Yürümek çift taraflı bir eylemdir, hem içe hem dışa

Frédéric Gros’un “Yürümenin Felsefesi” adlı kitabında filozofların yürümeye yüklediği anlamdan konu üzerine yazılmış eserlere, insanı yürümeye iten sebeplerden yürümekten mahrum kalmanın modern insanı nasıl etkilediğine kadar ilginç bir yolculuk yapıyorsunuz. Büşra Ayar Al yazdı.

Yürümek çift taraflı bir eylemdir, hem içe hem dışa

“Yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.”

Henry David Thoreau

Yürümek fiili kendi kendini nasıl yürütebilir? Biri ellerinden tutar da yürümeye, yürümeyi öğretebilir mi? İnsan mıdır fiilere terbiye veren? Peki, insan adımlarını yılların üstüne basa basa çağlardan geçebilir mi?

Zihnimizi bulandırır gibi olan tüm bu soruları sorduran bir kitabımız var: Yürümenin Felsefesi. İçinde felsefenin f’si geçen bir kitap, bizi yeni sorulara gebe bırakmıyorsa ortada ciddi manâda bir sorun vardır yahut ortada felsefeye dair herhangi bir kitap yoktur. Soruları peşine sürükleyen mevzu kitabı ele alırken, “ Evet, Frédéric Gros’un yazdığı bu kitap vardır,” diyeceğiz. Kime göresini filozoflar tartışadururken kapıyı aralamış olalım.

Adımları yılları aşıp çağlardan geçen insanlar ve yürümenin felsefesi demiştik. Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Thoureau, W. Benjamin... Yürümek; yalnızca bir adımı, diğer adımın önüne atmak yahut spor yapmak ve yahut bir yere varmak manâlarının dışında tutarak “yaşamak hep yolda olmaktır,” sözünü ruhlarına sindirmiş isimlere ve bu isimlerin yol haritalarına, yaşamaklarına, yazılarının altındaki fikir kıpırdanışlarına tesir eden havayı, ciğerlerimize dolduracağız.

Yürümek ne değildir ve ne içindir?

Yürümek spor değildir; içinde kuralların, sınırların, skorların, rekabetin olmadığı bir kavramdır. Yürümek için adımları peş peşe sıralamak yeterlidir. Yürüyen için önemli olan ise manzaranın hangi noktadan daha ferahlatıcı olduğu, hangi yollardan geçtiğini, görüşün hangi mevzide daha iyi olduğudur.

Son zamanlarda doğayı içine çekmek adına yürümek fiiline daha başka manâlarla hayat verilmiştir zira gökdelenler ve plazalardan ayaklarını kurtaramayanların biraz da olsa huzura ihtiyacı vardır. Ve moda başlar: Trekking. “Baştan ayağa kadar modanın ve sporun ön gördüğü biçimde giyinmeden yürüyemeyiz” algısı oluşturulur. Hâlbuki yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir. Daha ne olsun? “Bir kez ayaklarının üstüne dikildi mi olduğu yerde kalamaz insan.”

Nietzsche’ye göre yürümek ne içindir? Kitaba göre hayatı dört bölümde özetlenen ve yazarın yakasını bırakmayan acılar, onu yürümeye sevk eder. Diğer bir deyişle derdinin dermanını uzun uzun yürümekte bulur. İleri derece miyopluğunun yarı körlüğe sebep vermesi ile üniversitedeki işinden de ayrılan yazar; yazı dünyasını da açık havaya taşır, yürürken yazmaya ve yaşamaya başlar. Günde sekiz saat süren yalnız yürüyüşlerin ardından Gezgin ve Gölgesi’ni yazar. Kitabı hakkında Ekim, 1879’da yazdığı bir mektupta şöyle söyleyecektir: “Birkaç satır dışında hepsi yolda düşünüldü ve kurşun kalemle, altı küçük deftere karalandı.”

Nietzsche, “Elimizle yazarız evet ama ayağımızla iyi yazarız,” derken ayağın yaşananların en sağlam tanığı olduğunu ifade eder. Ona göre; ayak işitir ve yazarken önce ayaklar, kulak kesiliyor mu sorusunun cevabına dikkat edilmelidir. Yürümek; yaşamak ve yazmak içindir. Tabii,  Nietzsche’ye göre.

Yürümenin doğayla birlik kurmayı, bedeni tatmin etmeyi, manzara karşısında tefekküre dalmayı sağlayan şiirsel bir eylem olduğunu idrak eden ilk kişi İngiliz şair Wordsworth’tür. Christopher Morley onun hakkında, ‘bacaklarını felsefenin hizmetine sunan ilk kişilerdendir’ diye yazar.”

Yürüyen insanda hangi arzu ve hâller görülür?

Yürümek; kimi zaman kaçma arzusundan ileri gelen bir fiildir kimi zaman ise özgürlük, yalnızlık, sessizlik, sonsuzluk hissi, enerji, iyi olma hâlleri, melankolik bir aylaklık, gündüz düşlerinin sebebi, yenilenme ve mevcudiyet gibi hâllerin ruhumuza ve bedenimize aksetmesi olarak görülebilir.

Kaçma arzusundan başlayarak hâlden hâle geçelim: Verlaine’in rüzgâr tabanlı adamı Rimbaud... Kâh kitaplarını satarak yolculuğa çıkar kâh şehirden şehre yürür. Annesinin arayıp bulamadığı kaçak oğlunu polise ihbar ederek eve getirmelerini istemesi ise az yaşadıkları bir olay değildir. Almanca, İtalyanca, Arapça, İspanyolca, Yunanca ve Rusça seyahatlerinde kendisine yardımcı olması için öğrendiği diller arasındadır. Baharlarda trenle başladığı yolculuklar parası bitince yaya olarak devam eder.

Hadi gidelim, tam yol ileri!

Sadece bir yayayım ben.

10 Kasım 1891’de tamamladığı hayat yolculuğu ise hastane kayıtlarına şöyle geçecektir: Charleville’de doğmuştu, Marsilya’dan geçiyordu.

Yıldızlı göklerin ve doğanın muazzam özgürlük çağrısına kulak verince malum fiil, yani yürümek vuku buluyor. Erteleme, kaçma-yakalama özgürlüğü... Dört duvar arasında sıkışmış hayatların sınırları zorlamak ve hatta yok etmek üzere içine sıkıştıkları hayatı bir süreliğine de olsa ertelemek özgürlüğünü sunar yürümek. Bu erteleme kimi zaman bir kaçış hâli olarak da yansıyabilir. Yakalama ise bambaşka bir boyuttur. İçine sıkışılan hızlandırılmış hayatta, fark edemediklerimizi görür ve hayret ederiz yürürken. “Yavaşla ve yaşa ey insan!” demenin bir başka şeklidir bu.

Yalnızlık; yürüyüşçünün bir diğer hâlidir ve bu hâl yanına sessizliği de çağırır. Hiç şaşırmamalıdır ki doğayı içine yavaş ve özgürce çekmek isteyen bir insan aynı zamanda yalnız ve sessiz kalmayı da istemesin. Bir de insanın tek başınayken bile yalnız olmadığı hakikatiyle ele alalım meseleyi: Tefekkür arayışıyla adımlarımızı ilerletirken ve beşerî sesleri dışarıda bırakıp doğanın her mucizesine kulaklarımızı açmışken duru bir yalnızlık ve sessizlikten bahsetmek ne denli mümkündür? “Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var.” Bir göremeyiş ise bir görüşe nasıl çevrilir? Evet, yalnız değiliz fakat hâkim miyiz?

Yürüyoruz ki yürümek hâlimizi iyileştirsin: Neşe, haz, huzur, mutluluk... Günümüzde her birine aynı manâ atfediliyor. Antik Yunan’da bu iyi olma hâllerinin birbirinden ayrılmasına azamî derecede özen gösterilirdi ve fikirlerle, bu hâllerin farlılığına göre bir harita çizilirdi. Kelime ve kavramları öğrenmek adına lügatlere başvurabiliriz -zaten doğrusu da başımızdan ayırmadığımız lügatlerin bulunmasıdır- ve sonrasında yaşamak için ayağa kalkarız yani; her hâlin tadına yürürken bakarız. Neşe, haz, huzur, mutlulukla yürürken tanışır ve lügatteki manâsını hayata taşırız. Ve bu fiil, aynı zamanda insanın fıtratındaki sonsuza ulaşmak iştiyakının da bir tezahürüdür.

Hayatın içinde olduğu kadar eserlerin içinde de farklı manâlara ulaşan yürümek; Gérard De Nerval’in eserlerinde melankolik aylaklık terimiyle ifade edilebilir. İnsanlar bol bol yürür, dolaşır, hatırlar, hayal kurar, türkü tutturur ve bu, yalnızca rüyaları hatırladığınız hülyalı bir yürüyüştür.

Thoreau; Bir Kış Yürüyüşü adlı eserinde soğuk havalarda yürüyen bir kişiyi tasvir eder. Sabah ayazında çıkılan sokakta, vücud ısımızı korumak için adımlarının ritmini doruğa ulaştırması gerekir ve bu, yüksek bir enerjinin eseri olacaktır. O hâlde denilebilir ki havaların enerjimize ve enerjimizin hislerimize tesiri vardır. Zamanın kıymetini hatırlatan her kuvvede görüldüğü gibi yürümenin akislerinde de benzerlerini hisseder, görür ve yaşarız. Yani; yaşamak için ayağa kalkar, yenilenir ve mevcudiyetimizin farkına varırız. Biz, zamanı kıymetlendirirken zaman da bizi kıymetlendirir.

Rousseau; sadece yürürken gerçek manâda düşünebildiğini söyler. Onun için yazı masasına oturup yazmak –ki manzarası dünyanın en güzel yeri olsa da- bir nevî işkencedir zira bir masa veya sandalye görmek bile cesaretini kırmak için yeterlidir. Kendisini yine en iyi kendisi ifade ediyor: “Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım [...] Bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum; manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.” Ve bizler de yürüyenlerle beraber gündüz düşleri görüyoruz.

Yürümeyi etkileyen/ yürümeye etkisi olan faktörler

İçinde olmanın tam tersinde olmak yani dışında olmak… Gros’a göre dışında olmak/dışarıdalık: Bir içeriden diğerine geçmek.

Dışarısı ayırıcı bir şeydir; turnusol gibi, bir yerden bir yere geçmek, buradan uzaklaşırken oraya yaklaşmak gibi. Dolayısıyla içerdelik ve dışardalık kavramları birbirinin tam zıddı olmakla beraber birbirini ele geçiren ve ayrı bırakmayan iki kavrama dönüşüyor aynı zamanda. O mekânı, bu mekân yapıp eş zamana dahil eden ve yürümeyi bu eksende birleştiren içeride ve dışarıda olmak kavramlarının yürümek üzerindeki etkisi yadsınamaz.

Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir. Bu durumdan çıkarılacak yegâne manâ ise yavaşlamanın, içine çekmenin, bir olmanın önemidir ve bu, şüphesiz ki yürümenin de sırlarından biridir. Manzaraya usulca yaklaşmak... Yürürken kendine güvenin ve cesaretin sahici göstergesi yavaşlıktır.

Zihniniz başınızın üstünde süzülürken yerçekiminin kanunundan nasıl bahsedebiliriz? Yer, neyi çeker? Adımlarımızı ne tutar? Yerçekimi yürümeyi nasıl etkiler? Zihninize doğacak soruların cevabını ancak şöyle bir ipucuyla vermek mümkün: Yollar ve patikalarla bağı kopmuş hayatları, her şeye rağmen diri tutacak bir kanun lâzım. Yürümek, daima yürümek lâzım. Özün yani ruhun bir ihtiyacının da yürümek olduğu yeniden hatırlatılmalı ve hatırlanmalıdır.

Gezdiğimiz mekânların ruh hâlimize temasına dair misaller var mıdır?

Bir yetişkinin yürümesi ile bir çocuğun yürümesi aynı fiilin hayat bulması ise de hayatların manâsının aynı olduğunu göstermez. Yetişkinde zaman ve mekân algısı yerleşmiş olduğundan evine gidecek birden fazla yolun varlığını ve seçilen yola göre varış süresinin değişebileceğini düşünmesi güç değildir fakat çocuk için bu, yani yol, ürkütücü bir gizemin başkahramanıdır. O hâlde yol ve yürümek kavramları lügatte durduğu gibi durmaz; her ruha farklı bir dokunuşu vardır.

Hayal kurmak, rüyalara dalmak, dinlenmek, temizlenmek, arınmak, tazelenmek, ferahlamak, ikilemlerden kurtulmak, birliğin tadına varmak, tefekkür etmek gibi imkânlar sunan yürümek, beraberinde yürümek için seçtiğimiz zaman ve mekânın ruhumuza hangi manâyı üflediği de önem arz eder. Misal: Yağmurlu bir havada şehrin karmaşasından uzaklaşarak seçilmiş dağ yolu üzerindeki patikada yapılan yürüyüş dinginliğimizi arttıracaktır, tabii eğer mevzu-u kişi bir yetişkin ise...

Alman felsefeci Karl Gottlob Schelle’in Yürüme Sanatı isimli eserinde yürümekten bahsedilirken bedeni gevşettiği üzerinde durulur. Çalışırken iki büklüm hâl alan esir duruştan dimdik duruşa geçmek bedeni özgürlüğüne kavuşturur ve gevşetir fakat asıl bu hâlden memnun olan zihnimizdir zira bedenimizin rahatlaması, zihnimizi de fazlasıyla rahatlatır.

Kant’ın Gündelik Gezintisi’ni incelediğimizde muazzam bir düzenin olduğu dikkatimizi çeker. Gezdiği mekânların ruhuna tesir etmesi değil de hayatının (gündelik yaşantı) gezintisine tesiri vardır. Kant için şöyle bir anlatı mevcuttur: Ders günlerinde onu evden çıkarken görenler saatin tamı tamına sekiz olduğunu bilir. Lakabı, Königsberg Saati’dir.

Hayatının her anı önceden planlanmış bir kişinin farklılıklara tahammülü yoktur. Yürümek ise çocukların bile yapabileceği alelade bir işten ibarettir fakat vücudun ihtiyacı olduğundan lüzumu kadar yol kat eder, tıpkı vücudun ihtiyacı var diye yemek yemesi fakat bir öğünden fazlasını almaması gibi. Yürüyüş güzergâhı hiç şaşmayan Kant’ın geçtiği yol, daha sonrasında Filozofun Yolu olarak isimlendirilir. Rivayet odur ki Kant bahsedilen güzergâhı yalnız iki kere değiştirmiştir: Biri Rousseasu’nun Èmile’ini edinmek, diğeri ise Fransız Devrimi’nin ilanı hakkında malumat edinmek içindir.

“Yürümenin mi ruha tesiri vardır yoksa ruhun yürüme şekline mi tesiri vardır?” nev’inden bir sual, “Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?” sualinden farklı olmayacaktır. Şüphesiz ki birinin diğerini etkilemediğini varsaymak abestir; hangisinin hangisinden ziyade olduğunu düşünmek de belki abesle iştigal etmektir.

Bir yer’li olmak…

Walter Benjamin’in Kentli Flâneur’una değinmek lâzım. Flâuner yani Fransızca aylak gezinen manâsında kullanılan bu kelime ile kentin, kapitalizmin ve kalabalığın etkilediği karakter, Baudlaire eserlerinin analizi neticesinde meydana gelir. Nietzsche ve Thoreau’daki yürüyüşlerden farklı bir yürüyüş görürüz W. Benjamin’in aylağında. Kalabalığı delen, kalabalığın içinde potluk yapan bir yürüyüş... Aslında bu yavanlıkta, bir yalnızlık yahut kimsesizlik gizlidir. Neye baktığını göremeyenler gürûhundan olmanın aylaklığı ve tüm bunların yol açtığı garip yürüyüşlerin kimsesizliğidir.

İnsanlar köylüdür, kentlidir, bir yerlidir fakat nereli olduğunu çok azı bilir, daha da azı ise bir yerli olmanın ne demek olduğunu bilir.

Niçin yürümeli?

Yürümek iki ayağın uyumlu ve dengeli adımlarla birbirini takip ve tekrar etmesi olsa da her fikir sahibi için farklı manâlar ihtiva etmiştir. Yeni sorulara kapı aralayarak kapıları art arda görüp yolu seçmenin tercihi okura bırakılmıştır. Yolu gösteren neden ve niçinleri hatırlayalım:

  • Yaşamak için yürü.
  • Yazmak için yürü.
  • Daha iyi biri olmak için yürü.
  • Fikirlerinin (zihninin) ve bedeninin temizlenmesi için yürü.
  • Özgür, huzurlu, neşeli olmak için yürü.
  • Yalnızlığı ve sessizliği kıymetlendirmek için yürü.
  • Tefekkür etmek için yürü.
  • Hayal kurmak ve kendini bulmak için yürü.
  • İçeriyi ve dışarıyı görmek, zaman ve mekânı kavramak için yürü.
  • Aitlik ve kaçış hislerinin âhengini tatmak için yürü.
  • Ruhunun ve bedeninin ihtiyacı olduğu için yürü.
  • Bir neden ve niçin bul; yürü!

Büşra Ayar Al

YORUM EKLE