banner17

Ebruda insanın benliğini aradan çıkartması lazım

Türkiye’de ebru sanatı dediğimizde sayabileceğimiz birkaç usta isimden birisi olan Alparslan Babaoğlu, kendisinin ebruya başlama hikayesi ve ebru sanatı hakkında Abdullah Güner'in sorularını cevaplandırdı.

Ebruda insanın benliğini aradan çıkartması lazım

Kağıt bezeme sanatlarının en mühimlerinden biri olan ebruculuğun hangi tarihten beri var olduğu tam olarak bilinemese de eski kitap ciltlerinde, özellikle Kur’ân-ı Kerim kapaklarında yan kağıdı olarak kullanıldığını biliyoruz. Ebru kâğıdının Batıdaki ismi “Türk Kağıdı” olarak geçiyor ve bu sanat, bizim klasik Türk sanatlarımızdan biri olarak kabul ediliyor.

Bugün Klasik Türk Sanatları Vakfı’nda derslerine devam eden, ebru sanatının bilinen en iyi ustalarından merhum Mustafa Düzgünman’ın öğrencisi ebrucu Alparslan Babaoğlu ile “ebru” üzerine konuştuk.

Ebru sanatı ile tanışmanız nasıl oldu?

1983 senesinde bir arkadaşım evine yemeğe davet etti. Evinin duvarında bir hilye-i şerife vardı. Evde o hilye-i şerifeyi görünce şaşırdım biraz. Böyle şeyler müzelerde olur zannediyorum. “Bu orijinal mi?” dedim. Arkadaşım da “Orijinal” dedi. “Hatlarını Hasan Çelebi Hoca yazdı, kompozisyonunu ben yaptım, Melek Hoca da boyadı.” dedi. “Bu ne güzel bir şey, nasıl öğreniliyor bu?” diye sordum. “Topkapı Sarayı’nda Kültür Bakanlığı’nın kursları var. Ben orada öğrendim. İstiyorsan sen de git oraya.” dedi. Sonra gittim, iki sene devam ettim o kursa.

Arkadaşım daha sonra içerden bir tane de ebru getirdi ve “bak bu da ebru; bunu yapan Üsküdar’da bir ihtiyar var. Allah geçinden versin, emr-i hak vaki olur da vefat ederse bu sanat kaybolacak.” dedi. Ben de bekârdım o zaman, boş zamanım çoktu. “Kaybolmasın, ben bunu nasıl öğrenirim?” dedim. Arkadaşım Uğur Derman’ın Türk Sanatında Ebru adıyla 1970’lerde çıkmış bir kitabını getirdi. “Bak burada tarifler var, buna göre yaparsın.” dedi. Aldım kitabı, üç beş tane de ebru verdi bakarak yapmam için; sanki hemen öyle koyup da karşısında yapabilecekmişim gibi. Aldım onları, evime gittim.

Kitaptaki tariflere göre malzemeleri tamamlayıp kendi kendime başladım çalışmaya. Topkapı Sarayı’nda tezhip ve minyatür kurslarına giderken de yaptıklarımı götürüp hocalarıma gösteriyordum. Bir gün hocam Cahide Hanım “İstanbul Sanatlar Çarşısı restore edilmiş ve her hücreye bir sanat dalını koyuyorlar. Sana da burada bir hücre verelim, sen de burada ebru yap” dedi. Orada bana da bir hücre verdiler.

O sıra ebru hocanız Mustafa Düzgünman’la tanışmış mıydınız?

Hayır, yanına gidemiyordum ki korkudan. “Aksi bir ihtiyardır, gidersen seni kovar. Kimseye ebru öğretmiyor” dediler.

İstanbul Sanatlar Çarşısı’nda neler yaptınız?

Bu mekânın açılış günü... Benim ebru yapacağım odanın duvarlarına Mustafa Düzgünman’ın ebrularını asmaya başladılar. “Bunlar nedir?” dediğimde, “Bunları satacağız burada” dediler. Yoldan geçen ve bunları gören ben yaptım zanneder. Ben nasıl Mustafa Düzgünman gibi ebru yapayım!.. “Ya bunları kaldırın ya da ben çıkayım, siz Mustafa Düzgünman’ın ebrularını satın” dedim. “Yok sen dur, biz onları kitapçıya satarız” dediler.

Mustafa Düzgünman Hocaya ebru almaya gittikleri bir gün “Bizim orada bir ebrucu çocuk var, sizin ebruları astırmadı duvara, bize böyle böyle söyledi” demişler. Bu, hocanın çok hoşuna gitmiş. Çünkü daha evvel bazıları hocanın ebrularını “ben yaptım” diyerek sergi açmış. Ben öyle davranınca “Bu çocuğa haber verin, benim yanıma gelsin” demiş. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. (Gülüşmeler) Nerden nereye!..

Bir cuma günü gittim hocanın yanına. Bana iki tane ebru hediye etti. “Hangi boyalarla ebru yapıyorsun, ebrularını getirdin mi?” diye sordu. Daha sonra “Ben pazar günü saat 10.00 ile 12.00 arasında misafir kabul ederim, bu pazar sen de gel” dedi. Hoca’ya böyle talebe oldum.

Mustafa Düzgünman’ın derslerine ne kadar devam ettiniz?

Ben, son 5 senesinde beraberdim hocayla. Pazar günleri hocanın ihvanı gelirdi ve tasavvufi konularda sohbet ederlerdi, bir yandan da hoca ebru yapardı. Saat 10.30’da radyoyu açar, “Ankara Radyosu Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu’ndan ilahiler, kasideler dinleyeceksiniz” anonsuyla yarım saatlik tasavvufi musikisi programını dinler, eşlik eder, muhabbet olurdu.

Tasavvufla ebrunun nasıl bir ilişkisi vardır?

Tasavvufta ebru, küllî iradeye ve cüz'î irâdeye misal olarak gösteriliyor. Yani insanlara küllî iradeyi ve cüz'î irâdeyi anlatırken şöyle diyorlar:

Boyayı usulüne göre hazırlarsın, içine ne kadar öd, ne kadar su koyacağına sen kendin karar verirsin. O boyayı hangi fırçayla serpeceğini sen seçersin, boyaları hangi sıraya göre atacağına sen karar verirsin. Ama fırçayı alıp da vurduğun andan itibaren hangi damlanın ne büyüklükte nereye gideceğini sen bilemezsin. Buraya kadar cüz'î irâde, buradan sonrası küllî irade olarak ifade ediliyor. Tasavvuf ile ebrunun böyle bir bağlantısı var.

Ebru teknesinin başına geçmeden önce yaptığınız ya da ebruya odaklanmanıza yardımcı olduğunu düşündüğünüz bir şey var mı?

Ben teknenin başından kalkıp yemek yemeye gidip döndüğüm zaman dahi teknenin başına yeni geçmiş gibi hissedip ustamdan öğrendiğim gibi geçmiş ebrucuların ruhu için bir Fatiha okurum.

Kafam sakin olduğu zaman, açarım bir Mevlevi ayinini ya da Niyazi Sayın Hoca’nın ney taksimlerinden birini… En çok Neyzen Salih Dede’nin acemaşiran peşrevini severim, onu dinlerim. Bunlardan birini dinlerken ebruyu yaparım. Saatin kaç olduğunun farkında bile olmam.

Klasik Türk sanatları içinde ebrunun yeri ve önemi hakkında bize neler söylemek istersiniz?

Batı sanatlarına baktığın gözlük başka, klasik Türk sanatlarına baktığın gözlük başka olmak zorunda. Bizim sanatlarımıza Batı sanatına baktığın gözlükle bakamazsın! Resim, heykel vs. için şunu söyleyebilirsiniz: “Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir?” Bunları tartışabilirsiniz. Bizim gelenekli sanatlarımız ise ne sanat için ne de toplum için yapılır. Bizim sanatlarımız Allah’ın rızasını kazanmak için icra edilir. Allah’ın ayetini, peygamberin hadisini en güzel bir şekilde yazayım diye hatla uğraşmıştır. Başkası en güzel süsleyeyim diye tezhip yapmıştır. Ebrucu da aynı amaçla Allah kelamını ya da onu muhafaza eden cildi en güzel biçimde süslemek amacıyla yapılmıştır.

Ebru sanat mı yoksa zanaat mı?” tartışmalarına sizin cevabınız ne olurdu?

Beş sene Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde ebru dersi verdim. Fakültenin kapısında “Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü” yazıyordu. El sanatları deyince benim aklıma sepetçilik, Divriği bastonları, Tokat yazmaları gibi şeyler geliyor. Batı sanatı eğitimi almış kişiler bizim sanatlarımızı “zanaat” diye aşağılamaya çalışıyorlar. Bizim sanatlarımızın öğretildiği bölümün ismine de sırf bu nedenle “el sanatı” ibaresini koyuyorlar. Neyse ki bu artık değişti.

Bir ressamın fırçasına aldığı boyaları tuvaline serpip “ne biçim resim yaptım” deyip, karşısına geçip seyrettiği yerde o sanatsa eğer; bizim “battal ebru” sanatın fevkinde bir şeydir. Dolayısıyla “Ebru sanat mıdır zanaat mıdır?”, ben bunu tartışmam bile. Bizim sanatlarımızı hor görmek, aşağılamak isteyenlerin ortaya attığı bir polemiktir bu bana göre.

Ebrudaki yenilik arayışlarını nasıl yorumluyorsunuz?

Ebruda yenilik arayanlar, bizim sanatlarımızı Batı sanatları gibi değerlendirme yanlışına düşenler aslında. Batı sanatları için geçerli olan “sanatçı özgürdür, istediği gibi icra eder sanatını” söylemi bizim sanatlarımız için geçerli değildir çünkü bizim sanatlarımız Batı sanatları gibi sanat için ya da toplum için yapılmaz; sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır ve sanatını öyle özgürce, istediği gibi icra edemez.

Benim hocamın bir şiiri var. Ben onu düstur edindim: “Bil ki manzurun olan dest-i nükş-i Mustafa/ Nusret-i Mahmut Hüdâyî himmet-i Âl-i Âbâ” [Elinden çıkan nakışlar senin elinden çıkmadı aslında. Onlar Hazreti Hüdâyî’nin yardımı ve ehli beytin himmetiyle çıktı.]

Ben bunu yapıyorum, çok güzel ebru yaptım. Falanca ebrucu bile böyle ebru yapamıyor. En güzelini de ben yaptım.” diyorsan sen bittin arkadaş. Bunun idrakine varmak gerek. Burada “Yarabbi bu güzelliği ortaya çıkarmak için beni vasıta seçtiğinden ötürü sana hamd ederim” diyebiliyorsan o zaman sen ebrucusun. Şimdi ebrucuları buna göre sınıflandırmak lazım.

Ebruda insanın benliğini aradan çıkartması lazım. Bence bu enaniyet meselesi. Yoksa ebru şova dönüşmüş durumda. Yağlı boya, sulu boya resim yaparken kimse itiraz etmiyor. O normal bir şey. Ama suyun üzerinde ebru yaparken adam silueti yapıyor, ağaç ya da börtü böcek yapıyor, insanların ilgisini çekiyor. Hemen camdan bir tekne, alttan üstten bir ışık, kamerayla duvara yansıt, bir de oraya şaklabanın birisini çıkartıp ney taksim ettiriyorlar. Teknenin başındaki de transa geçiyor, tam şov.

Hocam, sizin endişeniz klasik ebrunun kaybolmasına, bu işin ruhunun yok edilmesine karşı mı?

Kesinlikle. Klasik ebru korunduğu sürece; insanlar şov mu yapıyor, camdan tekne mi yapıyor, ne yaparsa yapsın -ki sen buna engel olamazsın zaten-. Türkiye’de herkesin klasik müzik icra etmesini sağlayamazsın! Ama klasik müzik icra eden klasik müzik icra eder. Kimse de onun müziğine itiraz etmez. Ebruda niye böyle olmuyor, ebruda da böyle olsun.

Ebruya yeni başlayanlara neler tavsiye edersiniz?

En az iki, üç yıl elle tutulur bir ebru yapabilmek için çalışmak lazım. O süre de boyaların birbiriyle alakasını ve teknik problemleri çözmeye uğraşmakla geçiyor. Bu anlamda ebruya başlayanın da ebru yapanın da sabırlı olması lazım.

Şu an ne kadar öğrenciniz var?

Aşağı yukarı 50 civarında… Neredeyse hepsi kadın.

Ebruyu icra etmek kişiye neler kazandırır?

Ebruya münhasır özel bir şey söylemek doğru değil belki ama bütün sanatlarımız hüsn-i hat, tezhip, minyatür ile uğraşmak insana ne kazandırıyorsa ebru da aynısını kazandırır. Sabır ve zevk-i selim kazandırır. Zevklerin incelmeye başlar. Nefis terbiyesi için önemli bir vasıtadır ebru.

Ebruyla tekâmül edip, güzeli çirkini, iyiyi vasatı birbirinden ayırt etmeye başladığın zaman dönüp bakarsın, seçici olmaya başlarsın.

1984 senesinde Niyazi Sayın Hoca’ya ney öğrenmeye gitmiştim. Bana “bir tek ney olmaz, başka bir sanatla daha uğraşman lazım” dedi. “Hocam, ben Topkapı Sarayı’nda tezhip ve minyatür kursuna gidiyorum” dedim. “O zaman oldu” dedi. “Bizim sanatlarımız birbirinin mütemmimidir. Birinde göremediğini diğerinde tamamlarsın. O anlamda bir tek neyle uğraşmak olmaz, bunun yanında başka şeylerle de uğraşmak lazım” dedi.

Geçmişe baktığın zaman bütün büyük sanatkârlar böyle yapmışlar. Kazasker Mustafa İzzet Efendi hem kazasker hem bestekâr hem de hattat. Necmeddin Okyay’a bakıyorsun, yapmadığı iş kalmamış. Mustafa Düzgünman şiir yazmış, cilt, ebru ve tezhip yapmış. Aynı anda birden fazla sanatla uğraşmış. O anlamda bu sanatlar da birbirini tamamlar.

 

Abdullah Güner konuştu

Güncelleme Tarihi: 28 Mayıs 2015, 13:48
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20