Aşk dediğin, dile gelen bir söz değil, varlıktan koparan bir ateştir. “Seni seviyorum” diyen dil çoktur; lakin o sözün ağırlığını taşıyacak bir kalp az bulunur. Çünkü bu söz, söylendiği anda sahibini Hak katında bir davaya çağırır. Bu dava, kuru bir iddia değil; can ile, sabır ile, teslimiyet ile ispat ister.
Allah Azze ve Celle kulunu imtihan eder; fakat bu imtihan, insanların kurduğu gibi değildir. Ne yazılıdır ne sözlü… Ne vakti bellidir ne de soruları açıktır. O, kulunu en çok bağlandığı yerden yoklar. Çünkü kulun dili değil, kalbi konuşur; kalp ise en çok neye bağlıysa orada ortaya çıkar.
Kul “Seni seviyorum” dediğinde, Hak ona bakar ve der ki: “Öyleyse, benden başka neye dayanıyorsun?” İşte o anda imtihan başlar. Sevdiklerinden eksilir, güvendiklerinden sarsılır, alıştıklarından koparılır. Bu, bir ceza değildir. Bu, arındırmadır. Çünkü aşk, ortak kabul etmez.
İşte o an kulun hakikati ortaya çıkar. Acı kapıya dayandığında dili ne söyler? Kalbi nereye yönelir? Eğer kul, başına geleni Hak’tan bilir ve teslimiyetle boynunu bükerse, işte o zaman aşkın eşiğine yaklaşır. Lakin feryat edip isyana meylederse, henüz iddiasının gölgesinde dolaşıyor demektir.
Bu noktada Hazreti Mevlânâ’nın sözü bir tokat gibi iner kalbe:
“Evladım, sen odun musun ki kırılınca ses çıkarıyorsun?”
Bu söz, bir azarlama değil; bir uyanıştır. Çünkü aşk, kırıldıkça sessizleşmektir. Yanarken şikâyet etmemektir. Ateşin içinde bile “O’ndan geldi” diyebilmektir.
Hak, kulunu bir defa değil, ömrü boyunca sınar. Bir imtihan biter, diğeri başlar. Kul geçerse yakınlık artar. Geçemezse kapı kapanmaz. Zira O, affedicidir. Affetmeyi sever. Bu yüzden kul kaçsa da, imtihan onu bırakmaz. Aynı ders, başka suretlerde yeniden gelir. Ta ki kul, hakikati anlayana kadar.
Aşkın bir başka yüzü de kıskançlıktır. Allah, kulunun kalbinde kendisinden başkasına yer kalmasını istemez. Bu yüzden bazen alır. Kulun en çok sevdiklerini alır. Dayandığı dalları bir bir kırar. Ta ki kul, yere değil, göğe tutunsun. Ta ki kul anlasın: “O’ndan başka sığınak yoktur.”
Bu sır, en açık hâliyle Peygamber Efendimizin hayatında tecelli etti. Daha bebekken babasız kaldı, çocukken annesiz, gençliğinde dedesiz… Bu yalnızlık bir eksiklik değildi; bu, doğrudan doğruya Hak’ka bağlanmanın terbiyesiydi. Çünkü Allah, en sevgili kulunu bile kendisinden başkasına yaslanır hâlde bırakmadı.
İnsanlar bilsin diye: Bu dünyada ne sevilenlere kalıcı bir mutluluk vardır ne de sevenlere. Dünya fanidir. Onun verdiği sevinç de acı da gelip geçicidir. Kalıcı olan yalnızca O’dur.
Aşkın nihayeti bu dünyada değildir. Burada olan, sadece hazırlıktır. Asıl kavuşma, perdeler kalktığında gerçekleşir. Kul, Rabbine vardığında… işte o zaman bütün ayrılıklar biter.
O gün, gerçek düğün günüdür.
O gün, vuslatın adıdır.
O gün, “Şeb-i Arûs”tur.
Ve o vakit kul anlar: Bu dünyada yaşadığı her acı, aslında o büyük kavuşmanın davetiyesiydi.
Ya Hayy…