banner17

Arap asıllı kadın yönetmenlerin kadrajından Ortadoğu

Çoğu Arap asıllı kadın yönetmen çektikleri filmlerle Ortadoğu’nun acılarını dillendiriyor. Bu coğrafyada yaşananları, özellikle kadınları merkeze alarak, dünyaya duyurmaya gayret ediyorlar. Rumeysa Akgün Kocamaz yazdı.

Arap asıllı kadın yönetmenlerin kadrajından Ortadoğu

Ortadoğu kadim tarihi geleneklerin hüküm sürdüğü bir coğrafya. Müslüman çoğunluğun iskân olduğu bu coğrafyada yaşananlar çoğunlukla dram boyutunda oluyor ne yazık ki. İşgaller, iç savaşlar, katliamlar ile anılan bu topraklar, çoğu zaman kamuoyunda yeteri kadar yer bulamıyor. Burada yaşananların dünyaya anlatılması adına popüler kültürün en önemli aracı sinema iyi bir araç konumunda. Yazımızda bu coğrafyada yaşananları sinemaya uyarlayan kadın yönetmenlerin bakış açısını tahlil etmek istedik. Yaşanan zulmün ve zorlu hayat şartlarının beyaz perdeye kadın eli ile nasıl yansıdığını, kimlerin hangi filmleri yönettiğini şimdi hep birlikte görelim.

Deeyah Khan, İngiltere’de yaşayan Müslüman bir kadın. Pakistan asıllı Norveç vatandaşı olan Khan, aileden gelen ırkçılık karşıtı eylemler ile henüz küçükken tanışır. Müslüman kimliği nedeni ile ırkçı neo-naziler tarafından sürekli olarak saldırıya maruz kalan yönetmen, birçok kez ölüm tehditleri de alır. Ailesi de bu ırkçı saldırılara maruz kalınca yaşamış olduklarını beyaz perdeye aktararak bu ırkçı İngilizlerden intikam almak ister ve 2017 yılında White Right: Meeting the Enemy filmini çeker. Filmin konusu kısaca, neo-nazilerin Amerikan seçimleri ardından artan ırkçı faaliyetleriyle ilgili. Film İngiltere’de televizyonlarda gösterime girer. Khan, cesaret göstererek çektiği filmi için çokça tehdit alır ancak bu onu yolundan döndürmez. Halen daha ırkçılık karşıtı birçok projede görev almakta olan yönetmen, insan hakları savunucusu ve aktivist kimliği ile de ön plana çıkmakta.

Filistin davasıyla dertlenen bir yönetmen

Filistin sineması denilince sayılacak isimlerden biridir Annemaria Jacir. 1998 senesinden beri bağımsız film çalışmaları yapan yönetmen, birçok kısa filme imza atar. Amerika’da alanında eğitim alır ve yönetmenlik kariyeri için bu iyi bir fırsat olur. 2008 yılında Milh Hadra al-Bahr-Bu Denizin Tuzu adlı ilk uzun metrajlı filmini çeker ve bu filmi Cannes Film Festivali’nde gösterilir. 2012 yılında çektiği Lamma Shoftak-Seni Gördüğümde filmi ise aslında kendi yaşadıklarının beyaz perdeye bir yansımasıdır. Abluka altındaki Filistin’e, yani doğduğu topraklara girişi yasak olduğundan ikamet ettiği Ürdün’deki mülteci kamplarında yaşananları konu edinir film. En son çektiği Wajib-Düğün Davetiyesi filmi ile de birçok festivalden ödülle ayrılan yönetmen, Filistin sorununu sinema aracılığı ile dünyaya duyurmayı amaçlar. Tıpkı diğer Filistinli yönetmenler gibi…

Suriye aslında Ortadoğu’da film sektörüne en çok önem veren ve yatırım yapan ülke konumundaydı. Ancak yaşanan iç savaş neticesinde bu sektörde de, ülkenin ahvali gibi, bir yıkım söz konusu. Bu sebeple Suriyeli yönetmeler daha ziyade ülke dışında ikamet ederek filmlerini bu mecralarda çekiyor. Ruba Nadda da Suriye asıllı, ancak eğitimini Kanada’da tamamlayan ve projelerini orada gerçekleştiren ismi pek duyulmamış yönetmenlerden. Eserlerinde kimi zaman Ortadoğu’dan esintilere rastlanılan yönetmenin 12 filmi mevcut. 2005 yılında çektiği Sabah filminde, Kanada’ya iltica eden Arap bir kadının mülteci olarak yaşadığı sıkıntıları, yeni bir kültür ile karşılaştığında verdiği tepkileri ortaya koyuyor.

Arap baharı beyazperdeye nasıl yansıdı?

Control Room, Startup.com gibi film projeleri ile ünlenen Mısırlı Jehane Noujahım, bir dönem MTV kanalında prodüktörlük de yapar. 2007 yılında Mısır’da yaşanan ilk ayaklanmanın ardından Egypt: We Are Watching You? adlı filmi çeker. Bu ilk kıvılcımın ardından gelen Tunus’ta başlayan Arap baharı sonrası ülkesinde yaşanan olaylar yeni bir projeye imza atmasını sağlar. İşte asıl ünlenmesi de Arap baharından domino taşı misali etkilenen 2013 yılında Tahrir meydanındaki hadiseleri çektiği belgeseli The Square-Meydan ile olur. Belgeselde Mısır devriminde yaşananları bizzat meydana inerek çeker. Tahrir meydanını bir film seti gibi kullanan yönetmen, yaşananların dünya kamuoyunda yer edinmesini sağlar.

Lübnanlı yönetmen Jocelyn Saab kariyeri boyunca birçok belgesel projesine imza atmış bir yönetmen. 20’den fazla belgeseli halen dünyada yayınlanan yönetmen, ayrıca ülkesi Lübnan ile alakalı birçok film de yapmış. Ülkesinde yaşanan karışıklıklar ve iç savaş, filmlerinin ortak konusudur diyebiliriz. Lebanon in a Whirwild, Beirut is No Longer Never, Beirut: My City, Dunia bunlardan birkaçı. Onun yönetmenlik serüveni yalnızca ülkesi ile sınırlı kalmaz. Mısır, İran, Sahara, Vietnam gibi ülkelerde de belgeseller çeker. Ayrıca gazeteci kimliği ile tanınan yönetmen Ortadoğu’daki kadın yönetmenlerin en tecrübeli isimleri arasında zikredilebilir.

Kadın gözüyle Ortadoğu’da hayat

Yine Lübnan’dan bir yönetmen olan Nadina Labaki oyunculuk kariyeri yanında yönetmenlik koltuğuna da oturan bir kadın aktrist. 2007 yılında yazıp yönettiği Sukkar Banat-Caramel filmi ile isminden bahsettirir. 2011 yapımı Et Maintenant on va Ou? – Peki, Şimdi Nereye?filminde Lübnan’da yaşayan Hıristiyan ve Müslüman halkların yaşam pratiğine odaklanır. Her savaşın ilk kaybedeni olarak ifade ettiği kadınların yaşadığı acıları seyirciye sunar. En son filmi olan bu sene vizyona giren Capharnaüm ile 25 yıl sonra ülkesini Cannes’te temsil eder.

Haifaa Al Mansour Suudi Arabistan’ın ilk kadın yönetmeni unvanına sahip. Ayrıca Mansour’un çektiği Vadjda-Vecide Suudi Arabistan’da çekilen ilk uzun metrajlı film. Vecide, İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen başarılı yapımlardan birisi. 2012 Suudi Arabistan-Almanya ortak yapımı olan filmde yönetmen Al Mansour, hikâyeyi kız çocuklarının gözünden anlatıyor. Aslında bu coğrafyada sosyal hayat içerisinde çokça yer bulamayan kadının çocuk gözüyle beyaz perdeye yansıması demek daha doğru bir ifade olur. Suudi Arabistan’da kadınlara oy kullanma hakkının 2015’te verildiği düşünülürse, Haifaa Al Mansour’un çalışmalarının bu coğrafyada yaşayan kadınlar için ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkar kanısındayız.

Yasemin devrimi ve Tunus

Tunuslu kadın yönetmen Leyla Bouzid Zakaria, Gamine, Mkhobbi fi Kobba, Un ange passe isimli kısa filmleri çektikten sonra ilk uzun metrajlı filmi olan As I Open My Eyes-Gözlerimi Açarken’i 2015’te bitirir. Yasemin Devrimi sonrası halkın yaşadıklarını sinemaya uyarlayan yönetmen, farklı bir bakış açısı ile sıradan insanların devrimin etkisiyle değişen yaşantılarını beyaz perdeye aktarır. Tunus’taki gençlerin yaşam deneyimlerine odaklandığı ve kişisel hayatından yola çıkarak çektiği bu film çok sayıda festivalde gösterilir.

Birleşik Arap Emirlikleri genellikle ülkede çekilen filmlerinden ziyade tüm Arap yarımadasındaki filmlerin gösteriminin yapıldığı festivallere ev sahipliği ile bilinir. Çokça bilinen yönetmeni olmamasına rağmen önemli bir istisna örneği olarak da Nujoom Al-Ghanem zikredilebilir. Yönetmen bu coğrafyada çöl yaşamının ayrılmaz bir parçası olan develer üstüne bir belgesel çeker. 2014 yapımı Nearby Sky, Dubai Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü alır. Aynı zamanda Al-Ghanem, 1989 senesinden beri şiir kitapları yayınlanan bir şair. Dubai doğumlu yönetmenin 1997’den beri çektiği birçok kısa filmi ve belgeseli mevcut.

Son bir söz. Burada zikrettiğimiz Arap asıllı yönetmenler hangi ülkede doğarlarsa veya meskûn olurlarsa olsunlar, çektikleri filmlerde kökenlerinin olduğu topraklara sadık kalmışlar. Çoğu zaman da yaşananların bir sesi olmak adına bu mecrada var olduklarını ispat edercesine ödüllü yapımlara imza atmışlar. Yine bu coğrafyada yaşananları, hemcinsleri merkezde olmak üzere, tahlil ederek beyazperdeye başarılı bir şekilde yansıtmışlardır.

Rumeysa Akgün Kocamaz

Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2018, 23:45
YORUM EKLE
banner8

banner20