banner17

İsveçli güzel bir Müslüman düşünür: Tage Lindbom

Şazeliyye tarikatına intisap edip İslam ile şereflenen Tage Lindbom, gelenekselci okulla yakın ilişkiler içerisinde oldu ve gelenekselci görüş çerçevesinde çeşitli eserler kaleme aldı. Zeynep Hafsa Aström yazdı.

İsveçli güzel bir Müslüman düşünür: Tage Lindbom

Kurt Almqvist’le ilgili haberimizin ardından, Almqvist’le benzer tecrübeler yaşayan Tage Lindbom’dan bahsedelim istiyoruz bu sefer.

Tam ismiyle Tage Leonard Lindbom, İsveçli bir tarihçidir ve 1909’da Malmö’de dünyaya gelmiştir. Sendikacılık hareketinin oluşumu ve erken dönem sendikacılık tarihine dair hazırladığı doktora tezini 1938 yılında Stockholm Üniversitesi’nde sunduktan sonra aynı yıl, İşçi Hareketi Arşiv ve Kütüphanesi’nin başına getirildi. Bu görevi 1965 yılına değin sürdürdü. Söz konusu görevinin ilerleyen dönemlerinde Şazeliyye tarikatına intisap edip İslam ile şereflendi. O da tıpkı Almqvist gibi İsviçreli sûfi mürşid Frithjof Schuon aracılığıyla gelenekselci okulla yakın ilişkiler içerisinde oldu ve gelenekselci görüş çerçevesinde çeşitli eserler kaleme aldı.

Lindbom’un eleştiri yönelttiği hususlardan biri Fransız devrimidir

Lindbom’u tanımak ve tanıtmak adına eserlerine daha yakından bakalım istiyoruz. Yukarıdaki girişten de anlaşılacağı üzere Lindbom kendini ilkin sol görüşlerin etkisine kaptırmıştır. Bu konuda doktora tezi de dahil olmak üzere ciddi araştırmalarda bulunmuş ve ilgili yerlerde görev de almıştır. Fakat zamanla bu görüşü sorgulayıp ona karşı kendini yeniden konumlandırmıştır. Editör Gunnar Unger’in konuyla ilgili makalesine göre Lindbom’un dönüşümü hakkındaki işaretler ilkin 1951’de basılan “Efter Atlantis” (Atlantis’in Ardından) isimli kitabında bulunabilir. Lindbom bu kitapta şu sonuca varır: “Modern toplumda demokratik yapı ve ruh içerisinde bir sosyalizasyon mümkün değildir.” Lindbom’un bunun yerine önerdiği rejim, şimdiye değin görülmemiş bir güç-merkeziyetçi (maktcentralistisk) rejimdir. Bu görüşün detaylarına aşağıda değineceğiz.

Fakat Unger’e göre Lindbom’un dönüşümünü en çarpıcı şekilde yansıtan eseri, 1962 tarihli “Sancho Panzas väderkvarnar”dır (Sancho Panza’nın Yeldeğirmenleri). Bu kitapta Lindbom, eleştirisini demokratik toplumun temellerine yöneltmekte ve liberalizmle sosyalizmin iflasına işaret edip Fransız devriminin besleyip büyüttüğü eşitlikçilik fikrinin Batı kültürünü hasara uğrattığını iddia etmektedir. Unger, Lindbom’un eleştirdiği şeylere alternatif olarak Fransız devrimi öncesine değil reformasyonun da öncesine gittiğini ve modern zamanın eksikliğinin sosyal değil metafizik olduğunu iddia ettiğini dile getirir. Lindbom’un nihai reçetesi Gudsstat (Tanrı Ülkesi) diye tabir edilen kavram olmakla birlikte içeriği detaylı bir analize muhtaçtır.

Yukarıda zikredilen eserlerinden de anlaşılacağı gibi Lindbom’un eleştiri yönelttiği hususlardan biri Fransız devrimidir. Nitekim buna dair kaleme aldığı müstakil bir makale de mevcuttur. Lindbom, “1789: Dream and Reality” (1789: Hayal ve Hakikat) başlıklı makaleye şu çarpıcı tespitle başlar: Fransız devriminin her şeyden önce iddia ettiği temel yeni düzen, insanın egemenliğidir (sovereignty of man). 1789 öncesi tarihin, Batı’nın sekülarizasyon sürecine işaret ettiğini vurgular. Zira Ortaçağ skolastisizminde insanın varoluşuyla birlikte kalp gözü denilen bir bilince sahip olduğu varsayılmaktaydı. Kalp gözü (the mind’s eye), bâtınî manevî bir nurdur ve sekülarizasyon, aklın bilgi kaynağı olarak kabulüyle bunun zayıflamasına yol açmıştır.

Hayatın bilimsel olarak incelenmesi, giderek daha az bir şekilde Allah’ın tasarrufunca bir düzene göre yönetildiği varsayılan dünyaya dair insanın bilgisinde açığa çıkan boşluğu doldurmak için güçlü bir araç haline gelmiştir” şeklinde bir başka önemli tespitte bulunur Lindbom. Ardından da sekülarizmin iki can damarını zikreder: Rasyonalizm ve duyumculuk (sensualism). Bu ikisi özde ne kadar farklı olsa da ortak bir paydaya sahiptirler Lindbom’a göre: İktidar açlığı.

İnsanın kainat düzenine tacizi asla dıştan başlamaz

Lindbom, yukarıda özetlenen makalede yer alan modern düşünce ve hayat kurgusunun karşısına F. Schuon’u ve onun fikirlerini önemli bir alternatif olarak ortaya koyar. Bunu yapar, zira 1998 tarihli “F. Schuon and Our Times” (F. Schuon ve Günümüz) başlıklı makalesinde, Schuon’un dünya hayatının, insanın yeryüzündeki hükümran güç olduğuna dair neredeyse sarsılmaz bir iddia aracılığıyla sekülarizasyonun Batı medeniyetinde zafer naraları attığı bir döneme denk düştüğünü belirtir. Ona göre, rasyonalizmin yol gösteren ışığı altında mantık, yapısal analiz ve emprisizm ile desteklenmiş, ayrıca nedensellik fikriyle (conception of causal nexus) yakından ilgili olan pozitivist profan bilim kendi haçlı seferini gerçekleştirmektedir. Bu rasyonel akıma paralel olarak duyumculuk nehri akmakta ve iyi bir hayat, çatışma olmadan güvenlik ve “mutluluk” için gayret sarf etmektedir.

Bir önceki makalede açıklanan iki sekülarizasyon damarının, rasyonalizm ve duyguculuğun detaylarına inilmektedir böylece. Öte yandan, Schuon’un mesajını şu kelimeyle özetler Lindbom: Mutlak (Ultimate). Söz konusu Mutlak’ın üç özelliği olduğunu belirtir: Tamamıyla değişmezdir, hakikattir ve hiyerarşiktir.

1975 tarihli “Virtue and Morality” (Fazilet ve Ahlak) isimli makalesine ise şu önemli tespitle başlamaktadır Lindbom; insanın varlığındaki her kriz (dini, ahlaki, sosyal ya da politik), kökeninde, insan ve kainat düzeni arasındaki dengenin kopmasını barındırır. İnsanın kainat düzenine tacizi asla dıştan başlamaz, aksine insanın ruhunda açığa çıkar. Çünkü kainat düzenindeki denge, ne dış kurallardan ve standartlardan ne de ahlaki ve sosyal fiillerden gelir: kişinin içsel durumu ve içsel emniyeti (certainty) aracılığıyla sağlanır. İçsel emniyet, kişinin yeryüzündeki hilafetinin Yüce olanın iradesine bağlı ve onunla sınırlı oluşuna dairdir. Bu tür bir içsel emniyet halinde kişi, iman kelimesinde vurgulanan her şeye sıkıca sarılmaya dair iradi çabayı Allah’ın değerlendireceğine güvenerek herhangi bir zarara yol açmaksızın dış dünyaya salınabilir. Kanımızca, böylesi bir açıklama, teslimiyet/müslümanlık ile elimizden, dilimizden kimsenin zarar görmemesi ilkesi arasındaki ilişkiyi çok güzel bir şekilde ilişkilendirmektedir.

Aynı makalede Lindbom, manevi hayatını doğru biçimde şekillendirmeyi amaçlayan kişinin iki kriteri takip etmesini salık verir: Sıkı sıkıya bağlı olma (orthodoxy) ve fazilet (virtue). Fazileti ise şöyle tarif etmektedir: İlahi mükemmellik (divine perfection) ile insan hayatının buluşma noktası. Lindbom’un fazileti bu şekilde tarif etmesi, kanımızca kelimenin kökü olan fazl’ın ‘artmak, fazlalaşmak, meziyet sahibi ve üstün olmak’ gibi anlamlarıyla ilişkilidir. Zira en fazla, en üstün olan Allah’la buluşma sayesindedir ki insan şu dünya hayatında artabilir, daha fazla meziyet sahibi olabilir. Bu ise fazlın bir diğer anlamı olan lütuf ve ihsanın Allah’tan insana doğru akımıyla gerçekleşir. Ancak bu sayededir ki insan O’ndan aldığını diğer varlıklara yansıtır. Tıpkı devran eden bir derviş gibi sağ eliyle yukarıdan aldığını sol eliyle aşağıya intikal ettirir.

Lindbom, fazilet bağlamında Schuon’a atıfla üç önemli noktayı belirtir: Tevazu (Allah nezdinde her daim hiçliğinin farkında olmak), hayırseverlik (‘Ben’ ve ‘Sen’ arasındaki sınırları aşan manevi bir tavırdır) ve doğruluk (kısaca doğruyu sevmedir). İlk iki unsur birbirlerini karşılıklı beslerken egoizmi yok eder. Doğruluğun göreviyse faziletli çabayı tehdit eden “öznel”i düzeltmek ve nesnel hale getirmektir. Bu noktada Lindbom moraliteyi faziletten farklı ve daha alt seviyede tanımlarken onun bu sebeple fazilete tabi olması gerektiğini iddia eder. Çünkü o mükemmel olmayan, parçalı, ayrıştırıcı ve çelişkilerle doludur. Bu, seküler anlamdaki moralitenin neden yetersiz olduğunu da açıklamaktadır. Çünkü fazilete ve dolayısıyla daha üst bir yapıya bağlı değildir.

Kur’ân notları

Lindbom'un dikkat çeken bir başka çalışması, Radioislam için hazırladığı Kur'ân notlarıdır. Lindbom'a göre İslam'a manevi gücünü ve onun takipçilerine de kimlik bilincini veren Kur'ân'dır. Bu sebeple, İslam'la buluşma Kur'ân aracılığıyla olmalıdır.

Lindbom Allah'ın, herşeye kadir olduğunu yaratma biçiminde ortaya koyduğunu ve Allah'ın kendi yarattığından ayrılmış olmadığını dile getirir. Bu, Kur'ân'ın Batı ile karşılaşmasında önemli bir unsurdur çünkü Batı'nın ortaçağında şu felsefi nominalizm Hristiyan teolojiye nüfuz edip onu ölümcül bir şekilde etkilemiştir: Yaratılmış olan yaratıldığı anda yaratıcısından ayrışmıştır. Yani yaratıcı ve yaratılan olarak insana atıfla gök ve yer birbirinden ayrılmıştır. Bu görüşe karşı Kur’ân şunu dile getirir: Allah yarattıkları ve her bir insan ile daima canlı bir bağlantı içerisindedir. Batı için yer ve gök arası boş iken Kur’ân bu ikisinin arasında, Yaratıcı’dan insana doğru teklifin taşındığı bir mekanın var olduğunu dile getirir.

Hz. Adem’den bahsettiği bölümde şunları dile getirir Lindbom: Cennetteki varoluşun kaybedilmesi insanın yeryüzü halifeliğine halel getirmezken insanın şeytana bir an için dahi olsa ayak uydurması şu gerçeği açığa çıkarmıştır: İnsan bu yeryüzü görevi için O’nun yardımına muhtaçtır. Çok temel fakat gözden kaçan bir tespit olduğunu düşünüyorum bunun.

Kehf suresine dair düşüncelerini dile getirmeye ise şöyle başlar Lindbom: Ashab-ı kehf’in mağarası, dış dünyada gücü elinde tutanların baskısının erişemediği iç yaşamın dünyevi sembolüdür. Lindbom bu kıssanın ayrıca insanın zaman algısının mükemmellikten nasıl uzak olduğunu, öznel tecrübelere göre değişebilirliğini gösterdiğini dile getirmektedir. Son olarak, bu kıssanın aynı zamanda şunun da sembolü olduğu görüşündedir: Tıpkı ashab-ı kehf gibi biz de bu sıkıntılı dünya yaşantısından bir gün uyanıp daha güzel bir yaşama uyanacağız.

Lindbom, Zülkarneyn kıssasından hareketle insanın varoluşunun amacına değinmekte ve şunları dile getirmektedir: Her bir insan, içerisinde, kendisine karanlıkta yol gösterecek ışığa, hakikatin ışığına sahiptir. Her kim bu ışığı takip ederse, Allah’ın rızasını takip ediyor demektir. Fakat dünya hayatı çelişkiler ve eksikliklerle doludur. Dolayısıyla Allah’ın rızasını takip o denli kolay değildir. Bu yüzden dünya hayatı, seçimlerle doludur ki insana tercih yapması için irade de verilmiştir. İşte insan bu yüzden sorumludur.

Baban Muhammedîler’den”

Lindbom, sosyalizmin İsveç’teki gelecek vaad eden isimlerinden sayılırken buna karşı konumlanan görüşlerini açık bir şekilde dile getirmiştir. Rene Guénon ve Frithjof Schuon’u takip ettiğini ve bunun nedenlerini de açıkça kaleme dökmüştür.

Oğlu Tomas Lindbom’un anlattığına göre, 1962’de bir gün babasının odasının kapısını izinsiz açmış ve babasını namaz kılarken görmüştür. Ufak bir çocuk olan Tomas, bunun ne manaya geldiğini anlamadığı için annesine sorduğunda babasının ‘Muhammedîler’den olduğu cevabını alır. Fakat bu gerçek kimseye söylenmemelidir. Babasıyla arasında bu mevzuya dair uzun yıllar pek fazla konuşma geçmediği bilgisini veren Tomas Lindbom, ilerleyen yıllarda ara ara eve Müslüman gençlerin geldiğini ve babasının, içsel yolculuğuyla ilgili daha çok şeyi kendisiyle paylaştığını dile getirmektedir.

Yine Tomas Lindbom’un anlattığına göre, 2001’de vefat eden Tage Lindbom için son yolculuk töreni bir kilisede yapılmış, törene katılan Müslümanlar kendilerine has usulle dualarını sunmuşlardır. Mezarında da haçın yanı sıra bir hilal bulunmaktadır. Tüm bu bilgiler, bazı kişilerce Lindbom’un kendini açıkça Müslüman olarak lanse etmediği yönünde yorumlansa da gerek yazılarında paylaştıkları gerekse de Kur’ân’a dair notları onun Müslümanlığını aşikar ettiği yönünde güçlü delillerdir.

 

Z. Hafsa Aström yazdı

Güncelleme Tarihi: 15 Temmuz 2015, 14:41
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20