İyi ve kötünün iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz

Kadın, çocuk, eğitim konulu belgesel ve başarılı televizyon programlarına imza atan Ayşe Böhürler ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Hacer Yeğin'in söyleşisi.

İyi ve kötünün iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz

Gazetecilik, yazarlık, tv moderatörlüğü, belgesel yapımcılığı, siyasetçilik, iş hayatında son derece aktif roller ve daha nicelerinden ziyâde Ayşe Böhürler aslında kimdir? Kendisini nasıl tarif eder?

Tüm bunlara ilave anne, babaanne, dost, arkadaş, iş kadını, okuryazar, müşahade, mülahaza ve tefekkür etmeyi sever, her daim öğrenci…

14 bölümden oluşan “Duvarların Arkasında-Müslüman Ülkelerde Kadın” adlı; Müslüman nüfusun çoğunluk olduğu ülkelerde kadınları kültürel ve coğrafi farklılıkları ile değerlendiren geniş çaplı bir belgesel film çektiniz. Ve bu proje alanında bir ilk olma özelliği taşıyor. Bu projenin bir kadın olarak sizin aynanızdaki yansıması ne oldu?

Bu başlangıcından sonuna kadar bir kadın projesiydi. İslâm coğrafyasında yaşayan kadınları, kendi gözümüzle görüp aktarma gayretini taşıyordu. Müslüman kadınlarla ilgili önyargıları kırma amacını taşıyordu. Hepimizin birbirimizin tıpkısı olmadığını aramızdaki kültürel, tarihi, coğrafi farkların yanında ortak taraflarımızın altını çizmeyi hedefliyordu. Farklı kadınlık hâllerine ayna tutmak istiyordu. Dünyanın farklı gelişmiş seviyelerindeki kadınların sorunlarına, farklı bir bakış açısı geliştirmek istiyordu. Ve tabi ki kadınların arasından, onların gözünden, sesinden dünyaya bakmak istiyordu.

Büyük bir projeydi; ekibiyle tanıştığımız kadınlarla beş yüze yakın kadınla röportaj yer aldı, belgeselde. Beş yüz apayrı ses, bakış, yorum dinledik; çektik, anlamaya çalıştık. Dünyadaki bin bir kadınlık hâlini görme imkânımız oldu. Onların yaşamının içine girmeye çalıştık. Birçok ezber kalıp yargılarımız olduğunu gördük ve bunları değiştirmek gerektiğine bir kez daha inandık. Bu belgesel, bize insanı; kadın üzerinden tanımak noktasında rehber oldu. Dünyaya bakışımızı değiştirdi, ülkelere, coğrafyaya, dini hayata, kültüre bakışımızı etkiledi. Kalıp yargılarımızı kırmamıza yardım etti. Dünyaya kapalı bir alanda yaşadığımızı fark etmemizi sağladı. Hepimiz için dünyayı öğrendiğimiz bir üniversite oldu. Toplamda da 4 yıl sürdü zaten, bir eğitim dönemi süresinde; bir belgesel yaptık.

Türkiye’de İslâmcılık, muhafazakârlık, kültürel iktidar ve eğitim alanlarındaki toplumsal algıyı konu edindiğiniz sosyolojik analizleriniz; “Bi ters Bi Düz” ile yayınlandı. Size göre neyimiz ters, nelerimiz düz; daha ne kadar yolumuz var?

Hayatın örgüsü; haroşa gibidir. İnsanlar da öyledir; bir tersi bir de düzü vardır. İyi ve kötü taraflarımızın iç içe geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. Eleştirdiğimiz bir şeyin çok beğendiğimiz tarafları da olabilir. Bu kitap, böyle bir bütün bakışı taşıdığı için bu ismi koydum. “Bi Ters Bi Düz”de eğrisi ve doğrusuyla benim penceremden gördüklerim var. Genellemelerden ve toptancı yargılardan kaçmaya çalıştım, bir dönem siyasetin içinden topluma tanıklıklarım oldu. O tarihi dönemin izlerini de taşır. 2007- 2014 arası yazılardan seçmeler… Bazen kendi mahallemize bazen de karşı tarafa eleştiriler var. “Eğitimden kültüre, kadın meselesine, din anlayışına ve siyasete kadar pek çok alanda insanın düzü de eğrisi de var.” deyip bütünü görmeye çalışıyorum. Ayrıca hiçbir şey dümdüz ya da epeğri değil. Fuzzy /saçaklık mantık bu yazılarda rehberim oldu.

İzlenim ve Aksiyon dergilerinde; Aile ve Eğitim bölümü editörlüğü görevlerinde bulundunuz. Dergiciliğin sizin yâdınızda özel bir hususiyeti var mı, Türkiye’de dergiciliğin akıbeti hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dergi hususi bir şeydir, alanı da özeldir, yazarları da… Özveri ister, meraklısına çıkar. Bir anlamda özel ilgi alanlarını yansıtır. Bir fikrî kültürü taşır ve sürdürür. Bu içerdiği anlamda; bizim yetişme dönemimizde dergilerin ayrı yeri vardı. Daha çok fikir hayatının merkezindeydiler. “Varlık”, “Dergâh”, “Türk Edebiyatı”, “Birikim” gibi… Ekoldü dergi, zar zor imkânlarla çıkar, fedakârlıkla alınır; satılırdı. Dergicilik bitmedi elbette, farklı formatlarda sürüyor diye düşünüyorum. Benim gazeteciliğe başlamam dergi ile oldu. “İzlenim Dergisi” çıkarken ekibe dâhil oldum. Yayın hayatı iki yıl sürdü, maddi sebeplerle kapandıktan sonra da kısa bir süre “Aksiyon Dergisi”nde çalıştım. O dönem bizim çevrelerde başörtüyle çalışan tek tük gazetecilerden birisiydim. “İzlenim” aylık bir dergiydi, “Aksiyon” ise haftalık. Farklı iki ortamda yayıncılığı görme imkânım oldu. Haftalık dergiden sonra Kanal 7’de günlük yayınlara geçtim. Asıl uzmanlaştığım alan da bu oldu. Dergicilik ömrüm çok kısa oldu, özetle. Mesleğimin ana hattını televizyon oluşturdu.

Otuz yazar ile iki yüz saati bulan röportajların önemine binaen bir kitap çıkardınız; “Yazmasam Ölürdüm” Peki sizin serüveninizde yazarlık, ne ifade ediyor, neye tekabül ediyor?

Yazmasam ölmezdim, elbette. Bu; Sait Faik’in bir sözünden ilham alınan bir kitap başlığıdır. Benim için yazarlık hep daha geri planda kaldı. Televizyon mutfağında bulunmak hem çalışma hayatımda hem de yayıncılığım açısından hep daha önde oldu. Yazıya çok vakit ayıramıyorum; bundan muzdaribim. Hiçbir zaman öyle oturup 30 sayfayı bir kalemde çıkaran bir yazar olamadım. Asıl işim; televizyon ve yapım, ama yazmadan durmayacağımız şeyler de var elbette! Kendimiz anlatmanın bir yoludur, yazmak.

Nevşehir/Ürgüp doğumlusunuz ancak orta öğreniminiz ve yükseköğreniminiz İstanbul’da. Aynı zamanda 2010 dünya kültür başkenti İstanbul danışma kurulunda, danışmanlık desteği verdiniz. Anadolu’dan farklı olarak ve dünyaya dönük yüzüyle İstanbul’un özelliği sizce nedir?

Ürgüp, nüfus cüzdanı kaydımda yazıyor ama aslında Kayseri doğumluyum. Ürgüp’ü pek değil hiç bilmem. Küçük yaşta İstanbul’a geldiğimiz için Kayseri’yi de bilmem. Ama Anadolu kültürünün içinde yetişmiş, memleketini seven birisiyim. Kendimi bir Anadolu kızı olarak görürüm. Gitmesek de görmesek de bir köyümüz var orada. İstanbul başka bir yer tabii. Ruhu da kendisi de kaotik ama bir o kadar da çekici. Hayatın canlı aktığı bir ırmak âdeta. Yaşama anlam katan bir şehir. Hem cefa hem de safadır; İstanbul’da yaşamak. Tarihiyle yaşanmışlıklarıyla güzellikleriyle benim için bir benzeri yok.

“Mülteci Parfümü”nde Suriyeli göçmenlerin hikâyelerine bizâtihi şahitlik ediyorsunuz, yaralarına şifa olmaya; dillerini öğrenerek eksik evraklarını tamamlamaya varan bir yoldaşlığınız var. Bu şahitlikte sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

Tek bir şey değil çok şey oldu; insanoğlunun yaşama tutunma azmi, kabiliyeti, zorluklarla mücadele yeteneği neticede; “İnsan olmak zor işmiş!” dedirtti. Hâlâ yeryüzünde iyi kalpli insanların olduğunu da gösterdi. Belgesel; Aylan bebeğin kıyıya vurduğu yerden başlıyor ve beş ayrı ülkede göç yolunu takip ediyordu. Avrupa’nın bu meseleye bakışına ayna tuttuğumuzu düşünüyorum. Onları izliyorum hâlâ başka bir belgeselde de onları anlatacağım. Her yerde resim aynı; anneler evin merkezinde; onlar topluyor aileyi, kültürü, dini ve aile bağlarını onlar yaşatıyor.

Televizyonda kültür ve sanat programcılığı denildiği zaman akla ilk gelen isimlerden biri sizsiniz; şimdilerde “Türk Kahvesi”nde birbirinden değerli konuklarla tadı damağımızda kalan bir program yürütüyorsunuz. Bu programların temel dinamiği nedir, hedef kitlesi ve belli bir alt metni var mıdır?

Elbette, Türkiye’nin pek çok değer ürettiğini göstermeye çalışıyoruz. Bu ülkede kendi alanında derinleşmiş, otorite olmuş, ülkeye değer katan isimleri tanımaya ve tanıtmaya azmediyoruz. Türk Kahvesi; “Bu ülkeden adam çıkmaz!” pesimistliğine karşı bu ülkenin değerini göstermeye çalışan bir programdır.  

Hayme Ana’da “Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Nükhet Sirman, Prof. Dr. Mehmet Ali Ünal, Yavuz Bahadıroğlu” gibi isimlerle Osmanlı İmparatorlu’ğunun izlerini sürüyorsunuz. Tarihi belgesellerin, genetik mirasımızı aktarmada önemi sizce nedir?

Nereden geldik nereye gidiyoruz; bu, çok önemli bir konu. Kültürel genetiğimizi tanımak; kendimizi tanımak için şart. Göçebelikten, Orta Asya’dan, Anadolu’dan kopuk bir kimlik geliştirebilmemiz mümkün mü? Tarihi, coğrafyayı bilmeyi; kendimizi idrak noktasında önemli sayarım. Kadın tarihi benim ilgi odağım elbette. “Kimler var imiş biz burada yoğ iken” diyoruz kısaca. Bu belgeseller sayfalarca metinleri özetliyor. Hazırlanırken büyük bir emek. Seyrederken 45 dakika. Bu özetlenmiş bilgilerin günümüz insanı için önemli bir bilgi kaynağı olduğuna inanıyorum. Kültür aktarımında belgesellerin yeri büyük.

Üzerine çokça kafa yorulan ve pek çok platformda beyin fırtınaları yapılan “Medeniyet tasavvuru”muzun size göre olmazsa olmaz temel saikleri ne olmalıdır?

Medeniyet peşinden gidilemez, medeniyet; içinde yaşanan bir şeydir. Akan giden hayat, benim için daha çok önem taşır çünkü süreklilik sağlar ve bizi geçmişten geleceğe ne bağlar: Kendimize yabancılaşmamıza mani olur. Ona bakarım. “Kelimelere, kavramlara takılmayalım önce insana bakalım.” derdinde birisiyim. Bu nedenle “Medeniyetlerin merkezinde insan nasıl yaşamıştı?” kısmı daha çok ilgi alanıma girer. Şamanizm’den İslâm’a, Orta Asya’dan Anadolu’ya oradan Avrupa’ya geniş bir coğrafyada iz bırakmak, nam salmak kolay değil. Bunun kıymetini bilip sürdürülebilir formatlarda gelecek nesillere aktarmak lazım. Milli ve dini kültürü, yeril olanla bir arada görürsek medeniyetimizi idrak ederiz. Nasıl yaşamışlar bu topraklarda, bu devletleri nasıl kurup, yaşatmışlar, motivasyonları ne olmuş; aşina olmak, hissetmek lazım.

Her şeyin ötesinde bir kadın ve anne olarak; toplumsal hayata kadının katılımını ve farklı alanlarda üstlenmiş olduğu rol dağılımını nasıl değerlendirirsiniz?

Biz 80 kuşağı kadınlarıyız. Yani dünyada kadın hareketinin güçlü olduğu dönemin içinde yetiştik. Bu nedenle bizim için tam tersi mümkün ve kabul edilebilir değil.  Toplumları değiştiren en önemli unsur, bu rol dağılımındaki değişim bugün hâlâ devam ediyor. Fakat günümüzde insanın özüne yabancılaşarak, zorlama rollerle ilişkilendirilerek yapılandırılıyor ki bu da aile içi ilişkileri etkiliyor. Çağın bir girdisi olarak toplumları değiştirmek kolay değil ama biz kendi doğrularımızla fıtrî olanı korumalı, gerisini tartışmalıyız.

Edebi yolculuğunuzda özellikle etkilediğiniz, birikiminizde kilometre taşı niteliğinde diyebileceğiniz şair/yazar/düşünce adamları kimlerdir?

Çok yazar var; beş yaşımda okumayı öğrendim, sonraki hayatım hep kitaplarla geçti. Bende iz bırakan yerliliği savunan yazarlar oldu hep. Kemal Tahir, Alev Alatlı, Ahmet Hamid Tanpınar,  Samiha Ayverdi, İbni Teymiyye, Simone de Beaovir vardır; Safiye Erol, Sevgi Soysal- Firuzan, Atilla İlhan, Oğuz Atay… Bitmez benim listem. Hem sol hem sağ hem İslâmcı yazarları okudum, okuyabildiğim kadarıyla.

Ayşe Böhürler’in anneliği hakkında kendi dilinden bir/iki cümle duymak istesek ne söylemek ister; nedir annelik, neden annelik?

Düşünmedim; Allah vergisi bir şey; yaşanıyor ama evlatlar, insana sevmeyi ve sabrı öğretiyor. Allah’ın emaneti bir minik yavru elinize düşüyor, siz ona biçim veriyorsunuz; verebildiğiniz kadar. Büyük imtihan, büyük sorumluluk ama büyük de bir mutluluk.  

Son olarak sizin adımlarınızı takip eden ve sizi severek okuyan genç kardeşlerimize bu yolda özellikle neyi önerirsiniz? Nelere yakın, nelere uzak dursunlar?

Okusunlar; herkesi ve her kesimi bundan korkmasınlar. Bildiğimiz şeyden değil bilmediğimizden korkmalıyız. Kendilerini, açılarını daraltmasınlar. İnsana kıymet versinler, yaşayana baksınlar, ölü fikirlerin değil hayatta devam eden ve yaşayanın peşinde olsunlar.   

Hacer Yeğin, “İyi ve Kötünün İç İçe Geçtiği Bir Dünyada Yaşıyoruz”, Kitabın Ortası dergisi, Eylül 2019, sayı 30.

Yayın Tarihi: 11 Eylül 2019 Çarşamba 11:00 Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2019, 16:58
banner25
YORUM EKLE

banner26