İsmiyle müsemma bir Osmanlı hanımefendisi: Münevver Ayaşlı

"İleri seviyede Türk-İslâm ilim ve irfanına vâkıf olan Münevver Hanım Batı- Avrupa kültür ve medeniyetinden de haberdardır. Ama hayatını, kendi kültürümüze göre sürdürmüştür." Arzu Bosnevi yazdı.

İsmiyle müsemma bir Osmanlı hanımefendisi: Münevver Ayaşlı

Merhum Prof. Dr. A.Haluk Dursun, Dursun Gürlek hocalarımız gibi birçok kültür tarihçisinin sohbet ve yazılarından Münevver Ayaşlı Hanımefendi’nin ismini duymuş, bazı eserlerini zevkle okumuştuk. İbnülemin Mahmut Kemal Bey “Aferin merdane yazıyor” dermiş. Bir methiyede Nazım Kıbrısî Hz.’nin internette yayınlanmış bir sohbetinden işittik. O da rahmetle minnetle yâd edip Dersaadet kitabını gençlere göstererek tavsiye ediyor. Bu vesile ile kitaplarını yeniden mütalaa ve yeni nesle tanıtma ihtiyacı hissedip bu yazıyı kaleme aldık.

Münevver Ayaşlı 1906-1999 yılları arasında yaşamış. Dönemin tarihi ve siyasi mevzularına şahit olduğunu, her meseleyi iyi anladığını eserlerindeki malumattan anlıyoruz. Boğaziçi, İstanbul konak ve yalıları, dönemin mümtaz devlet adamları, müellifleri, şairleri ve onların eşleri, çocuklarından arifâne, zarifâne bahsediyor. Birçok tarihi, manevi mekânı da hikayeleri ve menkıbeleriyle güzel bir Türkçe ve uslupla nakletmesi, nüktelere de yer vermesi okuyanı hayran bırakıyor.

Asker kızı ve Büyükelçi Sadullah Bey’in eşi. Bu vesileyle memleketin çeşitli vilayetlerinde ve Fransa ve Almanya ile Avrupa’nın birçok yerinde bulunmuş, yüksek tahsilini de Fransa’da yapmıştır. Meşhur müsteşrik Lui Massignon’dan tasavvuf dersleri almış Mevlevi muhibbanıdır. Saray terbiyesi ve eğitimi almış, Farsça ve Arapça öğrenmiş bir Osmanlı münevveri ve entelektüeli. Gazetelerde çeşitli konularda yazıları var, hatıraları var. Romanları tefrika edildi.

“Benim İstanbul hakkında yazdıklarımı, benim gibi eskinin kalıntılarından pek az kişi hatırlar. Bizden sonra gelenler, bu âlemi hiç görmemiş, duymamış, mevcudiyetinden bile habersiz kimselerdir. Şayet bu satırları okurlarsa soracaklar, ‘Bunlar masal mı, hakikat mi, Yoksa bunların gözlerine görünen bir serap mı?’ ”

“İstanbul musikîsiyle, edebiyatıyla, güzel sanatlarıyla, tasavvufu ve gündelik hayatı, leziz yemekleri, zarif insanları ve nükteleri ile bitip tükenmez. Fakat biz tükendik, üzüntüden, yeisten, ümitsizlikten biz tükendik” ...der Dersaadet adlı kitabında. Osmanlı devletinden Cumhuriyet Türkiye’sine geçiş dönemlerini, sancılarını, dönüşümlerini yaşarken eskiyi, o muhteşem mazimizi, ilmimizi, irfanımızı hıfzetmeye ve genç nesillere nakletmeye çalıştığını görüyoruz kitapta.  

“Bu misli olmayan şehrin hayat hikâyesini, bu şehir için olduğu kadar, bizim milli varlığımız ve imparatorluğumuz ve bütün dünya için muazzam bir hadise olan İstanbul’un fethini yazmamak mümkün mü?...” der kitabın başında.

Feth-i Mübîn başlıklı yazısında İstanbul’un fethinden Osman Gazi’nin “İslambol’u aç gülzâr yap” diyerek gelecek nesle vasiyetinden bahseder. İstanbul bu vasiyetten mütevellit Fatih Sultan’dan önce de çok kez muhasara altına alınmış adeta fethin davul seslerini Bizans’a duyurmuştur. Ve yedinci muhasarada 1453 senesinde 53 gün süren çetin mücadelede şehir fetholunmuş, Müslümanlık âleminde tarihin en büyük vak’ası olmuştur.

İstanbul’un azizliğini Ahmed Kuddusi Haz. (v.1850) şöyle nazmeder:

Selâtin-i cihânın a’zamı sultân-ı İslâmbol

Nücûm-âsâ tecemmu eylemiş merdân-ı İslâmbol

Anı medh eylemiştir on sekiz bin âlemin fahri

Budur ez- cümle memdûhiyyete bürhân-ı İslâmbol

Kişi sâlihleri sevmekle anlardan olur lâ-büdd

Muhibbân heb ulu kişi nisâ sıbyân-ı İslâmbol

Fatih Sultan’ın dünyaya gelişi ile birlikte tabiatta, insanda, hayvanda ne alametler belirdiğini kitaptan okuyalım;

“Hakikaten bu emir ne güzel bir emir ve bu asker ne güzel bir askerdi.” Cenâb-ı Hak (c.c.) bu sultanı ve askerini seçip yaratmıştı. Bu sultanın dünyaya gelişi hakkında bakınız kıymetli tarihçi R.E. Koçu ne diyor: ‘Bir mübarek saat ve kutlu gün içre bir sabah… 1431 yılı yazında evvelâ güneş tutuldu ve bu azametli hâl, korku ve dehşet içinde Konstantiniyye’den seyredildi. Ortalık öyle zifiri karanlık oldu k, gün ortasında gökyüzünde yıldızlar göründü. Bundan bir ay kadar sonra üç gece arka arkaya fecr-i şimalî göründü.

Arkasından pek muhteşem bir kuyruklu yıldız doğdu, kuyruğu doğu ufkunun üstünde, başı gökkubbesine doğru, sabah ezanı vaktinde Konstantiniyye ve civarındaki memleketlerin semâsını bir hafta kadar murassâ bir sorguç hâlinde tezyin etti.

O yıl ve ertesi yıl, Anadolu’da ve Rumeli’nde doğan çocukların çoğu oğlandı. Ve koyunlar, keçiler ikiz yavruladılar. İneklerin yavruları hep dişi oldu, bağ ve bahçelerde ağaçlar çakıl gibi meyve ile donandı.

1432 yılı Mart’ında İkinci Sultan Murad Han’ın Sinop Hükümdarı İsfendiyar kızı Halime Hümâ Hatun’dan bir oğlu dünyaya geldi. Babası, ‘Ravza-i Murad’da bir gül-i Muhammedî açtı’, ‘Bu Şehzâde Mehmed’imin kudümü şânına, âleme gulâb-ı meserret saçılsın’ dedi.”

Devrin pek çok edibi, şairi gibi Necip Fazıl ile de dostlukları vardır. Münevver Hanım’ın bu kitapta da yer verdiği onun “Canım İstanbul” şiiri de hakikaten ne kadar samimi, aşıkâne ve sadıkâne yazılmış;

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;

O benim zaman, mekân, aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve Güneş ezelden iki İstanbullu’dur.

Deniz ve toprak, yalnız onda ermiş visale,

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

Boğaziçi yalılarının bahsi geçtiği bölümde ilginç bir anekdot dikkatimizi celbediyor. Çengelköy’de Ermeni bir zengine ait bir yalıda güzelliği ile meşhur bir kız yaşarmış. Adı Sofi. Sofi Keçeoğlu. Boğazdan geçen vapurları yalının penceresinden seyredermiş. Kızdan haberdar olan Şirket-i Hayriye vapurları da oradan geçerken onu görebilmek için yan yatarmış. Açık kumral saçlı ve yeşil gözlü imiş.

Şair-i azam dediği Abdülhak Hamid Bey’in ikinci hanımı olan dostu, arkadaşı Lüsyen’le Kapalıçarşı’da karşılaştıkları bir tablodaki kız resmi üzerinden bir yere varmaya çalışırlar. Bu tahkikatı nasıl yaptıkları okumaya anlamaya değer;

“Hakikaten Lüsyen Hanım’ın bulduğu ve beğendiği tablo pek güzeldi. 19. asır sonlarına doğru memleketimize gelmiş olan tanınmış bir İtalyan ressamı tarafından yapılmış, mevzuu ikinci ampir kıyafetinde güzel bir kadının portresi idi. Tablonun fonu da yemyeşil Boğaz tepelerinden, Boğaz’ın mavi sularının görünüşü idi. Fiyatı da uygundu. Lüsyen Hanım resmi satın aldı ve binbir itina ile resmi Sıraselviler’indeki apartmanına getirdik. Buraya kadar mesele kolaydı. Şimdi bu güzel kadının esrarını çözmek kalıyordu ki işte bu pek güç idi…

Dedim ki, “Bu güzel kadın evvelâ Türk değil (bir), 19. asırda Türkler hariç, resmini yaptıracak güzel kadınlar arasında kimler vardı? (eder üç) Bunlar arasında bu kadının kimliğini aramalıyız” Lüsyen Hanım hemen o zamanki sefirler arasında bu güzel kadının kimliğini aramaya başladı. “Hayır” dedim, bu kadın ecnebi değil. Bu kadın İstanbul reâyası zengin bir sarrafın veya bankerin kızı veya karısı.” Lüsyen Hanım büsbütün sevindi. “Evet, evet bu kadın ecnebi değil, Türk de değil ama yerli” dedi. Şimdi zengin Hristiyanlar arasında bu kadını bulmak istiyorduk, karşılıklı bütün bildiğimiz isimleri sayıyorduk ki gözüm tabloya ilişmişti. “Lüsyenciğim, bu tabloda bir şeyin farkında değil misin?” dedim. “Ne gibi?” dedi. “Bu tablo Anadolu cihetinde yapılmış arada Boğaz var ve karşı sahil Rumeli ciheti” dedim. “Evet, evet, çok doğru dedi (eder dört) Şimdi bu kadını Anadolu yakasında oturan zengin reâya kadınların arasında aramak iktiza ediyordu (eder beş).

“Lüsyenciğim burası, resimde görünen tepeler, Çengelköy tepeleri, burada, yani Çengelköyü’nde 19. asırda kim otururdu?” Her ikimizin birden ağzından “Köçeoğulları” adı çıktı. Bu kadın Sofi Köçeoğlu idi…

İleri seviyede Türk-İslâm ilim ve irfanına vâkıf olan Münevver Hanım Batı- Avrupa kültür ve medeniyetinden de haberdardır. Ama hayatını, kendi kültürümüze göre sürdürmüştür. Hanelerini ilim ve irfan mektebi yapmış, eserleri ve sohbetleriyle birçok milli değerin yaşatılmasını temin etmiştir.

Kendisi, çocukluğundan itibaren cesur, atak ve gayretli olduğundan asker olan baba Miralay Cafer Tayyar Bey, “Benim kahraman kızım” dermiş.

Hürmet ve muhabbete lâyık bir hayat sürmüş olan Münevver Ayaşlı Hanımefendi, bütün sevdikleri, ism-i şerifi geçen zevatı minnet ve rahmetle yâd ederiz. Özellikle gençlerin ve hanımların birçok vasfını örnek almalarını temenni ederiz.  

Eserleri:

Dersaadet/İstanbul, Geniş Ufuklara ve İklimlere doğru, Haminne’nin Suret Aynası, Pertev Bey’in Torunları, İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim, Pertev Bey’in Üç Kızı, İki Kızı ve Torunları, Teşrinisani ve Ötesi, Kıbrıs Fetvası, Vaniköyü’nde Fazıl Paşa Yalısı,Edep Ya Hu, Rumeli ve Muhteşem İstanbul…

Arzu Bosnevi

Yayın Tarihi: 20 Temmuz 2022 Çarşamba 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36