İstanbul’un üçüncü havalimanına kavuşmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk Havalimanı’nın bir “millet bahçesi”ne dönüştürüleceği müjdesini verdi. O gün bugündür “millet bahçesi” herkesin dilinde. Peki nasıl bir millet bahçesi olmalı?
Kültür ve Turizm Bakanlığı eski müsteşarı ve tarih profesörü Ahmet Haluk Dursun, millet bahçesi projesi için yıllarını vermiş, projenin hayata geçmesi için fikir işçiliği yapmış ve devletin tepesine bıkmadan usanmadan telkinde bulunmuş bir isim. 23 Haziran Cumartesi günü Topkapı Sarayı’nda “Bana Gülhane’ni Söyle” başlıklı bir konferans verdi. Konuşmasında millet bahçesinin inceliklerini kültürden geleneğe, tasavvuftan tarihe pek çok boyutuyla ele alarak lezzetine doyum olmaz bir üslupla anlattı.
Ben de Gülhane Parkı’ndan mülhem bu ideal millet bahçesi tasavvurunu Prof. Dr. Haluk Dursun’un söyleşisinden aldığım notlarla aktarmayı vazife edindim.
Millet bahçelerini sürdürülebilir kılmak
Haluk Hocam diyor ki kültürü ele alırken müdavemet sahibi olmak lazım; yani şartların ve pozisyonların değiştiği bir dönemde "sürdürülebilirlik" üzerinde durmak lazım. Ve başlıyor: Millet bahçelerini sürdürülebilir kılmak için evvela süregelen misallerine bakılmalı: Gülhane. Gülhane ve İstanbul arasında bir bağ vardır.
Gülhane’de bir gül (çiçek) var bir de hane vardır. Hane nerden, neden gelmiştir? Fabrikasyonun karşılığıdır hane. Yani sadece gül yetiştirilmez, ayrıca imalat da yapılır. Peki sarayda gülden mamul üretmek nereden çıkmıştır? Osmanlı döneminde sarayda reçellik, şerbetlik güller yetiştirirler ve bunları üretirlermiş ama esas esbab-ı mucizesi; gülün Hz. Muhammed’in (sav) temsili olması imiş. Ve dahi İran'da gül cinsine Muhammedî denilir.
İlki su-i misal olursa hepsi öyle gider
“Millet bahçesinin nasıl olması gerekir? İçi nasıl doldurulacaktır?” Haluk Dursun Hocamız, bu sorulara Gülhane üzerinden cevap bulunabileceğini söyledi. Millet bahçeleri, Atatürk Havalimanı’nın dönüştürülmesiyle sınırlı kalmayacak. Türkiye’nin dört bir yanına millet bahçeleri kurulacak. Bu yüzden en büyük örnek önemli çünkü “ilki su-i misal olursa” diyor Haluk Hoca, “hepsi öyle gider”. Gülhane hasen olanı. Gülhane'de neler var ve millet bahçelerinde neler olmalı? Bakalım.
Servisiz bir millet bahçesi olmaz
Florada üç tane bitki vardır ki diğerlerinden farklı, klasmanın üstünde ve ötesindedir. Lale daima gündemdedir. İkinci bitki güldür. Üçüncüsü gariptir ki servi ağacıdır. Servisiz bir millet bahçesi olmaz. Çünkü dikilen ve bilinen ağaçlar kültürel bakışı ortaya koyar.
Servi tek başına olduğu yerde bir güzergah oluşturur; bir yol gibi sizi bir yere götürür; ahirete. Servi ağaçlarının sarayda olmasının nedeni şudur: “Hükümdarlık da yapsan bu yolun sonu ahiret yoludur.” Yani servi, bir ikaz mahiyetinde bu hatırlatmada bulunur. Elifî servi, gönül servisine dönüştürülmüştür. Divan edebiyatında da sevgili, servi ile karşılık bulur.
Bunların yanında dünya ve ahiret dengesini sağlamak için, kapı önlerine konan ise çınar ağacıdır.
Bu dört bitkiden ilk üçü İlahi, sonuncusu dünyevidir.
“Yeşili, suyu, gölgeyi buldu. Sonra bu aziz millet ne yapacak?”
“Bir de millet bahçelerinin ‘millet’ine bakmak lazımdır.” diyen Haluk Dursun, bu aziz milletin hareket halinde olmayı sevdiğini belirtti. Bu milletin yazlık ve kışlık yaşamları vardır. Değişen en büyük fark, yaz gelince sahile değil yaylaya çıkar. Şehir içinde; boğaz ise, rüzgar varsa hoşlanır. Uzaktan bakar, tuzlu suya girmez. Bizim insanımız gölgelik ağaçları sever.

Bir de bahçeyi sudan ayırmak mümkün değildir. Bu aziz millet su sever. Fakat durağan su değil; akarsu, şelale. Yaylada dere kıyısı, kaynak kenarı...
Yeşili, suyu, gölgeyi buldu. Sonra bu aziz millet ne yapacak?
Ruhunu doyuracak.
Bunun için ibadethane lazımdır ama böyle açık alanlara cami yapılmaz. Küçük mescitler yapılır. Namazgah yapılır. Mesela Diyarbakır’da TOKİ konutları çevresel nedenlerle yıkıldı ama yerine Dicle Vadisi Camii yapıldı ama oradaki gerdanlık gibi görünen on gözlü köprünün seyran güzelliğine set oldu. Bir köyün delisinin çıkıp neyin nerde olmaması gerektiğini söylemesi lazım. Nasıl Dicle Vadisi Camii’nin on gözlü köprünün göz güzergahında olmaması gerekiyordu ise, diğer millet bahçelerinde de büyük camiler yer almamalıdır.
Özel bahçelerde çınar olmaz
Olmaması gerekenlerden biri de çınar ağacıdır. Özel bahçelerde çınar olmaz; has bahçelerde ve devlet bahçelerinde çınar olur. Çünkü çınar heybettir, kudrettir, güçtür, devlettir.
Topkapı Sarayı bahçesinde bir bitki vardır; asma. Olmazsa olmaz. Üzüm bahçesiyle kuşatılmış köşk bahçeleri vardır sarayda. Hem dünyevi olarak gözü doyurur ihtişamıyla hem de ihtiyaç karşılar.
Mevleviler aşkı ahirete sardırır
Bahçenin su ve ağaç dışında bir şartı vardır: Koku. Şiirden ve kültürden anladığımıza göre millet bahçesi geleneğinde mis zambağı vardır. Şimdi zambak yerine Lilyum Candidum adı verilen, Madonna da denilen bir türden istifade ediliyor. Tıpkı Gül-ü Muhammedî atfı gibi Lilyum Candidum da Meryem Ana’ya atfedilir.
Mis zambağı yani akzambağın ikizi leylaktır. İkisi de kokuludur.
Çiçekler her yerde kendine ayrı bir anlam yaratır. Mevleviliğin de çiçeği vardır. Ağacı ise mor sarmaşık; ışık, aşk yapan çiçektir. Sarılmazsa düşer. Her yere sarılır mor sarmaşık. Mevleviler mor salkımı servi ağacına sardırır. Yani aşkı ahirete sardırır.
Gül Konfederasyonu’nda maalesef Türkiye yok
Haluk Dursun, gülün sonsuz çeşidiyle bir kültürü olduğunu söyleyerek konuşmasına devam etti. Örneğin dünyada gül meselesi dernekleşmiştir. Fransa’da Gül Cemiyeti teşekkül edilmiştir. Her şehirde şubeleri var. Gülün merkezlerinden biri Lyon’dur. Belçika’da 1870 yılında gül bahçeleri kurulmuştur.

1899’da ise gül bahçeleri dernekleşmiş ve konfederasyonu kurulmuştur. Bu yapının altında 2900 farklı cins gülden söz ediliyor. 4000 dönümde toplam 15.000 güle bakılıyor. Bu uluslararası yapıya 40 ülke kaydolmuş ama maalesef Türkiye aralarında yok.
Bizde göl yoktur, çünkü durağanlık yoktur
Su. Gül. Göl. Bir yere bir park tasarlanırken hemen plana bir göl dahil edilir oysa bizde göl yoktur. Durağanlık yoktur. Mesela Çağlayan adında semtimiz vardır bizim. Eskiden orada çağlayan ve etrafında sadabat vardır. Çünkü su dediğin durmaz. Çağlar. Kaskat, şüt olacak ses çıkacak, düz değil de üstünden atlayacak.
İki meyve ağacı bahçeye sokulmaz
Bir millet bahçesinin olmazsa olmazı meyve ağaçlarıdır. Evvela nar; çok dekoratiftir, ilahidir, bereketlidir. Vişne, badem...
İki meyve ağacı ise bahçeye sokulmaz; bahçenin en uzak yerine konulur. Bunlardan biri duttur, diğeri incirdir. Çünkü bunlar yere dökülür, şiresi çıkar ve bu meyvelerin başka taliplileri gelir.
Bahçeler bazen de ağaçsız olur. Mesela Çemenzar, çayır başıdır. Bizde bahçe denilince seyran bağları da akla gelmelidir. Seyran ve bağ... Seyredecek, görecek, görüşecek. Diyarbakır’ın mesela sadece Bağlar diye bir ilçesi var. Adı öylesine Bağlar konmamıştır.
Hikaye bahçede başlar
Atatürk Havalimanı’nın millet bahçesine dönüştürüleceği açıklandığından beri New York’taki Central Park'ı anıp duruyoruz. Central Park; yani merkez bahçesi. Neden merkez bahçesi? Çünkü kadim gelenekte önce bahçe kurulurdu şehirden önce. Şehir ise bahçenin etrafına kurulurdu. Hz. Adem ve Hz. Havva bile önce bahçede idiler. Hikaye bahçede başlar.
Bahçelere gitmek lazımdır. Mesela Fenerbahçe’ye bahçeliğinden ötürü giden kaç kişi var? Oysa düşünün; Bizans İmparatoru Jüstinyanus, Theodora ile evlenince Fenerbahçe’ye büyük bir sayfiye yaptırmıştır ve Fenerbahçe onların seyran yeri olmuştur. Osmanlı döneminde Kalamış diye bilinen Fenerbahçe; narlı, bademli, kocayemişli, defneli bir afettir. Kanuni Sultan Süleyman, Fenerbahçe’ye feneri 1562’de yaptırmıştır. Kanuni için de Fenerbahçe, gidip seyirlere daldığı bir yer olmuştur. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde Fenerbahçe’den “Cümle dilberan ve uşşâkan-ı sâdıkan'ın deniz melekleri gibi yüzdüğü bir körfez içre beyaz kumsallı bir belde” şeklinde bahseder.

250. yılını kutlayan bahçe
Bahçe köklü olmalıdır, kadim olmalıdır. Bahçeliği elinden alınmamalıdır. Mesela Londra’da UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Kew Gardens geçtiğimiz yıllarda 250. yılını kutladı. Bahçe ne demek istiyor bu kutlamayla? “Bakın, bana dokunmadılar. Ben hala bahçeyim.” İngiliz yazar Virginia Wolf'un Kew Gardens adını taşıyan bir kitabı da vardır. Bağları, bahçeleri edebiyata aktarmak nefeslerine nefes katar.
Millet bahçelerimizi zevki, zarafeti bilen birinin yapması lazım
Tüm bu inceliklerin yanında aslında en önemlisi millet bahçesini kimin yapacağıdır çünkü aslan yattığı yerden belli olur. Bu noktada Prof. Dr. Dursun, İstanbul’un eski Belediye Başkanı Dr. Cemil Topuzlu’nun başkanlığa getirilişiyle ilgili anekdotu anlatıyor: “1900'lerin başında Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Çiftehavuzlar'da bahçesi muhteşem bir köşk görür ve hayran kalır. Etrafta sorar, soruşturur. ‘Bu ev, bu bahçe kimin? Kim yaptı?’ Bir doktorun derler. ‘Çağırın o doktoru, gelsin.’ der. Yapanın Dr. Cemil Topuzlu olduğunu öğrenince de ona Şehreminilik teklif eder. Çünkü bir belediyecinin evvela kendi evinin güzel olması lazımdır. Gülhane Parkı işte böylelikle Dr. Cemil Topuzlu’ya yaptırılmıştır.”
Millet bahçelerimizi de zevki, zarafeti bilen birinin yapması lazım; alelade bir peyzaj mimarının değil çünkü tahayyül ve tatbik ayrıdır.
Kimler müzeci olabilir?
O gün Allah’ın sevgili kuluydum ki konferanstan sonra sarayın nimetleriyle de gıdalanmak nasip oldu. Prof. Dr. Dursun’un tabiriyle “Dört profesör, iki müze başkanı, bir müze müdürü, 3 tarih öğretmeni ve Musahibandan Haluk Efendi ile Saray Musahabesi" eyledik bir de.
Topkapı Sarayı Müze Başkanı Prof. Dr. M. Sabri Küçükaşçı, Müze Müdürü Ayşe Erdoğdu, Prof. Dr. Ali Satan Hoca ve diğer hocalarımızla, müdüriyet odasında Haluk Hocamızın “kimler müzeci olur?” tartışmasını dinledik.
Müzeci olmak isteyen evvela arkeoloji okuyacak, çalışacak...
Haluk Hocam der ki “Müzeciler çoğunlukla kadın olmalı. Evinizden pay biçin? Bütün eşyalara, vitrine, biblolara, kristallere en çok ihtimamı kadınlar göstermez mi? Çiçeklere en güzel kadınlar bakmaz mı? En hassas, en korumacı kadınlar olmaz mı?” Müzeciler kadın olursa müzeler çok güzel olur çünkü kadınlar daha duyarlı, daha korumacı ve daha estetik duygulara sahiptir. Ve “bu işler gönül işidir” diyor Hocam; mesela kendi kızına işi öğretmek için Orhun Kitabeleri civarına kamp kurmuş.
Hülasa, her işi o işin ehline vermek lazım. Gönülsüz iş güzel olmaz. Hayalsiz tatbik güzel olmaz. Tahayyülün de bir ehli vardır. Su-i misal misal olursa ipin ucunu yakalamak imkansızlaşır. Gülhane kadar göze, gönle hitap eden millet bahçelerimiz olsun diye evvela güzeli hayal edebilen bir tasarımcı, tahayyülü tatbik edecek bir peyzaj mimarı olmalı. Ve bir de mutlaka saksıdaki çiçeği koklarken bile gözlerini kapatıp kokusunda kaybolacak kadar çiçekleri seven, gülleri öpen, yaprakları okşayan incelikte bir kadın eli değmeli millet bahçelerine...
Esra Öztürk





