Yanarken de haddini bilmek varmış Halûk Hocam…

Bir süredir kendisinin çalışma arkadaşlarından biri olan Esra Öztürk, 19 Ağustos'ta bir trafik kazası neticesinde kaybettiğimiz Ahmet Halûk Dursun Hoca'yı anlattı bizlere.

Yanarken de haddini bilmek varmış Halûk Hocam…

Bu başlığı atıp bir cümle yazmaya elimin gitmemesinin üzerinden iki ayı aşkın zaman geçti. Merhum Prof. Dr. Halûk Dursun’u, Halûk Hocamı ebedî aleme uğurlamamızın üzerinden de…

İnsanoğlu, var iken değerini yeterince bilemediği varlıklar elinden kayıp gidince dizini döver ve geriye dönüp bakınca anıların bir bir gönlünün kapısını çekip çıktığını görür. Fakat bazı anılar vardır ki ne onlar insanın gönlünü terk edebilir ne de gönül onları uğurlayabilir.

İşte ben de bunca zaman yazamadım. Yazarsam anıları uğurlarım sandım. Erteledim. Hem yanarken de haddini bilmek vardı. Haddimi bilmem lazımdı. Halûk Hocamızın yarım asırlık dostları, Galatasaray Lisesi’nde yapılan veda töreninde hıçkırıklara boğulan sınıf arkadaşları, birer çınar olmuş ve “profesör olduklarını gördüm” diye gururlandığı talebeleri, kendisinden el almış, yanında yıllanmış gençleri var iken ben şunun şurasında birkaç yıllık mazimizle Halûk Hocamızı ne kadar doğru anlamış ve gıyabında methiye düzecek hakka ve cürete sahip olmuş olabilirdim?

Ben ki onun bir bürokrattan evvel hoca olduğunu geç idrak etmiş, birlikte çalıştığımız süreçte verdiği görevleri zaman zaman hafif bulup kendisine sitem etmiş, onun usta benim ise ancak bir çırak adayı olduğumu vakitlice görememiş bir cahildim. Hocam ise o sürecin hikmetini epey sonra şu sözlerle ifade etmişti: “Kızım, ben önce ot yoldururum. Bakarım. Ot yoluyor mu? Yoluyor, ses etmiyorsa o zaman kök söktürürüm.” Rahmetlinin bu sözü de bir metafordan ibaret değilmiş. Topkapı Sarayı’nın idarecisi olduğu dönemde gözüne bir hizmet çalışanını kestirip onu yetiştirmeyi kafasına koyduğunu anlatmıştı. Gerçekten de kızcağıza önce ot yoldurmuş, Sarayın bahçesinde çapa yaptırmış; güllerin, çiçeklerin etrafında biten otları temizletmiş. Sonra da “kök söktürmüş”, yani sahadan alıp masaya oturtmuş ve daha zor işler vermeye başlamış; hanım kız da imtihanı geçmiş, Hocasını mahcup etmemiş.

İşte bu ferasette kimin neye ne kadar kabiliyeti olduğunu öngören Hocam, beni de ilk tanıdığında önce özgeçmişimi okutmuş, eğitim hayatımın bir disiplinden diğerine savrulan çizgisini beğenmediyse de bu garipten en iyi nasıl istifade edebileceği tasarlayıp daima destek olarak buna göre çalıştırmıştı beni. Ot da yoldurmuş, kök de söktürmüştü.

Başbakanlık’ta Doğu ve Güneydoğu yatırımlarından sorumlu Başdanışman iken terörle sosyo-psikolojik mücadelesini bir baba şefkatiyle nasıl tatbik ettiğini görmüştüm. Bir taraftan il il, ilçe ilçe değil belde belde, köy köy nerede kimin olduğunu, kimin ne sıkıntısı olduğunu, hangi aşiretin nasıl bir gelenekten geldiğini, hangi şapkanın ve desenin ne anlama geldiğini bilirdi. Sürekli takip eder ve elini o topraklardan çekmezdi. Tatil, istirahat bilmez; bulduğu her fırsatta bölge şehirlerimizden birine gider ve ille de gençlerle buluşurdu. Gittiği bir yerden bir gence dokunmadan, sarılmadan, birkaç hoş kelam etmeden, kanatlarının altına alıp bir fotoğraf çektirmeden döndüğü, sanırım, vâki değildir.

Yeryüzünün sofralarını, yaylaları sever, yer sofrasında bir salkım üzüm, iki dilim peyniri anlata anlata bitiremezdi. Tabii sofrada onunla bağdaş kuranlar, kıymetlileriydi. Bölge ahalisinin ileri gelenleri, eşrafı, akl-ı selim bir araya gelip o toprakların meselelerini konuşurlardı ve o, bu konuşmalar üzerine düşünürdü. Bölücülüğe karşı toplumsal birliğe yönelik en güçlü mesajını, Ankara’dan ahkâm keserek değil Anadolu’nun kültür ve tarih birliğinin başladığı yerleri karış karış gezerek verirdi. Bir nefeste inci taneleriyle süslenmiş bir şiir gibi derdi derdini: “Cephede omuz omuza, camide saf saf, düğünde kol kola, sıkıntıda baş başa, yer sofrasında diz dizeyiz. Bu coğrafyada herkes bilsin ki Malazgirt’ten beri biz bizeyiz.” 

Vasiyeti dediğim, vefatından sonra kulaklarda çınlayan şu cümlesi ise bütün yaşam gayesini yansıtıyordu: “Dicle’nin kuzularını çakallara kaptırmayacağız.” Bu ifadesi, devletimizin en üst erkanı tarafından yüksek sesle tekrarlandı. Fakat hatırlanması gereken Hocamızın en önemli öğütlerinden ve öğretilerinden biri olan “müdavemet sahibi olmak”ta yatıyor. Nitekim biz çabuk unutan bir milletiz. O ise kültürde, politikada, eğitimde, çaba gösterdiğimiz her konuda istikrarlı olmanın önemini vurgulardı.

Çayıra, çimene, doğaya, bahçelere, suya, dağlara, ulu ağaçlara, birliğe, uhuvvete, tarihe, müzelere, alanın kadın emekçilerine alaka ve saygı beklerdi. “Elimize, dilimize ve ağacımıza mukayyet olacağız.” derdi. Tekerleme gibi akıllarda kalacak sloganlar bulup MüzeKart reklamı yapardı. Kişisel çabasının ve olduğu yeri kavrayışının tüm görevlerinin üstünde bir kıymeti vardı.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı olarak atandığında Hereke’deki köyünün yolundaydı. “Hocam sosyal medya bu habere çok sevinecek.” demiştim. O ise “Ama köy medyası çok üzülecek.” karşılığını vermişti. 

Göreve başladığında ilk isteği, bir şekerlik ve akîde şekerleri temin etmem olmuştu. Geleneği anlamla bütünleştirip gençlere kanıksatmak için geleneğin altında yatan fikri izah etmeyi ihmal etmezdi. Akîde şekeri geleneği, çok eskilere dayanırmış ve yeni bir işe başlandığında, bir makama oturulduğunda, bir anlaşma imzalandığında muhataplara akîde şekeri ikram edilir ve “akîdimiz sağlam olsun” temennisinde bulunulurmuş. İşte Halûk Hocam da ilk ziyaretçileriyle onlara akîde şekeri ikram ederek akitleşmiş, aynı gaye uğruna el birliğiyle çalışacaklarını söylemişti. O akîde şekerlerini şimdi bir yâdigâr olarak saklamaktayım. 

Gezerdi, dururdu. Gezdiği ve durduğu yerlerin binalarında ruhları canlandırır, mimaride ve detayda onları anar, anlatırdı. Göreve başladığında Ulus’taki Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından yapılmış o meşhur binanın tarihini hatırlatmak ve şehitlerini yad etmek üzere “binanın ruhunu yazalım” istemişti. Fatin Rüştü Zorlu ve Gün Sazak…  “İşte ben her gün onların çıktığı bu merdivenlerden ağır ağır çıkıyorum.” 

Gençlere seslenmeden bitirmezdi lafını; büyüklerden de esirgemezdi. Kim ne der diye düşünmeden “Bazı gerçekleri köyün delisinin çıkıp söylemesi gerekiyor.” derdi. Haşmetli mâbedler yerine küçük camilerin güzelliğini idrak ettirmeye çalışırdı. Sadeliğin ve butiğin öze daha yatkın olduğunu söyleyip dev konferansları mümkün mertebe tercih etmez etrafını saran bir grup gence hitap etmeyi yeğlerdi. 

Latifti, bazen nüktedandı, hazırcevaplığının tebessüm ettirdiği olurdu. Kişisel sosyal medya sayfasında anlattığı hikayeler veya verdiği derslere katıla katıla gülebilirdiniz. Bir siyasetçi gibi “Meydanlara İndik” başlığı atıp koyunların, koçların arasında fotoğraflarını paylaşırdı. Köy evini soyan hırsıza yazdığı sitem ve latife dolu mektup bir yanda, diğer yanda misafirlik adabını mizahla karıştırıp zihninize kazıdığı tek nefeste okunacak yazı… Bir insan en kıymetlilerini çalıp giden hırsıza tatlı dille, güle güle söz söyler mi? Halûk Hoca söylerdi. Anadolu’da yolunu kesen öküzlere hişt bile demeyen, belki bir Hintliden daha hürmetli davranan bir yanı ile bir hayvan ona Sakarya Türküsünü anımsatıp “Yol O’nun, varlık onun, gerisi hep angarya” dizelerini söyletebilirdi. Çukurca gezisi için “en ballı işim”, kuru bir havuz veya çeşme gördüğünde “çileden çıktım”, şeftali ağacına konan baştankara kuşuna “beni baştan çıkarıyor” diyebilirdi. Gençlerin bozuk Türkçe konuşmasına, “çok pardon, okey, bye, full dolu” demesine, kızların birbirine “abi” diye hitap etmesine Allah müstahakkınızı versin duasıyla mukâbele ederdi. “Zaplamak” demek, onun için Zap suyu atmosferini solumak demekti. Kendisini de “suyu arayan adam” diye adlandırırdı. Kendisinden bahsederken “adam” derdi. Emoji kullanmaya başlayınca beni şaşırttığını söylediğimde “Adam kendini geliştiriyor.” diyerek yine tebessüm ettirmişti. 

Makâma değil kelâma önem verirdi. Ankara’da kendisinin sesiyle, sözüyle dokunduğu kişilerle ilgili hislerini şöyle ifade etmişti: “Yeni bir çevrede ilk defa tanışırken herkes kendini şöyle bir tanıtır ya, böyle durumlarda sıkça karşımdakilerden benimle ilgili duyduğum bazı sözler vardır. Onları size aktarmak istiyorum: En son görev aldığım kurulda bir vali ‘Bize Ayasofya’yı gezdirmiştiniz.’ diye başladı. Danıştay Başkanına Topkapı Sarayını anlatmışım; Yargıtay Başkanını Tuna boylarında gezdirmişim. Bir belediye başkanını Endülüs’te, bir diğerini Kudüs’te, bir milletvekilini Üsküp ve Bosna’da, bir rektörü Şam’da, başka bir milletvekilini Buhara’da, Semerkant’ta, Taşkent’te, diğerini Moskova, Petersburg ve Kazan’da… Ama sohbetin sonu mutlaka Boğaziçi gezisine dayanıyor.” İşte bu onun İstanbul sevgisiydi. Söz dönüp dolaşıp İstanbul’a gelirdi. Millet bahçelerine ne kadar önem verdiğini ve proje fikri olarak gerçekleşmesi için yıllardır uğraştığını anlatırdı. Hatta Gülhane’de verdiği bir sohbette “Millet Bahçeleri Nasıl Olmalı?” konusunu uzun uzun anlatmış ve ben, garip de sohbeti yine Dünya Bizim aracılığıyla nakletmiştim. 

İstanbul’da Yaşama Sanatı ve Boğaziçi’nde Kırk Yılım kitaplarına ayrı bir değer verirdi. Okunduğunu bildikçe mutlu olurdu. Listeler yaptırırdı. Hangi mevsimde hangi parklar gezilir? En güzel erguvanlar nerededir? Nerelerin salkım söğütleri meşhurdur? Balığa gidilip balıksız gelinince ahaliye nasıl falso verilmez? Bu kitapların nasıl kitaplar olduğunu okuyanlar bilir. Her satırında bir sokak, bir mahalle, bir park, bir bahçe bulursunuz ve elinize alıp İstanbul rehberi gibi okuyarak İstanbul’u gezmelisinizdir. Evinizde okuyup sonra kitaplığa kaldıracağınız cinsten değildir bu kitaplar.

Vefatından iki hafta önce bana merhum Emin Işık Hoca’nın Selçuk Eraydın’a yazdığı mektubu göndermişti. O mektup Hocamızın kişisel sayfasında da bulunuyor ve öyle cümleler vardı ki içinde bir dost, bir dosta daha güzel muhabbet duyamaz derdiniz okuyunca: “Seni çok sevdiğimi biliyordum. Sen de bunun farkındaydın. Ancak ben seni bütün bu güzel hallerinin, eşsiz hasletlerinin ötesinde daha derin duygularla sevdim. Sen de biliyorsun ki bu saydığım meziyetler iki insanı dost yapmaya yetmez. Gönülden gönüle akan meveddet ırmakları olmadıkça insanlar birbirlerine dost olamazlar. Bana sorarsan iman gibi, hidayet gibi dostluk da kalplerimizi kudret parmakları arasında teşbih gibi çeken ilahi iradenin eseridir. ‘Vedud’ isminin tecellisiyle meydana gelir. Sevmek de sevmemek de kulun elinde değil, kişi ile kalbi arasında giren Allah’ın iradesiyledir. İlahi iradenin böyle tecelli etmesi için ‘nefs-i emmarenin’ aradan çekilmiş olması lazım. Evet, aynen böyledir. Çekilirsen aradan, kalır seni Yaradan.”

İşte bu mektupla Halûk Hocam “meveddet”i anlatmıştı. Ben de ondan “Hocam, lütfen beni sevmeyi bırakmayın, uzağınızda kalsam da.” diye istirhamda bulunmuştum. O ise “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurmuştu. İşte bu konuşma ondan bana kalan son hazine oldu.

Haddimi bilmem gerektiğini aklımda tutarak söyleyebilirim ki ömrünü dizinin dibinde geçirmiş pek çoğu gibi ben de Halûk Hocamı yukarıdaki mektuptan alıntıladığım gibi öyle sevmiştim. Estağfirullah; bir dost gibi değil. Bir hoca gibi, baba gibi, ağabey gibi. Öyle ki o beni benden çok düşünür imiş. Yanından ayrılırken “Ben artık yaşlandım. Dağ, bayır gezeceğim. Siz istikbalinize, kariyerinize bakın.” demişti. Beni gönül güzelliğiyle uğurlamış ve fakat elini üstümden hiç çekmemişti. Bir yerde konferansı, konuşması, toplantısı olduğunda çağırmayı ihmal etmemiş, büyükleri sıralara oturtup küçükleri kürsüye çıkardığı Anadolu Tarih ve Kültür Birliği Buluşmaları kapsamında düzenlediği gezi ve programlara davet ederek şereflendirmişti. 

Bugün babacığının ve kardeşinin elleriyle defnedilen, toprağın sarmaladığı, merhume annesine kavuşan sevgili Töre ve o elim kazadan ağır yaralı kurtulup bir, iki ay içinde gözlerini açan, şu anda sağlık durumu iyiye giden Halûk Hocamızın yetiştirdiği bir hukukçu olan Ferhat ile de bu programlar sayesinde tanışmış idik. Ferhat ile arkadaş olduktan sonra birbirimize Halûk Hoca bizden nasıl bahsediyor diye sorar, kendi aramızda gururlanırdık. “Ne diyor benim için?” “İşte, Esra’ya sor, o bilir diyor.” “Peki benim için ne diyor?” “A, aynı. Ferhat’a sor, o mutlaka bilir.” Gülüşmeler, sevinmeler…

Töre de tıpkı Halûk Hocamızın “gele bir devr bu Halûk’u yad eyleyeler” mesajına benzer veda gibi bir paylaşım yapmıştı kazadan kısa bir süre önce: “Şimdi güvercinler geçer üstünüzden / Selamsız, kavgasız, Töre’siz.” Töre, bir güvercin gibi gülen yüzüyle Rahmet-i Rahman’a, annesine, Hocasına kavuştu. Rabbim tedrisatının Hocasının dizinin dibinde, cennetin en güzel köşesinde sürmesini nasip etsin.

Halûk Dursun’un söylediği tek bir cümle bile siyasi bir slogan olmamıştır. Kendileri siyaset üstü bir figür idi ve bundan kendisi de gurur duyardı. Görevlerinde, ki son olarak Bakan Yardımcılığı sürecine şahit oldum, eski yeni, sağcı solcu, bütün siyasi görüşlerin mensuplarından tebrik telefonları aldı. Randevu talepleri oldu. Ardı arkası kesilmeyen çiçekler geldi. Hiç kimse Halûk Dursun’u bir partinin ya da hükümetin göbeğindeymiş gibi görmedi. O kendine has, sevdiği tabirle nev-i şahsına münhasır, toplumun tüm kesimlerine hitap eden, herkeslerce sevilen ve sayılan, samimiyetine ve kaygılarına inanılan bir devlet adamı oldu. “Demek ki toplumun her kesimine dokunabilmişiz.” dedi.

İşte bunu o gün o kazada yanı başından olan bu iki gençten anlıyoruz. Biri milliyetçi bir Türk, diğeri vatanperver bir Kürt olan iki genç, Anadolu’da Tarih ve Kültür Birliği gayesiyle bu devletten tek bir kuruş almadan tamamen gönüllük esasına dayalı olarak biri sağında, diğeri solunda Halûk Hocalarıyla karış karış bu topraklarda tesis ve idame ettirilmesi gereken kardeşliği milletimize aşılamak için çalıştılar. Biz onların haklarını ödeyemeyiz. Töre’nin gıyabında “helal olsun” dedik Pazartesi günü. Asıl Töre bize hakkını helal etsin. Ferhat bize hakkını helal etsin.

Halûk Hocamız öyle güzel bir evlat yetiştirmiş ki Galatasaray Lisesi’nde düzenlenen törende tüm metaneti ve olgunluğuyla kürsüye çıkıp kalabalığa şöyle hitap etti: “Üzülmeyin. O gençlerin üzülmesini değil çok okumasını, çok gezmesini, okuyarak gezmesini isterdi.” Prof. Dr. Halûk Dursun’un anısını yaşatmak ancak onun değerlerine sahip çıkmak, öğretilerini takip etmek ve çizdiği yolda ilerlemekle mümkün olabilir.

İşte Halûk Hocamızı anmak için yine haddim sınırlarında kalmaya gayret ederek bir, iki düşüncemi naçizane arz etmek istiyorum.

İlki, sevgili Hocamızın dilinden düşürmediği müzeler ve Müzekart’a ilişkin. Gerek bakanlıktaki görevinde gerekse öncesinde MüzeKart’ın adeta fahrî halkla ilişkiler sorumluluğunu üstlenmişti. Hatta flört çağındaki genç kızlara, erkeklere kredi kartından önce MüzeKart’ınız var mı diye sormaları gerektiğini şakayla karışık tembihlerdi. Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Prof. Dr. Halûk Dursun’un anısına özel bir MüzeKart tasarımı / edisyonu ortaya koymasının çok anlamlı olacağını düşünüyorum.

İkincisi Halûk Hocamızın gençlerle her buluşmasında zikrettiği ve Ali Fuad Başgil’in aynı isimli kitabından mülhem “Gençlerle Başbaşa” isimli kitabının hazırlanması için bir gönüllüler grubunun bir araya gelmesi. Zira, Hocamız ile Başbakanlık’ta çalışırken ta o zamandan bunun büyük bir arzusu olduğunu bizzat zikretmişti ve ufaktan çalışmalara da başlamıştık. Sosyal medya hesaplarında yayınladığı yazılarından yalnızca gençlere hitap edenlerin bir araya getirerek gençlere özel bir kitap çıkarmak istiyordu. Kitabın adına dair iki düşüncesi vardı: Gençlerle Başbaşa yahut Halûk’un Defteri.
Üçüncüsü ise Hocamızın son nefesini verdiği ve “Beni seven peşimden gelsin.” dediği o topraklarda, hayatında en sevdiği mekân olan kütüphanelerde adının yaşatılması. Bununla ilgili olarak gönüllüsü olduğum HEMPA Çocuk Derneği ile bir girişimde bulunduk ve Van, Erciş’teki Cumhuriyet Ortaokulu’na Prof. Dr. Halûk Dursun Kütüphanesi kuracak ve onun en çok tavsiye ettiği yazarların kitaplarıyla donatacağız. 

Ben Prof. Dr. Ahmet Halûk Dursun’u anlatmayı tamamlayamam. Kimse bunu yapamaz. Bunca zaman yandım, “keşke” dedim ve yanarken de haddimi bilmeye çalıştım. Dileğim odur ki Halûk Hocamıza ve onun yoluna gönül vermiş kimseden olumsuz bir tepki alacak tek söz etmemişimdir. Sürç-ü lisan ettim ise affola.

Halûk Hocam, en sevdiğiniz veda ile: Devletle, saadetle…

Rahmetle… 

Not: Daha önce de Halûk Dursun Hocamızın sohbetlerinden derlediğim yazılara sayfalarını açan Dünya Bizim’e teşekkürlerimi sunarım.

Esra Öztürk

Yayın Tarihi: 30 Ekim 2019 Çarşamba 13:00 Güncelleme Tarihi: 30 Ekim 2019, 10:49
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
z.arslan
z.arslan - 2 yıl Önce

Meryem Sûresi 96.Ayet
"iman edip salih amel işleyenler için Rahman, (gönüllerde) bir sevgi yaratacak (sevdirecek / sevgi ile kuşatacak"

Zehra Kablan
Zehra Kablan - 2 yıl Önce

Çok güzel ifade etmişsiniz, Haluk hocayı sevmek gerçekten bir ağabeyi bir babayı sevmek gibiydi. Zaten o yüzden hala üzgünüz. Hocamızın da Töre' nin de mekanı cennet olsun.

Bayram
Bayram - 2 yıl Önce

Hocamız ve kızımız için Allah'tan rahmet dilerim. Esra hanımın da gönlüne sağlık

banner26