İnsanlığın takviminde kapladığı kısa zaman dilimine rağmen kitleleri altüst etmedeki üstün becerisini gösteren sosyal medyanın ne olduğuna dair bir tespitin henüz uzağındayız. O her şey olabiliyor; hevesimizin akıp gittiği bir mecra, kinimizi veya davamızı duyurma aracımız, karşılıksız duygularımızın sürekli dinleyeni vs..
Bu tanımların hemen her biri, onu kullananın ona biçtiği değer, kişilerin kendi hayatlarında sosyal medyanın nüfuz etmesini istediği alanlarla alakalı. Sıkıntı da burada başlıyor zaten, bir kez sosyal medyanın alanına giren şey hızla genişliyor, önemini ya da onu biricik kılan cevherini kaybedip, bir tip üretim haline geliyor, ambalajlanıyor ve alıcısına da bizim aklımızdan veya kalbimizden çıktığı anda, saniyeler içinde ulaşıyor.
Düşüncenin ve duygunun hıza dayalı olduğu günümüzde, eleştirel bakış da şüphesiz bu hıza ayak uydurmak zorunda kalıyor. Bize verilen bilgilere hızlıca iman ediyoruz, tepkimizi veya onayımızı da misli bir süratle tekrar bu yarım düşünceler ve duygular denizine bırakıyoruz. Bu kadük düşünce, yine bu mecralardan birinde yapılmış bir eleştiriyle bir araya gelince, bir değerden ve hakikatten bahsetmek de imkansızlaşıyor.
İfade imkanlarımız, araçlarımız artarken, ifadenin kendisinin bir tür sefalete ve sığlığa doğru gittiğini görüyoruz. Her şeyin 140 harfle anlatılması gerektiği bu zamanlarda, şüphesiz aniden gerçekleşen, çarpıcı ve pazarlanabilir olana doğru yönelen akıllarımız, duygularımız piyasalaşıyor.
Burada sıkıntı, ve ilk kandırılışımız, sosyal medyayla iletişim kurarken dünyanın bizim dışımızda kalan bütün insanlarıyla esaslı bir iletişim kurduğumuza inanmamızdan ileri geliyor. Yani zarar, sosyal medyanın ne olduğunu anlayarak değil, ne olmadığının altını tam çizemeyişimizle başlıyor.
Sosyal medya eleştirisinin kolay bir iş olmadığı açık
Sosyal medya ve onun önde giden atlısı Twitter’ın ne olmadığını biliyor muyuz? Onun bir değeri var mı, bizim onaylanma duygumuzun, neredeyse tüm hayatımıza sirayet eden bir uzantısıyla ve hasarıyla karşı karşıya bırakan bu sistemin içinde bir fikir üretmek mümkün mü? Bir sonraki soruyu da soralım; fikir üretmenin bir namusu kaldı mı? Alkışlanmak mı istiyoruz, yoksa bir söz söylemek, bir dertten, bir iyilikten yahut bir kötülükten bahsetmek mi? Sosyal medya, şu meşhur tanımıyla, herkesin her konuda söz almasını sağlayan bir demokratik araç mı, yoksa zihnimizde tahakkümünü kuracak olan otoriter bir sistem ürünü mü?
Görmenin, hissetmenin, akıl yürütmenin hızla itibarsızlaştığı çağda, söylenen sözlerin içeriğinin de bayağılaşması şüphesiz sistemi tasarlayan aklın bir ürünüydü. Bilincimizin elimizden alınıp, onun yalnızca tanınma/onaylanma ve kabul görme hazzına indirgendiği bu zamanda da sosyal medya eleştirisinin kolay bir iş olmadığı açık. Açık çünkü, bu yazı dahil, düşünmeye, bilince dair her çaba bir alkışlanmama tehditiyle karşı karşıya. Bilinmiyor olmak, ilgiye mazhar olamamak tüm insanların kabusu olarak zihnimizin üstünde demirden bir çekiç gibi sallanıyor. Burada sözünü ettiğimiz ilginin esaslı bir ilgi olmadığını, daha çok anlık bir alkıştan, gürültüden farksız olmadığını uzun uzun anlatmamıza gerek yok. Yani bu zamanlarda, halkla ilişkileri düzgün kuramıyorsan, kişisel diplomasini iyi yürütemiyorsan, ettiğin sözün güvenilirliği de, dinlenirliği de yerlerde sürünüyor. 
Çok çabuk paylaşılan duygunun veya fikrin, bir saman alevi gibi saniyeler içinde binlerce ve hatta şanslıysanız milyonlarca kişiye ulaşması bir süre sonra bizi bu çarka hizmet edecek anektodlar üreten bir makine haline getiriyor.
Takipçilerimizin sayısı arttıkça yatışan ruhumuzun samimiyetinden bahsetmek mümkün mü? Bir süre sonra hepimiz kendimizin, değerlerimizin parodisi haline geliyoruz ve sosyal medya hayatımızın bir uzantısı gibi gözükürken, esasen oradaki profillerimizin gerçek hayattaki uzantıları gibi gezmeye, dokunmaya, tatmaya, konuşmaya başlıyoruz. Yani bir tür simülasyonun içindeyiz. Uğraşmak, kafa yormak istemediğimiz gerçekleri çok çabuk tweetlerin ardına, hashtaglerin arasına sıkıştırabiliyoruz.
Kandırıldığımızın farkına dahi kontrollü bir şekilde varabiliyoruz
Başkaları tarafından RT’lenmeyen düşüncelerimize çöp nazarıyla bakışımız tahakkümün ta kendisi değil mi? Bu noktada, teslim olduğumuz andan sonra edindiğimiz her bilgi, her veri, kurduğumuz her cümle, Twitter’ın veya diğer sosyal medya ağlarının bir nesnesi haline geliyor. Fiziki şartları ve imkanlarıyla bu mecralar bizi duygunun, düşüncenin saran, kuşatan ve sıcak alanından çıkartıp, tek kullanımlık malumat fabrikası sosyal medyanın çarklarına yolluyor. Sonuçta, edindiğimiz ilmi de ya cahille münakaşa etmek için yahut karşı tarafta temeli sağlam olmayan eğri bir anlam oluşturması için kullanıyoruz. Twitter’ın eleştirisinin dahi yine Twitter üzerinde yapılması, çıkışsızlığımı henüz en başta kabul edişimizi gösteriyor. Kandırılıyoruz, ve fakat bizi kandıran nesneye duyduğumuz yüksek itibar yüzünden, kandırıldığımızın farkına dahi kontrollü bir şekilde varabiliyoruz.
İnsanlığın hüsranda olduğuna dair zamana yemin eden bir medeniyetin, insanlığın neredeyse tamamının çılgınlığına kendini bu kadar çabuk kaptırmasının, bize verilen bu zokaya kolayca düşmemizle büyük bir alakası var. Bu yazıyı yazarken dahi arada içimi dürten “Twitter’da neler oluyor, bakayım” ve “hangi hashtagler altında hangi düşünceler çarpışıyor, ona yetişmeliyim” hissi, işte bu his ne efkarımızı, derdimizi temizce ortaya koymamıza imkan sağlıyor, ne de onurumuz bildiğimiz inancımızın, hayatı algılayışımızın temellerini daha da sağlamlaştırmaya.
Herşeyimizin elimizden alınıp, onun imitasyonun elimize verildiği bu çağda...
Eleştirmeliyiz, kandırıldığımızı bilmeliyiz, kandırılanın kandırana duyduğu güvene saldırmalıyız. Peki bu nasıl mümkün? Kısa bir yazıyla bir değer üretmekten bahsedebilir miyiz? Cevap evet olmalı. Herşeyimizin elimizden alınıp, onun imitasyonun elimize verildiği bu çağda, simülasyonu, benzetmeleri ortadan kaldırmak için cesaret gerek. Salondan alkışlarla ayrılmayacağız belki, ama adımlarımız hiç olmadığı kadar sağlam basacak. Evet, cümlelerimiz, Twitter’da aktığı gibi hızlı, kısa ibareler halinde değer bulmayacak, ama ortaya bir cümle bıraktığımız vakit, o 15 dakika sonra unutulan bir tespit olarak silinip gitmeyecek, ya talibini bulacak, yahut bizim davranışlarımıza yön veren, bilinç veren bir dua olarak zihnimizde çınlayacak.
Şu an tüm bunların aksine, sözlerimiz, bu genel algıya, bu hızlılığın ve ambalajın geçer akçe olduğu bu sisteme karşı ihanete varacak bir doğrulukta değil, aksine biz de akçe bozduruyoruz, sahte akçelerimizi, tivitlerimizi, bir iki saat sonra komik bir video paylaşacağımız bu alanda duyarlılıklarımızı yarıştırıyoruz. Harekete geçmekten çok uzağız, sözlerimiz ise hareketin gerekliliğini vurguluyor. Gerçekle, sözlerimiz arasındaki derin uçurumla ve bu uçurumu bize unutturan sosyal medya araçlarıyla karşı karşıyayız.
Neyi, niçin savunduğumuza dair fikrimiz oluşmaya başladığında, aklımızı inancımızın hizmetine hür bir şekilde sunabildiğimizde onay kaygımız kalmayacak, yaptığımız işleri, hıza ve her şeyi bir döngü olarak, çıktığı anda tüketen kalabalığa değil, olması gerekene en yakın şekilde yapmanın güvenine, sekinetine sunacağız. Bizim yolumuz uzun, belki dertle, belki az kalmanın verdiği usançla dolu bir yol, Twitter ve genelde sosyal medyanın yolu ise kalabalık, her görene selam verebileceğimiz, paylaşımlarına konu olacağımız ama varılması gereken bir durağı olmayan bir yol. Dünyadaki insanların bir hedefi kalmamış olabilir, fakat biz bir hedefe iman ediyoruz, inşallah olması gerektiği gibi, inşallah olması gerektiği şekilde.
Orkun Elmacıgil yazdı



