Ar u namus şişesini taşa çalmak yahut Melamet

Melâmîlere göre manevi haller Hak Teâlâ’nın emanetleridir. Bu sebeple onlar, zühd ve dindarlığın görünümlerinden kaçınıp, sırrı muhafaza etmeye gayret göstermişlerdir. Hicret Karaduman yazdı.

Ar u namus şişesini taşa çalmak yahut Melamet

Ben melamet hırkasını

Kendim geydim eynime

Ar u namus şişesini

Taşa çaldım, kime ne?

Deyivermiş Nesîmî. Şiirin yalnızca bu kısmı üzerinde durmak bile, bize Melami düşüncenin temel yapısı hakkında ipuçları verir. Melâmet hırkası nedir? Melâmîler ar u namus şişesini neden taşa çalmışlardır ve dahi şiirde geçen “kime ne” ifadesi neden böyle ısrarlıdır? Bu soruların cevaplarını bulabilirsek, Melâmet hakkında genel bir malumat sahibi olacağız demektir.

Esasında hikâye çok eskidir. En erken hicrî üçüncü asra kadar uzar. Hikâyenin başladığı yer Horasan ve bu bölgenin önemli şehirlerinden olan Nişabur’dur. Horasan, sonradan İslam hâkimiyetiyle tanışan bir yerdir ve en önemlisi, kadim İran medeniyetinin merkezidir. Yerel halk, İslam’a belki kerhen belki de gönüllü olarak boyun eğmiştir. Her halükarda, mevcut kültür ve medeniyetin burada oluşan Müslümanlığı etkilediği şüphesizdir. Aynı şekilde Nişabur’da oluşan itikadî ve tasavvufî yapılanmanın da yeni ve farklı bir renkte olduğu görülür. Bir örnek vermek gerekirse, imanın yalnızca dil ile ikrarla sabit olabileceği görüşünü ortaya atan Mürcie’nin, bu bölgede etkin olması tesadüf değildir. Yine benzer şekilde zühd temelli olan Kerrâmî düşünce Nişabur’da neşet etmiştir. Kerrâmîler insanların, Elest bezminde Rablerine verdikleri “bela” yanıtı sebebiyle zaten Müslüman olarak dünyaya geldiklerini öngörürler ve dil ile ikrarı, İslam dairesinde bulunmak için kafi görürler. Bu ve benzeri görüşler, İslam’ı henüz kabul etmiş bireylere bu yeni dinin kolaylaştırılması ve hala eski dinlerinde olanlara İslam’ın ısındırılması gayesiyle ortaya atılmıştır.

Nişabur’a mahsus dini ve ahlaki temayüllerin başında herhalde Melâmet gelir. “Melâmet” kelimesi Arapça “levm-kınama” kökünden türetilmiştir. Öyleyse Melâmîler “kınayan” insanlardır, fakat neyi?

Melâmîlerin neyi kınadıklarını konuşmadan önce, nefis görüşlerine değinmek elzemdir. Onların nazarında insan nefsi, kendisinden iyi bir şeyin zuhur etmeyeceği kötü bir latifedir. Meşhur Melâmîlerden İsmail b. Nüceyd’e melâmet’in ne olduğu sorulduğunda, hazret şöyle yanıt vermiştir: “İnsan ne ile vasfolunmuşsa ona göre hareket etmesidir. Kur’an’a göre ‘İnsan aceleden yaratılmıştır’, ‘Nefis kötülüğü emredicidir’, ‘İnsan acelecidir’, ‘İnsan Rabb’ine karşı nankördür’, ‘İnsan zayıf yaratılmıştır’. Şimdi, bu sıfatlarla anılan kimse övülüyor mu, yeriliyor mu? İşte Melâmînin sıfatı budur.”

Hiçbir fiil nefse izafe edilmemeli

Bu yüzden günahlar bir yana, insanın ibadet ve taat nevinden sergileyeceği ameller bile maluldür. İyi bir fiil işlediğinde nefis hemen ucba düşer, bu işi kendisinin yaptığı zehabına kapılır ve belki görevi ifa ettiği düşüncesiyle itminan hisseder. Hâlbuki hiçbir fiil nefse izafe edilmemelidir. Çünkü bu ihlasa terstir. Melâmîlere göre ihlas, kişinin kendinde benlik görmemesidir. Burada ihlas, ibadetleri huşu içerisinde ifa etmenin daha üstünde bir anlam düzeyine ulaşır ve belki de tevhid kavramıyla buluşur. İhlasın mefhum-u muhalifi olan riya kavramı da, amellerin nefse izafe edilmesidir ki, bu da şirk kapsamına girmektedir. Melâmîler “Her şey Allah’tan ve Allah’a” mucibince, kişiden sadır olan ibadet ve taatın Allah’tan olduğunu düşünürler. Bu yüzden kılınan namazla rahatlık duymak, sükûnet hissetmek veya mutlu olmak anlamsızdır mesela. Oruç tutan bir insan kendisini mutmain hissetmemelidir. Zira bu, işin içine nefsin karışması ve dolayısıyla da gurur, kibir ve ucb manalarına gelir. Müsebbib Allah Teâlâ ise insana düşen, belki fiillerine nefsi bir afet bulaşır korkusuyla, nefsini daima murakabe altında tutmasıdır. Bir Melâmîye neden nefislerini hor gördükleri sorulmuş, o da şu yanıtı vermiştir: “Çünkü nefis alçak bir sudan, bir kuru balçıktan yaratılmıştır. Hakk’ın hitabı ona izzet vermiş ve yüceltmiş ise de bu, ona eklenen, emanet edilen bir şeydir. Yoksa onun cibilliyetinde mevcut değildir.”

Yine Melâmî şeyhlerinden Ebû Hafs el-Haddâd’ın şu nasihati oldukça manidardır: “Rabbine yaptığın ibadet, mabud olmana sebep olmasın!” Yani taat ve ibadetlerini ne kadar güzel ifa ettiğini, ne kadar takvalı bir kimse olduğunu düşünüp durma ey can! Aksi halde nefsinde varlık görür, ibadetinde ona pay çıkarırsın. Unutma ki bu haller sana Hak Teâlâ’nın bahşişidir. Yüzünü Hakk’a çeviriver, nefsinde hiçbir varlık görme!

Melâmîlerin nefislerinden sonra kınadıkları diğer şey, zühd ve takvanın gösterilmesidir. Onlar zühdün her türlü tezahürüne karşı çıkarlar. Kişinin kendisini halktan ayrıştıracak giysiler giymesini, halk arasına inip vaaz vermesini, sesli bir şekilde Kur’ân okuyarak insanların teveccühünü kazanmasını, belli yerlerde yapılan zikir ve sohbet merasimlerine katılmayı, sema ve vecd gösterilerini… Yani toplumda görünmelerini sağlayacak her türlü pratikten uzak kalmayı tercih ederler. Görünmek iyi bir şey değildir. Zira nefsi afetlerin zuhur etmesine sebep olur; en mühimi ihlası zedeleyerek riyaya kapı aralar.

Manevi haller Hak Teâlâ’nın emanetidir

Melâmîlere göre manevi haller Hak Teâlâ’nın emanetleridir. Bu sebeple onlar, zühd ve dindarlığın görünümlerinden kaçınıp, sırrı gözetmeye/muhafaza etmeye gayret göstermişlerdir. Melâmîlerden birine, sema meclislerinde neden bulunmadıkları sorulduğunda şöyle karşılık vermiştir: “Sevmediğimiz veya inkâr ettiğimizden değil; gizlediğimiz hallerin açığa çıkmasından korktuğumuz için bu meclislere iştirak etmiyoruz. Zira bu durum bize çok ağır gelir.” Ayrıca bir zahidin, ne kadar yüce hallere sahip olduğundan bahsetmesi veya zâhid gibi “görünmesi” olsa olsa hadsiz bir iddiadan ibarettir. Bu mevzuda şöyle bir gerekçeye başvurur Melâmîler: “Nefis namına bir hal gerçekleştirmek nasıl mümkün olur ki, bizzat nefis bir hiçtir, nesi varsa iğretidir ve hepsinin iadesi gerekir.”

Melâmî öğretinin temel prensibi olan kınamanın üçüncü boyutu, batının zahiri veya zahirin batını kınamasıdır. Melâmîler halkın içindeyken tıpkı onlar gibi hareket eder; batınlarında ise halkla değil Hakk’la birlikte olurlar. Söz gelimi Ebû Hafs el-Haddâd’ın kendi evindeyken yün hırka giydiği, insanlar kendisini ziyarete geldiğinde veya çarşıya çıktığında, bu hırkayı çıkarıp normal kıyafetler giydiği söylenir. Melâmîler nezdinde yün hırka, insanların sevgi ve saygısını kazandıracak bir giysidir ve adeta “ben sûfîyim” diye bağırır. Bu, nefse haz verir, kendisini beğenmesine neden olur. Bu sebeple çarşıya çıkarken herkesin giydiği kıyafet giyilir, herkes gibi ticaret yapılır veya herkes gibi gündelik konulardan dem vurulur.  Hamdûn el-Kassâr, müridi Abdullah el-Haccâm'a der ki: “Kesbe/kazanca/ticarete devam et. Zira senin hacamatçı Abdullah olarak tanınman, arif veya zâhid Abdullah olarak anılman da çok daha muteberdir.” Bir Melâmî’ye ait şu ifadeler, konuyu müfid ve muhtasar şekilde ortaya koymaktadır: "Melâmîler öyle kimselerdir ki, Hak Teâlâ onların sırlarını korumayı uhdesine almış, iç yüzlerine zahir örtüsü örtmüştür. Onlar, halktan biri gibi gözükmek için halk ile beraberdirler. Çarşılarda ve kazanç yollarında onlardan ayrılmazlar. Fakat hakikat bakımından Allah iledirler. İç yüzleri, halk ile ülfet ettikleri için dış yüzlerini ayıplar. Dış yüzleri de Hakk’ın civarında bulunmalarına rağmen zahirdeki şeylere karşı gafletleri sebebiyle iç yüzlerini ayıplar. Bu ise, büyüklerin ve pirlerin halidir."

İnsanın içinin dışına uymaması genel kanaate göre bir riyakârlık olabilir. Çünkü erdemli kişi olduğu gibi görünmeli yahut göründüğü gibi olmalıdır. Ancak daha önce de belirtildiği gibi Melâmî terminolojide riyanın anlam çerçevesi çok daha geniştir. Melâmîler için ‘zahir x batın’ ilkesi dindarlığın bir şöhret ve itibar aracına dönüşmemesi anlamına gelir. Yani mesele, kişinin dinini ve inancını kullanarak halktan ayrışmamasıdır ki bu da dindarlığı daha yaşanılabilir kılar. Böylece kimse kendisini diğerlerinden üstün göremez veya tam tersi, daha suçlu hissetmez. Kısaca bu sayede sosyal hayatla uyumlu ve herkesin mutedil ölçülerde birleşebildiği bir dini yaşayış öngörülür.

Zahirin batını kınaması

Nesîmî’nin bahsettiği ar u namus şişesini taşa çalma meselesi, kısaca özetlenen “zahirin batını kınaması” ilkesinin bir tezahürüdür. Şan ve şöhret veya ar u namus, nefsin hoşuna giden ve ona itibar kazandıran şeylerdir. Bunları taşa çalmak, insanların tepkisini çeker ve tenkitlere sebep olur. Bu ise nefsin gücünü kırar. Melâmî’nin de istediği tam olarak budur. Normal şartlarda nefis, kötü hal ve fiillerine halkın muttali olmasını istemez. Sergilediği güzel işlerin duyulmasını ve bunun mukabilinde övgüyle, iyilik ve hayırla anılmayı arzu eder. Hâlbuki Melâmîler bu genel teamüle aykırı olarak, kötü fiiller konusunda kimseden çekinmezler. Şairin “kime ne” diye haykırdığı yer burasıdır. İyilikler bir sır olarak görülüp gizlenmelidir. Nahoşluğu ise saklamak için çaba göstermek beyhudedir. Değil mi ki zaten nefisten, çirkinlikten başka bir şey sadır olmaz. O halde fiiller hususunda halkın dedi-kodusuna kulak asmamak gerekir. İhlas bunu gerektirir.

Melâmîler -ne yazık ki- görüşlerini yazma ve nakletme konusunda isteksiz olmuşlardır. Zira yazmak da onlar için bir görünme vesilesidir. Yahyâ b. Muâz bu meseleyi şöyle açıklar: “Hakiki ihlas sahibi kişi, şahsının görünmesini ve sözlerinin nakledilmesini arzu etmez.” İlk dönem Melâmîliği hakkında bilgi edinebileceğimiz tek kaynak, kendisini de bu okula mensup addedebileceğimiz Ebû Abdurrahmân es-Sülemi’nin Risâletü’l-Melâmiyye’sidir. Yine klasik tabakât kitapları da bireysel olarak Melâmîler’i görebileceğimiz eserlerdir. Modern çalışmalar arasında Melâmîlere ilişkin derli toplu bir çalışma ise Ali Bolat’a aittir. Bir Tasavvuf Okulu Olarak Melâmetîlik isimli çalışmasında Bolat, Sülemî’nin eserini referans alarak olabildiğince geniş bir malumatı okuyucuya sunmuştur.

Tabii ki reaksiyonları günümüze kadar devam eden bir oluşumu özetlemek kolay değildir. Her bir Melâmî’nin kendisine mahsus bir tavır benimsediğini de hatırda tutarsak, işin zorluğu daha iyi anlaşılır. Dahası Melâmîlerin kim olduklarını konuşmak kadar kim olmadıklarını, yani hangi hareketlere reaksiyon gösterdiklerini de irdelemek mühimdir. Bu da saha ve dönem üzerine daha çok araştırma, mukayese ve muhakeme gerektirir. Dolayısıyla bu yazı geniş kapsamlı bir mevzuya işaret mahiyetinde görülebilir, hatta belki yalnızca bir şiir dörtlüğünün şerhi olarak kabul edilmelidir.

Hicret Karaduman

Güncelleme Tarihi: 07 Temmuz 2019, 01:55
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Zübeyir Durgun
Zübeyir Durgun - 2 hafta Önce

MaşAllah
Hicret Karaduman hocam yine harika yazmış gerçekten müthiş

Ahmt dnmz
Ahmt dnmz - 2 hafta Önce

Kaleminize gönlünüze sağlık efendim.

banner19

banner13