Osman Alagöz’ün altıncı kitabı Beni Unutma, Sütun Yayınları arasında okuyucuya ulaştı. Tamamı iç yakıcı bir anlatıma sahip on altı öykünün yer aldığı kitapta yazar öylesine hayatları, yaşanmışlıkları ve kişileri anlatıyor ki böylesi de var mıymış dedirtiyor okuyucuya.
Osman Alagöz, bu kitabıyla okuyucuyu kalbine çağırmaktadır. Bu çağ özellikle içimizde büyüttüğümüz değerleri yok etme noktasında oldukça hoyrat davranmaktadır. Yazar, okuyucuya “Unutma Beni” derken aslında herkesin en çok kendine ve sevdiklerine sarılması gerektiğini anlatıyor. Kendi değerlerine sahip çıkan, nerede olursa olsun kendine bir çıkış kapısı bulabilen yürek insanlarının öyküsünü anlatıyor.
Hastaneler ki acının kat be kat yoğrulduğu yerlerdir. Osman Alagöz’ün birçok hikâyesinde mekân hastaneler. Şifasının derdine düşenler, sabır tespihine sarılanlar, ızdırabını Hastalar Risalesi ile dindirmeye çalışanlar ve ölümü bir yok oluş değil, sevgiliye kavuşma olarak gören yürekler. Hepsi de Unutma Beni’de kendine yer bulmuş hayatlar olarak karşımıza çıkıyor.
Kitaba adını veren “Unutma Beni Çiçeği”nden başlayıp, “Beyaz Yazgılı Anılar”, “Hastalık”, “Donuk Süt” öyküleri; dertlerle hastalıklarla mücadele eden kişilerin hüznünü, sabrını anlatıyor.
Sibirya’nın soğuğunda hizmete adanmış hayatlar
Sadece ülkemizde değil, sınır tanımadan dünya coğrafyasında yaşanmış birbirinden ilginç olayları, Hak yoluna adanmış hikâyeleri anlatan yazar, heyecanı üst seviyede bir anlatımla olaylara farklı bir güç katıyor.
“Ekmeğimizi Bölüşmez misin?” adlı öyküde gördüğü bir rüyayla hayatı değişen Durdu Ağabey’in yaşadıkları, “Tek Lahmacun”da insanların gönlüne girebilmek için sebepler dairesinin kapılarının sonuna kadar açık olduğu anlatılırken, “şükür ki böyle insanlar da varmış” diyebiliyor insan. Bu devirde güvenilecek insanların da olduğunu, kalbine sımsıkı sarılanların ayakta kalmayı başarabildiklerini anlatan yazar, “Ekmeğimizi Bölüşmez misin?” derken ne kadar samimiyse “Beyaz Yazgılı Anılar”dan bahsederken de aynı ümidi yansıtabilmektedir.
Sibirya’nın içleri donduran soğuklarında bir ışık yakmak için yola düşenlerin yaşadıkları hayatta kalma mücadelesinden, Yusuf’un ayakları yakan çöl sıcağındaki yürüyüşüne uzanan sınırsız bir coğrafyayı gözler önüne seriyor yazar. Zaman, mekân tanımadan yollara düşmenin ne büyük bahtiyarlık olduğunu, bunu hayatları pahasına, sevdikleri uğruna göze alanların hâlâ var olduğunu bir hikâyenin sıcaklığında anlatıyor Osman Alagöz.
Duvara bir taş olmak, bir mazlumun başını okşamak, hayat denen gailede çıkış bulamayıp da kötü yolun sınırından dönmek nasıl bir duyguymuş, yazar mümin bir bakış açısıyla bizlere bu duyguyu yaşatıyor.
Yasaklı günler de vardı
Osman Alagöz, yasaklı yaşamanın nasıl bir acı olduğunu “Babamın Hazinesi”, “Tespih Kapmaca” adlı öykülerde anlatıyor. Kitap gömmek, Kur’an’ı gizli saklı okumak, öz yurdunda garip gibi yaşamak neymiş, eylüller, şubatlar insanın içini nasıl yakarmış, bunu yaşayanlar çok iyi bilir.
Ezan sesinin insana ne büyük değerler kattığı ancak ses kesilince anlaşılır. Başucumuzdaki Kur’an nasıl olur da gizli gizli okununca bir hazine gibi değerli olur, bunu ancak yasaklı yaşamanın ne demek olduğunu yaşayanlar bilebilir. Osman Alagöz, günümüzle geçmişi bu hikâyelerinde işliyor. Satırlar arasında ilerlerken dilimize takılan; “Rabbim bir daha öyle günler yaşatmasın.” duasına içten bir “amin” diyoruz.
Osman Alagöz, yeni öykü kitabıyla birlikte olgunluk dönemi ürünlerini de paylaşmaya başlamış oluyor. Akıcı üslubunun yanında yaşadığımız hengâmeli çağda, imanın kalbi onaran en büyük şifa olduğuna da işaret ediyor. Hayatın içinden konuşmak, hikâyeci için sağlam bir adımdır. Osman Alagöz de hayatın içinden sahih hikâyelerin kapısını aralayarak yazıyor hikâyelerini.
Mustafa Uçurum yazdı





