini bildiği zaman belki artık kendiyle iftihar etmeye başladığı zaman bir şeyleri aşmış durumdadır. Öyle oluyor ki bazen internette, takvim yapraklarında, farklı kaynaklarda bana ait bir şiir paylaşılmış oluyor; bakıp şaşırıyorum: “Bunu ben yazmış olabilir miyim?” diye. Şiirin bir kıtasını okuduğumda; bunun değerlendirme yapılarak, düşünüp taşınılarak vücuda getirilebilecek bir şey olmadığını anlıyorum. Ben Türk Edebiyatı Vakfı başkanlığına seçildikten sonra bu oturduğum koltuğa, bir yıl oturamadım. Neden? Buradan Ahmet Kabaklı, Servet Kabaklı, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Mehmet Kaplan, İsmail Gerçeksöz geçti. Ben onların yanında yetişmiş bir talebe, hadim olarak kendimi, bu koltuğa layık göremedim. Bir vakıf başkanlığı çok önemli görünmeyebilir ama onların oturduğu koltuğa oturmak başka bir anlama matuf olduğu için mütevâzi olmak gerekir. Dozunda bir gururdan kibire doğru yaptığınız yolculuk hem kendi hem de mensubu olduğunuz camianın mahvıyla sonuçlanır.

1952 El-Aziz doğumlusunuz, El-Aziz’in sizin yâdınızda yeri nedir?

Harput, bir dağın üstünde bir kayaya dayanarak oluşturulmuş bir şehirdir; ama altında şehirciliğe çok uygun bir ova vardır. Sultan Aziz’i ikna ediyorlar; kendisi oraya bir şehir kurduruyor, resmi daireleri oraya taşıyor; adına da “Mâmurat’ül Aziz” deniliyor; zamanla ismi kısalıyor; El-Aziz oluyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’dan kalan her şeyi değiştirme meyliyle; Atatürk şehre ilk geldiğinde; burayı çok bereketli buluyor ve El-Azık olarak değiştirilmesini emrediyor; halkın deyişiyle son hâli Elazığ şeklindedir. Bizim çocukluk yıllarımızda orası sahiden aziz bir şehirdir; gurbet ellerde memlekete gelecekler; “Kutsal topraklara gideceğiz.” derlerdi. Son yıllarda gerçekleşen göç furyasından Elazığ, gelenlerden etkilenip dönüşerek değil gelenleri kendisine adapte ederek çıkmayı başardı. Bingöl’den, Tunceli’den, Muş’tan her nerden göç almışsa kendi kültürünü korumayı bildi. Doğu’da terörün girmediği nadir şehirlerden olması, Türk-Kürt, Alevi-Sünni meselesinden hiç etkilenmemiş olması; herkesin birbirine saygılı, hoşgörülü olması sebebiyledir.

Benim çocuklukta en yakın arkadaşım Yusuf Hayaloğlu’ydu; ailesi hâlâ benim korumam altındadır. Kendisiyle ilişkimiz; insan sevgisi ve gönül hukuku üstüne kuruluydu. Ben Ülkü ocaklarında bir Fetih gecesi organize ettiğimde, kendisi aynı zamanda ressam olduğu için gelip bir Fatih portresi çizdi, Niyazi Yıldırım Hoca’nın Fetih Marşı’nı okudu. Aradan hayli zaman geçti(hayli zaman dediğim 30 yıl) bizimkiler, Gaziosmanpaşa’da bir imza günü düzenleyip kendisini davet ettiklerinde: “Serhat gelmeden gelmem” demiş, oradan çıktığımızda, otuz yıl önceki Fetih gecesini hatırlatıp benim ona borcum olduğunu imâ etti. Bakırköy’de düzenlenecek Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan’ı anma gecesine beni davet etti ve oraya da beraber gittik; bunları ben medeniyetin gereği olarak görüyorum. Ahmet Kaya, “Ahmet Abi’nin Vapuru” adlı bir programına beni davet ettiğinde oraya gidip hasbihâl ettiğimizi hatırlıyorum. Bu toplumun nifak ve ayrılık tohumları yerine birlik, beraberlik, dostluk mesajlarına ihtiyaçları var. Hepimiz biriz, aynı topraktanız, birbirimizi anlayıp dinlemeye ihtiyacımız var.

Yükseköğreniminiz İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde başlıyor daha sonra zaruri sebeplerle Erzurum Kazım Karabekir Üniversitesi’nde devam ediyor. O dönemin Türkiye’sini ve kültür sanat ortamını biraz anlatır mısınız?

Himayesinde olduğum amcam Ahmet Kabaklı, dönemin siyasi karışıklığı nedeniyle beni, bir süreliğine İstanbul’dan uzaklaştırmak istedi. Erzurum’da okuyup mezun olduktan sonra Bitlis Öğretmen Lisesi’ne tayinim çıktı. Aslında Bitlis’te Kabaklı hocanın yeğeni olarak tanınıyor olmak, başıma iş açtı; diyebilirim. Dönemin valisi; Ali Fuat Çapanoğlu okula geldi, beni Ahlat’taki yatılı bölge okuluna götürdü; oraya yönetici olarak istihdam etti. Ahlat, Bitlis’in çok özel ve güzel bir bölgesidir; Sultan Alparslan dahi Malazgirt’teki şehitlerini orada bırakmayıp Ahlat’a kurduğu bir Selçuklu mezarlığına defnetmiştir. Ben de zamanında mezarlıkta yaptığım gezilerden birinde gördüğüm Selçuklu mezar timsallerinden birini, zarar görmesinden korktuğum için oradaki bir ağacın altına (zamanı gelince kültür varlıkları müzesine emanet edilmek üzere) gömmüştüm. Prof. Dr. Haluk Karamağaralı, Ahlat’ta çok değerli araştırmalar yaptı, Selçuklu geleneğine dair güzel eserler ortaya çıkardı.

Yatılı bölge okullarının o dönemde çok farklı bir hususiyeti vardı; yeri gelir ilkokul birinci sınıftaki çocuğun babası, ilkokul beşinci sınıf çocuğunun arkadaşı olursunuz. Ortaokul son sınıf bir kız çocuğu gelir, “Hocam çamaşırınızı ben yıkayım.” der. Banyo günlerinde erkek öğretmenler erkek çocuklarını, bayan öğretmenler kızları alır, hamama götürür, her birini tek tek yıkardı. Oradaki öğrencilerimle irtibatım hâlâ devam ediyor.

Şeyh’ül Muharririn; Ahmet Kabaklı’nın yeğeni olmak sizin için ne ifade ediyor? Kendisinden biraz bahseder misiniz?

Bir gün bir öğrencim geldi; “Hocam benim adım; Muhsin Tilki, soyadımla çok dalga geçtiler, siz hiç böyle bir durum yaşadınız mı?” diye sordu; düşündüm tersine ben soyadımla daima gurur duymuştum. Amcam Türkiye’nin en meşhur muharririydi; sürekli okuyor, fikrediyor, yazıyor ve herkes onu, takdir ediyordu. Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terakime adlı eserinde; Anadolu’ya ilk yerleşenlerden Harput civarına ilk gelenin Kabaklı Mehmet olduğu ifade edilir; biz onun soyundan geliriz, Azerice’de de “kabak”; “ilk gelen” anlamına gelir. İlk gelen olarak bir kelebek etkisiyle medeniyet inşasında aktif görev almak, bizim hatrımızdan hiç çıkmadı. Ahmet Kabaklı Hoca, Elazığ’ın gururu olarak bütün bir kültürümüzü kuşatmış, sarmalamıştır. Bu cihetle onun yeğeni olmak, benim açımdan taşınması zor bir yük ve sorumluluk olmuştur. Amcamın oğlu Esat Kabaklı da aynı şekilde hayatı boyunca bunun bilinciyle çok dikkatli yaşamıştır. Kendisi, bir programa davet edildiğinde ona türkü söyletmekten ziyade onun fikirlerini, Türk musikisi ve geleceği ile ilgili olarak görüşlerini almak isterler, onu konuştururlar.

Size göre Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyatı ve fikir/sanat dünyasındaki kritik önemi nedir, özellikle ünsiyet kurduğunuz bir eseri oldu mu?

Ahmet Kabaklı’nın “hocaların hocası” vasfıyla Türk Edebiyatı Cemiyeti ve Türk Edebiyatı Vakfı’nda yetiştirdiği insanlar dahi bugün edebiyata yön veren kişilerdir. Bu vakfın rahle-i tedrisatından geçmiş olanlar; Kudüs’ü de, Filistin’i de, Bakü’yü de, Bosna’yı da, Almaata’yı da yazmıştır. Sadece bir cenahın temsilcisi olarak kalemini oynatmadığı için Ahmet Kabaklı’nın vizyonu çok geniştir. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” sloganı ve onun gerektirdiği yaşam tarzı, bize Kabaklı Hoca’nın mirasıdır, biz de o mirası elimizden geldiğince taşımaya devam edeceğiz.

Amcanız Ahmet Kabaklı’yla yaşadığınız ve bugün hayırla andığınız özel bir anınız var mı, anlatır mısınız?

Benim nezdimde çok değerli hatıraları vardır. Ben istemesem de iyiliğim için beni, Erzurum’a göndermesinin hikmetini henüz anlıyorum. Buradayken ben Edirnekapı’daki öğrenci yurdunda kalıyordum, amcamın evi de Haseki’deydi. Haftanın iki gününü, orada geçiriyordum; kendisiyle sohbet ediyor, ihtiyaçlarımı karşılıyordum. Bana kalan günlere yetecek harçlığı öyle incelikle veriyordu ki örneğin bir kitabın içine sıkıştırıyor ve “Serhatçığım bu kitabı oku, ben senden özetini isteyeceğim” diyordu. Kapıdan çıkarken; “Harçlığını cebinde unutmuşsun” diyordu; ben elimle koymuşum gibi orada buluyordum. Bir gün Fransa’ya gitmesi gerekiyordu; bana eve geldiğimde yengemin gerekli tedariği sağlayacağını özellikle bildirdi. O hafta ben eve gittiğimde yemeğimi yedim, dinlendim ancak yengem haftalığımı vermeyi unuttu. Yola çıktığımda cebimde kuruşum yoktu sadece Elazığ’la çok sık konuştuğum için bir sürü telefon jetonu vardı. Edirnekapı’dan Karaköy’e kadar yürüdüm, vapurla karşıya geçtim; jetonları sattım, simit aldım, amcam gelene kadar bir şekilde idare ettim. Amcam geldiğinde beni çok farklı buldu ve o gün evinde kalmamı söyledi. Ertesi gün birlikte Fındıkzade’ye gidip adıma bir banka hesabı açtırdık, hesabıma bugün parasıyla bin lira kadar para yatırdı ve ondan sonra o türlü bir sıkıntım olmadı.

Konuşurken hep “Ya hu” diyerek konuşurdu; ben de çocukluk esamesiyle: “Amca, sen bu kadar nazik bir insansın, neden sürekli Ya hu diyerek konuşuyorsun?” diye sorduğumda, “Oğlum ben bütün ifadelerimde ve eylemlerimde Allah’a sığınıyorum.” diye cevap verdi.

Yine bir gün yengemle ufak bir tartışma yaşamışlar, arabasıyla gelip beni okuldan aldı, beraber Kumburgaz'daki yazlığa gittik. “Sen ders çalışacaksın, ben de yazımı yazacağım” dedi. Akşama doğru yemek yaptım; birlikte yemeğimizi yedik. Sonra çıktık, beraber eve geldik. Yengem kapıyı açtığında; “Ahmet, özledim seni!” dedi, “Ben de seni özledim canım” dedi ve sarıldılar. Başka bir zamanda yurda telefon edip beni, kurucusu olduğu Türk Edebiyatı Cemiyet’ine çağırdı. O sıralarda benim “Mermer ve İnsan” adlı şiirim yayınlanmıştı, yaklaşık yirmi bir yaşındayım. Amcam taksinin parasını verdi, yukarı çıkıp odaya girdiğim anda titremeye başladım. Karşıda Necip Fazıl oturuyordu; bana şöyle bir baktı ve: “Ulan, sen kim oluyorsun?” diye gürledi, ismini duyduğumuzda titrediğimiz kişiyi karşımda görünce dayanamayıp ağlamaya başladım. “Benim önümüzdeki seneye yazacağım şiiri, sen benden önce yazmaya utanmıyor musun?” deyince bu anı, benim için unutulmaz oldu.

Uzun zamandır 1978 yılında Ahmet Kabaklı’nın kurmuş olduğu Türk Edebiyatı Vakfı başkanlığını yürütüyorsunuz ve bunu da amcanızın anısına yakışır şekilde ifa ediyorsunuz. Vakfın tarihçesi hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Ahmet Kabaklı’dan sonra kardeşim Servet Kabaklı devraldı, ben de beş yıldır bu vazifeyi sürdürüyorum.

İstanbul’un sıbyan mektepleri arasında hacim bakımından en büyüğü olan Cevrî Kalfa Mektebi, mimarisi, plan düzeni ve bilhassa cephesi bakımından Batı’dan gelen sanat akımlarının izlerini taşıyan kendi türü içinde değişik bir eserdir. Sultanahmet Meydanı’nda Divanyolu caddesinin başında Fîruz Ağa Camii’nin karşısında bulunmaktadır. Keçecizâde İzzet Molla tarafından yazılan manzum kitâbesinden, 1235’te (1819-20) Sultan II. Mahmud tarafından saray hareminden Cevrî Usta (veya Kalfa) adlı bir saray hanımının ruhu için yaptırılmış olduğu öğrenilmektedir. Sıbyan mektebi olarak bir süre kullanıldıktan sonra, Maarif Nezâreti’nin sadârete yazdığı 3 Rebîülâhir 1275 (10 Kasım 1858) tarihli tezkireden öğrenildiğine göre burada bir kız sanat mektebi şeklinde kız rüşdiyesi açılmıştır. Cumhuriyet’ten sonra 1929-1930 yıllarında kısa süre Devlet Basımevi’nin matbaacılık okulu olmuş, 1932’de Adliye Sarayı yangınının arkasından bazı mahkeme daireleri bir müddet için buraya yerleşmiş, bir süre Başbakanlık Arşivi’nin deposu olmuş, 1945-1946 ders yılında elli dokuzuncu ilkokul olarak tekrar mektep haline getirildiği gibi 1955-1956 ders yılında adı yeniden Cevrî Kalfa Okulu olmuştur. 1970’li yıllara kadar böylece kullanılmış, 1980’li yıllarda bir süre boş durmuş, 1985’ten sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na tahsis edilmiştir. Halen üst katını vakfın kullandığı binanın alt katındaki odalarda turistik eşya satış yeri bulunmaktadır.[1]

Türk Edebiyatı Vakfı’nın çıkardığı bir de dergi var; Türk Edebiyatı Dergisi. Bugün geldiğimiz noktada Türk yazın dünyasında dergiciliğin yerini nasıl değerlendirirsiniz?

Dergicilik, dünya görüşü, kamuoyu oluşturma noktasında son derece önemlidir.

Köroğlu’nun; “Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu” ifadesindeki gibi internet, sosyal medya aracılığıyla yazın dünyası büyük yara aldı. Artık bu iş, birkaç gönül insanın sırtlandığı kendi kendini götürmekte zorlanan mekanizmalar hâline geldi. Türk Edebiyatı Vakfı Dergisi de edebiyata gönül vermiş insanların bağışlarıyla, reklam gelirleriyle ve desteğiyle devam ediyor. Divan Edebiyatı, Servet-i Fünun, Cumhuriyet edebiyatı ve diğer bütün akımlar, dergilerin üstünde yükselebilmiş ve varlık bulmuştur. Dergicilik; aynı zamanda aynı hedefe baş koymuş, aynı fikriyat ve hissiyatı paylaşanların ortak mecrası olması hasebiyle de çok mühimdir. Yazın dünyasında ürettiğiniz bir şeyin muhatap bulması için bir mecra lazım; siz bir şiir yazıyorsunuz, onu okuyan biri alıyor, besteliyor ve o bir türkü olarak ölümsüzleşiyor. Bu farkındalık ve bilinç düzeyi ile bir derginin sayfaları arasında kaybolan sonra kendisini bulan insanlar sayesinde zor koşullarda da olsa dergiciliğin devam edeceğini düşünüyorum.

Gelelim şairlik yönünüze; Serhat Kabaklı’nın hususi bir şiiri var ki Türk toplumunun hafızasına kazınmış durumda, o da “Bil Oğlum”. Kuzeniniz Esat Kabaklı tarafından da bestelenmiş olan bu şiirin hikâyesi nedir?

1981 yılının 7 Nisan’ında eşim doğum yaptı ve bir erkek evladım oldu. Eşimi hastaneden çıkarıp eve getirdik, herkes loğusanın başında, onunla ilgilenirken ben ayrı bir yere geçtim. Bana bir buyruk geldi; bir kâğıt almam ve söylenenleri yazmam söylendi. Ancak Allah sizi inandırsın, üzerinde bir harf bile değiştirmeksizin, geldiği gibi yazdım: “Bil Oğlum”u. Geçmiş yıllarda verdiğimiz bir röportajda oğlum; kendisi için yazılmış bu şiiri Türk milletinin bütün evlatlarına ithaf edildiğini söyleyerek beni çok mutlu etti. Geçtiğimiz yıllarda Azerbaycan’da bir hanım gazeteci; “Bu şiir, Türk milletinin milli marşı hâline geldi, nasıl yazdınız?” diye sordu. Ben de kendisine; “Allah kulağıma üfürdü, ben de kaleme aldım.” şeklinde cevap verdim. Şimdi otursam ya da birilerinin benden talep etmesiyle tekrar o şiiri yazmam mümkün değil, bir gün Saatli Maarif Takvimi’nin bir yaprağı üstünde kendi şiirime tesadüf ettim ve çok duygulandım. Bu şiir; on altı beyitten oluşuyor, Esat bunun bir beyitini nakarat olmak üzere altı beytini kullandı, yazılırken hiç değişmeyen güfte, tek seferde bestelenen bir musikiye dönüştü.

“Önce Güvercinleri Vurdular” ve “Bil Oğlum” adında iki tane şiir kitabınız var. Kültür-sanat dünyasına mensup bir ailenin üyesi olarak sizin şiire yönelmenizin özel bir nedeni var mı?

Yönelene değil yönlendirene bakmak lazım. Duyguları şiirle, düşünceleri ve fikirleri ise hikâye ya da romanla ifade etmek doğal bir temayül gereğidir. Lise çağında, gençlik yıllarında gözünüzde ülkü hâline getirdiğiniz fikirleri, ilkeleri de şiire dökmek daha anlamlı gelir. Bizim yönelişimiz de duygulu bir kişiliğe sahip olarak şiire oldu.

2018’de ülkemiz adına Kaşgarlı Mahmut Hizmet Madalyası’na lâyık görüldünüz. Bu ödülün sizin için anlamı nedir?

“Bil Oğlum” meselesinde olduğu gibi Türk dünyasıyla kurduğumuz ilişki gereği, biz Azerbaycan’a giderek Türk Edebiyatı Vakfı’nın şubesini açtık. Yine Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da da açmak üzere planlamamızı yaptık. Geçtiğimiz yıl, Azerbaycan’ın Yazıcılar Birliği Başkanı sayın Anar Rızayev’e “Yaşayan Dede Korkut Ödülü”nü takdim ettik. Vakıfta bu ödülün her yıl verilmesi gündeme geldiğinde ben yaşayan tüm değerlerimizin onure edilmesi için her ay verilmesini dahi arzu ettim. Bugün, Bahattin Karakoç’a, Ozan Arif’e ve daha birçoklarına yaşarken vermediğimiz için çok pişmanım.

Edebi yolculuğunuzda özellikle etkilediğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazarlar kimlerdir?

Ben öteden beri okuduğum eserleri, teker teker bir deftere kaydediyordum. Yirmi beş yaşından beri altı bin iki yüz civarı eser okumuşum, bugün onların üstüne üç yüz tane koymuş olabilir miyim, bilemiyorum. O bir yürek dönemiydi, toplumun geçirdiği zor dönemeçlerde, kendini sürekli bir şeylere hazırlıyorsun. Amcam bana Marx’ın Kapital’ini okuttu, Nazım Hikmet’i okuttu. Ben onların edebi cihetten görünen yönlerini anlatınca o da” Hiç bu açıdan bakmamışımdır.” demişti. Necip Fazıl’ın;

“Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü, mezar.

Ne de şeytan, bir günahı,

Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,

Yokluğunda buldum seni;

Bırak, vehmimde gölgeni,

Gelme, artık neye yarar?”

Nazım Hikmet’in;

“Yolunu beklerken daha dün gece,

Kaçıyorum bugün senden gizlice.

Kalbime baktım da işte iyice,

Anladım ki sen de herkes gibisin.

Büsbütün unuttum seni eminim,

Maziye karıştı şimdi yeminim.

Kalbimde senin için yok bile kinim,

Bence sen de şimdi herkes gibisin.” şiirinde söylediği şey; aslında aynı şeydir. Şiirdeki ortak zemin; sevgidir, onu yakaladığınız anda bütün şairlerimiz bizim için kıymetlidir.

Son olarak; kültür, sanat ve edebiyatla yakından ilgili genç kardeşlerimize bu yolda özellikle neyi önerirsiniz?

Çok okusunlar, okudukça dolacaklar, doldukça gönüllerinden taşanı kaleme döksünler. İster şiir, ister deneme, ister hikâye ya da roman olarak, hangi türde kendilerini yetkin görüyorlarsa üretsinler. Peki, neyden uzak dursunlar? Uzak durmaları gereken tek şey var; bağnazlıktır. “Ben, bu fikrin adamıyım, şucuyum, bucuyum” toptancılığına katiyen tevessül etmesinler. Çünkü günü geldiğinde eleştirdikleri insana, hayranlıkla bakabilirler. Farklılıklara açık olarak gençlerin tüm değerlerimizi derinlikli olarak incelemeleri ve kendi bünyelerinde harmanlamaları gerekiyor.

Röportaj: Hacer Yeğin

Makas Dergisi, Ekim-Kasım, 10.sayı


[1] İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, İstanbul 1983, III, 1370-1374.

Yayın Tarihi: 22 Ekim 2019 Salı 11:00 Güncelleme Tarihi: 23 Ekim 2019, 17:17
banner25
YORUM EKLE

banner26