Reyhan Özyağlı: “Hikmetli olmanın merkezinde şükürlü olmak vardır.”

“Etrafımıza aldırış etmek, kayıtsızlığın zıddı olmak, toplumun içinde olmak, kendi dışındaki varlıklara önem ve ilgi göstermek bize iyi bir yaşam getiriyor.” Hüma Dergisi’nden İkra Harmancı, Uzman Psikolog Reyhan Özyağlı ile söyleşti.

Reyhan Özyağlı: “Hikmetli olmanın merkezinde şükürlü olmak vardır.”

Psikoloji ve Kuran’ı buluşturan bir psikolog olarak tanıdığımız Reyhan Özyağlı meslekî kimliği haricinde sizce kimdir? Kendinizi kısaca nasıl tanımlar mısınız?

Herkes gibi yaşamda birçok rollerim var. Hem anneyim hem arkadaşım yeri geliyor temizlikçiyim… Her şeyden önce, Allah’ın bir kulcağızıyım ve bütün diğer rollerim de bu kulcağızlığın etrafında şekilleniyor. Kendimle ilgili özel bir şey söylemem gerekirse oldukça sosyal bir varlığım ve çok dışa dönüğüm. Sanki insanlar benim güneşim ve ben onlardan besleniyorum. Hatta bazı arkadaşlarım bana “sosyal vampirsin” derler. İnsanlara temas ettikçe enerji doluyorum. İnsanlardan uzaklaştığımda ise enerjimin azaldığını hissediyorum.

Sadece psikoloji değil, hayatın birçok alanında olmayı seviyorum. Çiçeklerimle uğraşmayı, alışveriş yapmayı, temizlik yapmayı çok seviyorum. Yaşamın içerisinde tamamen bulunuyor olmak, doya doya yaşamak çok keyif verici. Kendime yetmeye çalışıyorum ama desteksiz (olamayacağını/yapamayacağımı) da biliyorum. Her insanın olduğu gibi benim de korkularım, kaygılarım var fakat yaşamın kıyısında kalmak bana daha korkunç geliyor. Bu yüzden yaşamın içerisinde yer almayı tercih ediyorum.

Bunun dışında anneyim, üç tane çocuğum var. Kendi ailemin de en küçük çocuğuyum.

Üniversitede Psikoloji Bölümü’nü seçmenizde etkili olan kişi/olay/durum olmuş muydu?

1990 yılında İstanbul Üniversitesi Astronomi Bölümü’ne girdim. Çok uçuk kaçık bir bölüm gibi geldi, zaman kaybetmek istemedim, ikinci sınıfta ayrıldım. Ayrılınca medrese ilmi almaya başladım. Medreseyi (İstanbul’da) bitirdim. Daha sonra eşimle Kanada’ya gittik. Kanada’da önce İngilizce sonra Psikoloji eğitimi aldım. Eşim de Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü mezunuydu. Kanada’da ikimiz beraber ne yapalım dedik, psikoloji okumaya karar verdik. Biz birlikte İslâm’ı bulmuştuk. Birbirimizin annesi, babası, kardeşi, her şeyi olmuştuk. Bu birlikteliğe meslektaşlığı da kattık. Özellikle birbirimize destek olma açısından aynı meslekte olmayı ikimiz adına çok istemiştim. Üniversitede yurttaki en yakın arkadaşım Firdevs, İstanbul Üniversitesi’nde Psikoloji okuyordu. Bu karar da onun da çok büyük etkisi oldu.

Bunun yanı sıra insanlara yardım etme isteğimiz de çok güçlüydü. Bizler çok farklı süreçlerden geçtik, çok tecrübeler edindik. Bunları insanlarla paylaşıyor olmanın, insanlara dokunmanın güzel olacağını düşündük.

Ben Kanada’da üniversiteye çarşafımla gittim, kız-erkek karışık bir okulda örgün olarak eğitim aldım. Tesettür, erkeklerin içerisinde bulunduğumuzda ihtiyacımız olan bir şeydir. Üzerimde tesettürüm olduktan sonra maruf bir dili kullanabilmem, kendimi koruyabilmem tamamen ahlâkî bir durumdur. Mezun olduğum Carleton Üniversitesi oldukça aktif ve güzel bir üniversiteydi. Koridorlarda dolaşırken gözüm bir anda camlara takılır ve kendimi görünce “Aaaa ben çarşaflıyım.” derdim. O kadar oraya ait ve oralıydım ki kendi örtümü, çarşafımı unutuyordum. Evet tesettür, dışarıda giymem gereken bir kıyafet ama o toplumdan beni ayrıştıracak, dışlayacak bir şey değil. “İnsanlar beni böyle de kabul edebilir” düşüncesi güçlü bir şekilde bende vardı ve insanlar beni öyle kabul ediyordu.

Bu kıyafetimle orada tektim ve bir keresinde rektör, dekan ve bölüm başkanlarının olduğu bir günde sunum yapmıştım. Hoca sınıfta “Kim sunum yapar?” dedi, baktım ki hiç kimse yapmıyor. “Ben yaparım.” deyip yarım İngilizcemle çalışarak hazırlanmıştım. Güzel bir sunum olduğu için Rektör beni tebrik etmişti.

Kişi, kendinin engelidir. Biz kendimizi engel olarak görmezsek toplum bizi daha rahat kabul edebilir. Tesettürümüzle, edebimizle, ahlâkımızla, bulunduğumuz yerde biz de kadınlar olarak ses getirebiliriz.

Aile algısının değişmeye ve dönüşmeye başladığı bir dönemde ebeveyn/çocuk ilişkisinin temel kriterleri sizce nasıl olmalı?

Bu duruma en güzel örnek Lokman Suresi’dir. Lokman Suresi’nin ikinci sayfasının başında Lokman’a  verilen hikmetten bahsediliyor. “Andolsun ki vaktiyle Lokman’a şu hikmeti vermiştik: ‘Allah’a şükret, O’na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur; nankörlük eden de bilmelidir ki Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye layıktır.”1 Sayfanın devamında ebeveyn vasıflarından bahsediliyor. İlk ifade edilen vasıf ise “şükreder bir ebeveyn” olmak. Bu noktada şükretmeye yaşamsal memnuniyet yani bulunduğu hâlden ve sahip olduklarından memnun olma hâli diyebiliriz. Bir çocuğun ebeveyninde görmeye ihtiyaç duyduğu en önemli şey, ebeveyninin yaşam memnuniyetidir. Ebeveynler olarak şükre odaklandığımızda hatta çocuklarımızdaki özelliklere dahi şükrettiğimizde çocuklar da şükreden ebeveyn aynasında hırs, kıskançlık, kin, öfke gibi duygularını kolaylıkla regüle edebilecektir.

Hikmetli olmanın merkezinde şükürlü olmak vardır. Ayette adeta “Allah’a şükret diye hikmet verdik.” buyuruluyor. Demek ki hikmetli kişi şükreden ve şükretmeyi kendine telkin eden kişi oluyor. Lokman  karşılaştığı her durumda kendisine bu durumla alakalı nasıl müteşekkir olabilirim diye soruyordu. Bu bakış açısı çaresizlik, umutsuzluk, korku, kaygı, stres ve karmaşık pek çok negatif duyguya karşı bir şifa oluşturuyor.

Beynimizde frontal lob denilen kısım vardır. Burası karar verebilme, muhakeme edebilme, muhasebe edebilme, çıkarım yapabilme yetileri üzerinde çalışır. Hikmet için frontal loba ihtiyacımız vardır. Frontal lobun verimli çalışabilmesi ve aktif kullanılması için amigdalanın, limbik sistemin sakin olması gerekir. Şükür limbik sistemi sakinleştirir ve frontal lob bu sayede hikmeti ortaya çıkarır. Limbik sistemi sakin ebeveynler frontal lobunu hikmet dairesinde kullanıp çocuklarına isabetli şekilde muamele edebilecektir. Örneğin derslerine çalışmıyor ama elhamdülillah gayet saygılı bir çocuğum var diyerek pozitife odaklanmış bir kimse şükrettiği için beynini sakinleştirmiş ve beraberinde doğru davranışı ortaya çıkarmış olacaktır.

Aynı üslubu Yakup peygamberde de görüyoruz. Oğlu kendisine rüyasını ilk anlattığında “Rabbin seni seçti” diye bir cevap veriyor. Ne kadar umut dolu bir cümle. Bu cevap en güzel ebeveynlik örneklerinden biridir. Orada oğlunun olumlu yönlerine odaklanıyor ve oğlunu kendinden umut ettirecek hâle getiriyor.

21. yüzyılın belki de en büyük problemlerinden biri, mutsuzluk. Sizce mutsuzluk nedir ve mutsuz olmak bir problem midir?

Mutsuzluğu depresyonla ilişkilendirirsek patolojik bir semptom olur. Mutsuzluğu durumsal bir kavram olarak ele alırsak kimsenin istemeyeceği bir durumdur. Hepimizin mutlu olmak için müthiş bir gayreti vardır. Para kazanmayı, sağlık için bir şeyler yapmayı, güzel yemekler yemeyi, yeni insanlarla tanışmayı, yeni eşyalar almayı her şeyi mutlu olmak için yapıyoruz. Mutlu olmayı çok istiyoruz ve buna kodlanmış durumdayız. Acılı, zahmetli durumlara dahi mutlu olmak için katlanıyoruz. Mutluluk arayışı fıtratımıza yerleştirilmiş duygulardan biri ve bunu da ancak cennette tatmin edeceğiz.

Hepimizin mutluluğu arama şartları birbirinden farklı. Kimimiz çok para kazanmakla, kimimiz belli bir statüye ulaşmakla, kimimiz güç sahibi olmakla, kimimiz de ailemizi memnun etmekle mutlu oluyor. İşlerimiz yolunda gitmediğinde ise hemen mutsuzlaşabiliyoruz. Bunlar durumsal yani kondisyonel diyebileceğimiz mutluluklardır.

Sorunuzun mutluluk değil de mutsuzluk olması bana ilginç geldi. Mutluluk veya mutsuzluk kavramına çok fazla anlam yükleniyor olması da bizi mutsuz hissettirebiliyor. Özellikle sosyal medyada mutluluk ve mutsuzluk kavramları çok daha yüklü anlamları taşır hâle getirilmiş durumda.

Peki, “mutluluk” bir hedef olmalı mıdır? Günümüz dünyasında bir insan nasıl mutlu olur?

Mutluluk öyle bir şey ki elde ettiğiniz an öteye kaçıyor. İnternetten bir elbise sipariş veriyorsunuz, heyecanla bekliyorsunuz, gelecek ve rengarenk giyeceksiniz. Alıyorsunuz, giyiyorsunuz bir iki gün sonra bakıyorsunuz ki o mutluluk sanki sürekli zıplar gibi bir adım öteye kaçmış. Bu yüzden mutluluğun elde edemeyeceğimiz bir şey olduğunu çok iyi anlamamız lazım.

Sürekli bir şeyleri toplama hâlindeyiz. Kariyer topluyoruz, diploma topluyoruz, evler alıyoruz bir araya getirmeye çalışıyoruz. Bir şeyleri toplamaya ve mutlu olup ferahlamaya çalışıyoruz. Hâlbuki Ayet-i Kerime’de şöyle buyuruluyor: “De ki: ‘Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”2. Allah Teâlâ’nın bize mutluluk olarak sunduğu şey bunların ötesinde. Bir önceki ayette de şöyle buyruluyor; “Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir.”3 Bu ayette mutluluğun birinci şartından bahsedilmiş; Rabbimizin katında hemen her duruma uygun çıkarabileceğimiz, kullanabileceğimiz, bizi sakinleştirecek mev’izalar/öğütler var. Mesela bu benim mutluluk sebeplerimden biri olmalı.

Yine bir başka örnek “And olsun ki insanoğlunu kerem sahibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları temiz şeylerden rızıklandırdık. Onları, yarattıklarımızın birçoğuna üstün kıldık.” ayetidir. Allah’ın bana verdiği bu müthiş değerle kendimi mutlu hissedebilirim. Biz mutlulukla değer algısını karıştırıyoruz. Ben kendimi değerli hissettiğimde mutlu olacağım. Bir şeyleri toplarken kendimi değerli hissedersem onların bana gelmemesi beni değersizleştirir ve mutsuzlaştırır. Değer algımı Allah’ın bana verdiği değerle inşa etmeli ve anlamlandırmalıyım. Dışarıda ne yaşarsak yaşayalım; pahalılık da olsa, salgın hastalık da olsa, kayıplar da yaşansa eğer mutluluğu biz kendimizdeki değer algımızda yakaladıysak bunlar bize dokunmayacaktır.

Bize Rahman olan Rabbimizin bir öğüt, göğüslerimizde olana şifa, bir hidayet ve rahmet verilmiştir. Şifa dediğimiz şey aslında Rabbimizin bize verdiği bir duygu denetimidir. Hidayet ise yol demektir. Yol, kişiyi hedefe götürür. Hedefimizin var olması da mutluluk kaynaklarımızdan birisidir. Tüm bunlarla beraber bir de O’nun rahmeti üzerimizdedir. Etrafta kaos da olsa krizler de yaşansa mü’min kendisini bu rahmetin içerisinde hissederse mutluluğu yakalayabilecektir. Kişi, içindeki dengeyi yakaladığında dışsal problemlere çözüm bulmak, onların üstesinden gelmek çok daha mümkün hâle gelecektir.

Bir diğer nokta ise bizler mutluluğu “eğer” ve “sonra” gibi şart cümlelerine bağladık. Eğer mezun olursam, eğer evlenirsem, eğer çocuğum olursa… Mutluluğu fiziksel koşullara bağlıyor olmak bizleri sürekli dışsal düzenlemeye sürüklüyor. Mutluluk, benim iç dünyamda koşullardan bağımsız geliştirmem gereken bir durumdur. Dışsal dünyayı kontrol etmem mümkün değil ve o dışsal dünya düzene girecek ben de öyle mutlu olacağım dersem bu asla elde edemeyeceğim bir şeye dönüşecektir. O sebeple içsel dünyamı zenginleştiriyor olmak “Rabbinizden size verilen öğüt”lerle, ayet-i kerimelerle ferahlanıyor olmak, mutluluğu orada yakalamak gerekiyor.

Rasvel bir sözünde “Mutluluk amaç değil, iyi yaşanmış bir hayatın ürünüdür.” diyor. Resulullah de öyle değil miydi? En mutlu anı ölüm anıydı çünkü o anı Yüce Dost’a kavuşma anı olarak görüyordu ve o esnada içeriden perdeyi kaldırarak safta dizilmiş müminlere yani eserine bakıyordu. Ebu Bekir  “Hiçbir zaman peygamberin yüzünü o kadar güzel ve o kadar mutlu görmemiştim.” diyor. İşte iyi yaşanmış bir hayat ve mutluluk anı.

Verilere göre günümüzde artış gösteren depresyon, kaygı, anksiyete gibi psikolojik kötü oluşun temel sebebi sizce nedir? 

Ben genel olarak dünya kötüye gidiyor söylemini hiç sevmiyorum. Çünkü bununla alakalı Hadis-i Şerif var: “Kim bütün insanlar helak oldu derse asıl kendisi helak olmuştur.” Bu noktada depresyon, kaygı, anksiyete de artış var diyemeyiz. Bence raporlama fazla olduğu için bize öyle geliyor. Tabi yine de bunların sebebi nedir derseniz ben bu hususta Victor Frankl’a katılacağım: Anlam kaybı yani hedefi yitirmiş olmak.

Kanz’ın mutlulukla alakalı üç bileşeni vardır: Yapacak bir şeyinin olması, sevdiklerinin olması ve beklentilerinin olması. İslâm’da bunların üçü de var. Yapacak bir şeyimiz var; her gün kılacak namazımız, okunacak Kur’an’ımız, dinlenecek sohbetimiz var. Sevdiklerimiz var; Ümmet-i Muhammed var. Dünyanın öbür ucunda benim için dua eden bir mü’min kardeşim var. Asla yalnız değilim. Beklentilerimiz var; rıza, cennet. Biz mutlu olmak için üç şeye de sahibiz. İslâm bizi her gün yeni hedefe kilitliyor. Evde otursak bile görevlerimiz var.

Eğer şu an depresyonun sebebi nedir diye sorarsak, biz sosyal varlıklarız ve insanlardan aldığımız yaraları yine insanlarla iyileştirebiliyoruz. Birbirimize bazen hastalık bazen şifa oluyoruz. İlişkilerden kopuşlar, ilişkilerin tehlikeli ve güvensiz söylemleri bizi toplumdan izole ediyor. Bu da bizim depresifliğimizi, anksiyetemizi arttırıyor. Maslow’un piramidinde de ilk şey güvendir. Kendimizi en çok güvende hissetmeye ihtiyacımız vardır. Fakat sosyal medya sürekli bize toplumun ne kadar güvensiz olduğu mesajını iletiyor. İlişkilerden koptuğumuzda dizilere, filmlere, “kopuk korungan”lığımızı destekleyecek olaylara yöneliyoruz. Bunlara devam ettikçe kendimizi daha depresif daha yalnız hissediyoruz.

Rollo May “İyi hayat aldırdıklarımızdan gelir.” diyor. Etrafımıza aldırış etmek, kayıtsızlığın zıddı olmak, toplumun içinde olmak, kendi dışındaki varlıklara önem ve ilgi göstermek bize iyi bir yaşam getiriyor. Diğerlerine aldırmayı yitirdiğimizde varlığımızı yitiriyoruz. Başkalarına iyi bir yaşam sağlatma çabanız aslında size iyi bir yaşam sağlıyor. Topluma aldırmak, onunla bir bütün içinde hareket etmek, reddetmeden yargılamadan ait hissederek dinamik bir şekilde toplumun içinde yer almak depresyon ve kaygının ilacı olacaktır. Yine Rollo May, “Aşk eylemi, ötekinin gereksinimlerinin, arzularının, hislerinin farkındalığından gelen bir histir.” diyor ve farkındaysanız aşk, bizi en mutlu eden histir. Bize en çok lezzet veren hissi yani aşkı, diğerinin gereksinimine aldırış etmek olarak tanımlıyor. Demek ki bize iyi gelecek olan şey, diğerlerinin gereksinimlerine aldırış etmektir.

Başkasına yöneldiğimizde benliğimiz, his farkındalığımız ve bilincimiz genişliyor. Başkalarını önemsediğimizde artıyoruz, fazlalaşıyoruz ve bu da depresyona şifa oluyor. İnsanlar toplumdan izole oldukları zaman ise kaygı ve depresyona düşüyor.

Hayat temposu içerisinde yorulduğunuzda, motivasyonunuz düştüğünde kendinizi nasıl tazeliyorsunuz?

Sosyal vampir olduğumu söylemiştim. Öğrencilerim, arkadaşlarım, danışanlarım beni yeniliyorlar. Onların dünyası, onlara dokunmak, onlara aldırış etmek kendime yeni bir pencere açıyor.

Kişinin duyguları, davranışlarını yönetiyor bunu biliyoruz ama davranışların da duyguları yönettiğine dair bir araştırma okumuştum. Mesela kolları açık oturan bir kimsenin bir zaman sonra özgüveninde yükselme oluyor, küçülerek oturmaları istenenlerin ise özgüven testinde azalma olduğu görülüyor. Fiziksel hâllerimiz bizi etkilediği için kendi hayatımda buna dikkat ediyorum. Modum düşükse duruşumu değiştiriyorum.

Rabbimiz bizi tarif ederken “vasat ümmet” yani denge ümmeti olarak tanımlıyor. Hem ilişkilerde hem iç dünyamızda hem eğitimde-öğretimde dengeyi yakalamamız lazım. Bu röportajı yapmamdaki niyetim, bu dengeye örnek olma isteğimdi. Tefsir dersime gelen insanlar doğduğumdan beri beni bu dünyanın içerisinde zannediyorlar. Hayır. Ben 18 yaşımda Vezneciler Kız Yurdu’nda kalıyorken bir elimde Kur’an’ın Arapçası, bir elimde Kur’an’ın Türkçesi tek tek harfleri öğrenerek başladım, bugünlere adım adım geldim. Yaşam koşullarım tam olarak hiçbir zaman hazır değildi. Şimdi bana bakan “Reyhan Hanım’ın hayatı yolunda, hayat hep ona gülmüş” diye düşünüyor. Benim de çok zorlandığım zamanlar oldu. Hiç dil bilmiyorken ve oldukça sosyal bir varlıkken yabancı bir ülkeye gittim. Kanada’da ilk bir buçuk yıl depresyona girdim. Derdinizi anlatamıyorsunuz, arkadaş edinemiyorsunuz, önünüzde dil gibi müthiş bir bariyer var. Hiçbir şey kolaylıkla olmuyor. Gençlerimiz bazen çok geç kaldık diyor fakat hiçbir şey için geç değil. Ben ikinci üniversite olarak psikoloji okudum. Efendimize peygamberlik 40 yaşında geldi…

Son zamanlarda kişisel gelişim ve psikoloji alanında artan kaynaklar/filmler dolayısıyla insanların psikolojiye ilgisi artmakta fakat bu ilgi akabinde herkesin kendi kendini tedavi etmeye çalışmasıyla sonuçlanmakta. Peki, sizce bir insan kendisinin psikoloğu olabilir mi?

Derslerimdeki en büyük vurgum, acziyettir. Bir kul olarak bize en çok yakışan karakter, acziyet yani zayıflıktır. Mükemmel olan Allah’tır. Biz aciziz, desteğe ihtiyaç duyarız. Bazıları Müslümanın psikoloğa ihtiyacı yoktur diyorlar, neden Müslüman insan değil mi? Müslüman aciz değil mi? Psikoloğa ihtiyaçlık da acziyetin bir parçasıdır. Ayet-i Kerimede “Zikir ehliden sorun.”5 buyuruluyor. Zikir ehli, bilgi sahibi, onun üzerinde çalışmış kimsedir. Psikolog da kendi alanının ehlidir.

İnsan, kendine ve yaşamına objektif bakamıyor ve bu objektif bakış açısı için dışarıdan bir gözleme ihtiyaç duyuyor. Herkes başka bir kimse ile beraber kendi yaşamına bakmaya ihtiyaç duyabilir. İfk hadisesinde Efendimiz  minbere çıktı ve “Aranızdan bana kim yardım edecek?” diyerek acziyetini ortaya koydu. Çaresizliğini teskin etmeye çalışarak Ali ve Ömer’e  “Ayşe böyle bir şey yapar mı?” diye sordu. Kendi kendine yetiyor olmak acziyetle zıt bir duruştur. İnsan insana her zaman muhtaçtır, ihtiyaçsız olan sadece Allah Teâlâ’dır.

Mümin de psikoloğa ihtiyaç duyacaktır. Bu durum sadece kitaplarla öğrenilecek bir şey değildir. Kişisel gelişim kitapları okuma ile, İnstagram’daki küçük videoları izleme ile, kendi meslektaşlarımın da internetteki küçük söylemleri ile meslek bir yandan ucuzlaşıyor bir yandan da çok dejenere oluyor. Herkese iyi gelmeyecek cümleleri siz genele söylemiş oluyorsunuz. Bizim mesleğimiz birebir bir ilişkiyi gerektiren özel bir meslektir. Toplu söylemler herkese hitap etmeyebilir. Bu noktadaki en büyük yaramız, bireylerdeki o ezilmişliği ve boyun eğmişliği tamir edeceğiz derken Narsisizm diye bir şeyin ortaya çıkmış olması. Herkes manipülatif, pasif agresif olarak algılanıyor ve insanlar herkesin kendilerine düşmanmış gibi davrandığını algılamaya başlıyor. Bunlara psikoloğun gözüyle bakıyor olmak çok daha sağlıklı olacaktır aksi hâlde yanlış teşhisler konulacaktır. Kendi kendimize ne kadar tıp kitabı okursak okuyalım doktora gitmeden kanser teşhisi koyabilir miyiz? Onun gibi düşünebiliriz.

Psikoloji bölümü okuyan Müslüman bir öğrenciye tavsiyeleriniz nelerdir?

Her icat edilen şey, onu ortaya çıkaran şahıs tarafından öğrenilir. İnsanı öğrenmek istiyorsak bunu ancak Allah’tan öğrenebiliriz. Bunun kaynağı da Kur’an-ı Kerim’dir. İnsanı anlamaya çalışan her bilim muhakkak Kur’an’a bakmak zorundadır. İkinci olarak da Kur’an’ın yaşamsal boyutu Efendimizdir . O bizim için “üsve-i hasene”dir. Psikoloji Bölümü öğrencisinin insanı öğrenmek için Kur’an’a bakması, nasıl insan olunacağını öğrenmek için de Efendimize bakması gerekiyor. Başka bir öğrenme kaynağı sağlam temellere oturmayacaktır.

Şu an devam eden çalışmalarınız ve projeleriniz nelerdir? Yapmak istediğiniz, gerçekleştirmeyi hayal ettiğiniz bir projeniz var mı?

Büyük bir Telegram grubumuz var. Her Ramazan ayında derslerimiz oluyor. Yıl içerisinde bu derslerin tekrarları da oluyor. Onun dışında her Pazartesi terapist arkadaşlarla tecrübelerimizi paylaştığımız konsültasyon çalışmalarımız var. Ara ara başka derslerim oluyor, sosyal medyadan duyurularını yapıyoruz. “İçimdeki annem” isimli dört haftalık devam eden derslerim var. Cemaat ayrımı yapmadan her yere derse gitmeye çalışıyorum. “Mebde Psikoloji” diye bir merkezimiz var. Danışan da alıyorum, yetişkin terapistiyim. Pazartesi akşamları Hüdayi Vakfı’nda İngilizce tefsir dersi anlatıyorum. İleriye yönelik projelerimiz de var. Takipte kalabilirsiniz. En büyük projem, elimiz yüzümüz ak bir şekilde dünya hayatını bitirebilmek.

Kitap yazma hususunda oldukça talep var. Bir yandan vakıa çalışan bir yandan tefsire çalışan biri olarak bu birikimi gelecek nesillere de aktarmak istiyorum.

Psikoloji bir renk olsaydı sizce ne olurdu?

Parlak gri. Ne siyah ne beyaz. Denge.

Zor zamanlarınızda kendinize hatırlattığınız bir ayet/hadis/söz?

Çok fazla ayet var. Âl-i İmran Suresi 140, Tevbe Suresi 51 olabilir.

Size mutlu ve huzurlu anları hatırlatan bir koku?

Yasemin.

Okumayı en sevdiğiniz sure?

Fatiha.

Yaşamayı en çok sevdiğiniz şehir?

İstanbul.

En son bitirdiğiniz kitap?

“Üç Küs Kardeş”.

Söyleşi: İkra Harmancı

Hüma Dergisi, Sayı:16

Yayın Tarihi: 05 Temmuz 2022 Salı 12:00 Güncelleme Tarihi: 09 Ağustos 2022, 12:13
YORUM EKLE
YORUMLAR
M.Oğuz
M.Oğuz - 6 ay Önce

Yazarın"Bu noktada depresyon, kaygı, anksiyete de artış var diyemeyiz. Bence raporlama fazla olduğu için bize öyle geliyor."
Soruyorum 20 yıl önceki kişi, aile ve toplumun yapısı aynı mı?
Toplum olarak ahlâkı erezyon hızla artmakta, aile yapısı bozulmakta, genç nesillerin düşünce dünyaları, davranış biçimleri... eğer bunların üstünü örter, hüsnü zanı ölçüsüz, aşırı yapmaya çalışırsak bu sorunları tespiti ve çözümü nasıl yapılacak ki piskolag birisinin yukardaki cümleyi kurması, çözüm konusunda endişelerimi arttırıyor.
(Bu yazımı lütfen yazara iletiniz.)

Cigdem Keçeci
Cigdem Keçeci - 6 ay Önce

çok kıymetli bir söyleşi olmuş

Güler Bozan
Güler Bozan - 6 ay Önce

Reyhan hocamızı telegram gurubundan takip ediyorum bilginlerinden istifade ediyorum Elhamdülillah

Rabia yilmaz
Rabia yilmaz - 6 ay Önce

Harika siniz Reyhan hanım

Elif Akça
Elif Akça - 6 ay Önce

Reyhan hocayı Allah için çok seviyorum bu dünyada olamz ama ahirette tanışmayı çok istiyorum selametle

Selvi büyüker
Selvi büyüker - 6 ay Önce

Nokta atışı etkili cümleler var Allah razı olsun

Yasemin Duman
Yasemin Duman - 6 ay Önce

Sizi tanıdığım için Rabbime şükrediyorum Reyhan hanım
Telegramda sizi dinlemeyi Rabbim bana nasip etti. Biliyorum çok yoğunsunuz hiç olmazsa aydabir telegramda bize tefsir dersi verseniz.Rabbim ömrünüzün
sonuna kadar yar ve yardımcınız olsun

fatma gün
fatma gün - 6 ay Önce

cok faideli güzel yazılmış emeyine sağlık


banner19

banner36