banner16

Tasavvuf maksada ulaştıran ilimdir

Ebu Nasr Serrac Tusî ile başlayan süreçte, tasavvuf bir kimlik mücadelesi vermiştir. Serrac’ın en büyük gayesi tasavvufun da fıkıh, kelam ve hadis gibi din ilimleri arasına girmesiydi. Nafiye Yüksel yazdı.

Tasavvuf maksada ulaştıran ilimdir

Ebu Nasr Serrac Tusî’nin kaleme almış olduğu el-Luma adlı eser tasavvuf klasiklerinin ilklerindendir. Müellif hakkında kesin bilgiler olmamakla beraber Hicrî 4. asırda yaşadığı bilinmektedir. Hicrî 4. asır Abbasi Devleti’nin siyasi otoritesinin azaldığı, devlet merkezi olan Bağdat’ın Karmatîler tarafından işgale uğradığı bir dönemdir. İlaveten mezhep kavgalarının çok yaygın olduğu, Şia ve Ehl-i sünnet çatışmalarının ortaya çıktığı bir devirdir. İslam aleminde yaşanan bu sıkıntılı dönemde tasavvufun önemli önderleri Cüneyd, Hakîm Tirmizî, Bâyezîd, Hâris Muhâsibî Hicrî 3. ve 4. asırda yaşamışlardır. Serrac, yaşadığı dönemde tasavvufun mahiyeti ile alakalı bazı müphemler üzerine bu eseri yazmıştır. El-Luma’nın “Tasavvuf nedir?” sorusuyla başlaması da bunun delilidir.

Akabinde Serrac, kendi tasavvuf telakkisi üzerinden muhaliflerini sıralamaktadır. Aynı zamanda el-Luma, Gazzali öncesini baz aldığımızda, tasavvuf hakkında yazılmış ilk derli toplu eserdir diyebiliriz. Yazar yaşadığı çağda tasavvuf hakkındaki ifrat ve tefritten dolayı eserine ışık yayan anlamında “luma” ismini vermiştir. Yalnızca kitabın isminden yola çıkarak bu dönem hakkında fikir yürütebiliriz. Kitap hakkındaki  bu kısa  girişten sonra Serrac’ın tasavvuf hakkındaki görüşlerine geçebiliriz.

Serrac, “Tasavvuf bir din bilimidir” diyerek çevresinde  müthiş yankı uyandırmıştır. Çünkü bu cümle; halkın bir kısmının sufiler hakkındaki ifrat/tefrite varan düşünceleri; bazılarının onları normal ölçülerin dışına çıkararak küçümsemesi; bir grubun da sufileri oyun ve eğlence düşkünü olarak görmesi; bazı kimselerin ise onları zındıklık ve sapıklıkla suçlamasına bir cevap niteliğindedir. Bir düşüncenin bir disipline dönüşebilmesi için o disiplinin denetlenebilir olması gerekir. Bu durumda ise o bilginin subjektifliği ortadan kalkmış olur.

Bir diğer önemli husus ise Serrac, burada herhangi bir bilimden değil tasavvuftan, yani kaynağını vahiyden alan bir din biliminden bahsediyor. Esasında bu düşünce yalnızca ona ait değildir. Serrac kendisine kadar gelmekte olan düşünce mirasını kaleme alan kişidir. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî tasavvufun sınırlarını Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetle sınırlandırmış, bir kimsenin söz veya davranışını bu iki şahitle delillendirmesi gerektiğini söylemiştir.

Tasavvuf hakkında bazı tereddütler

Serrac ile başlayan süreçte, tasavvuf bir kimlik mücadelesi vermiştir. Serrac’ın en büyük gayesi tasavvufun da fıkıh, kelam ve hadis gibi din ilimleri arasına girmesiydi. Bu bağlamda onun  muhalifleri arasında İslamî ilimlerin bu üçlü sac ayağının otorite isimleri de mevcuttu. Esasında gerek fukaha gerek muhaddis gerekse kelam alimleri dinin anlaşılması noktasında bu üç ilmin yetersiz olduğunun farkındaydılar fakat tasavvuf hususunda bazı tereddütleri vardır.

Şöyle ki; tasavvuf da Kur’ân-ı Kerim’den istinbat yoluyla kendi mesailini inşa eden bir disiplindir. Nitekim tasavvufun esas konusu olan makamlar ve makamlara bağlı olarak hâllerin hem Kur’ân-ı Kerim’de hem de Sünnette delili vardır. Fakat esas sorun tasavvufun Kur’ân ve Sünnetten istidlal yaparken sınırlarının olmaması ile alakalıdır. Serrac ise bu sınırların çizilebileceğini söyleyerek tasavvuf ile birlikte Kur’ân’a ve Sünnete muazzam bir şekilde yaklaşılacağını söylemektedir. Nitekim tasavvuf ilmi katkı sağlayan değil, maksadı sağlayandır.

Serrac’ın en büyük muhalifi ise İbahilerdir. İbahiler, şeriatın sınırlı olduğunu, dinin özüne ulaşmak için şeriatın yetersizliğini, amacın dinin özüne ulaşmak olduğunu, hakikate ulaştıktan sonra kurallar bütünü olan şeriata gerek kalmayacağını savunmaktadırlar. İbahilerin en büyük dayanağı ise -vahiyde veya sünnette yer alsın veya almasın- yaşadıkları kişisel tecrübeleri tasavvufa mal etmeleridir. Hal böyle olunca bir sufiyi Budistten, Hıristiyandan ya da İslam dışında herhangi bir dine mensup kişiden tefrik etmek mümkün değildir. Serrac’ın tasavvufun bir din bilimi olduğunu söylemesinin sebebi tam da budur. Tasavvufun bir din bilimi otoritesine sahip olması hem İbahilere bir cevap olacak hem de dini anlamadaki noksanlığı kemale erdirmiş olacaktır. Yine Serrac herkesin kendi alanında otorite olduğunu ve tasavvuf olmadan İslamî ilimlerin eksik kalacağını savunmaktadır.

En tartışmalı konu: sema

Başta söylemiş olduğumuz gibi tasavvufun bir kesim tarafından oyun ve eğlence düşkünü olarak görülmesindeki temel husus ise sema meselesidir. Şöyle ki; sema ile ilgili farklı yaklaşımlar olmuş. Avamın, havasın ve havass’ul-havassın sema anlayışları birbirinden ayrıdır. Serrac söze avamın semaı ile başlamış, kulağa hoş gelen ve sözlerinde kötülük bulunmadığı sürece avamın semaının caiz olduğunu belirtmiştir.

Cenab-ı Allah bize beş duyu organını eşyayı birbirinden ayırt etmek için vermiştir. Nasıl ki göz, güzeli ve çirkini ayırt ediyorsa ya da ağız ve dil, acıyı ve tatlıyı ayırt ediyorsa aynı şekilde kulakta, güzel ve çirkin sesi ayırt etmek için verilmiştir. Nitekim Lokman suresinde “Seslerin en çirkini merkep sesidir” ayeti geçmektedir. Bu ayette çirkin ses zemmolurken güzel sesin altı çizilmekte, bir bakıma övülmektedir. Sesin güzelini çirkininden ayırt etmenin yolu işitmek/sema ile, dikkatli bir zihin ve kalp ile kulak verip dinlemekle olur.

Havassın semaı ise üç türlüdür; tabiat mertebesinde sema edenler, hal ile sema edenler ve Hakk ile sema edenler. Tabiat mertebesinde olanlar güzel sesten hoşlanmaktadır, zira güzel sesten avam, havass, ruh sabihi/canlı olan her şey kastedilmektedir. Hâl ile sema yapan ise, kendisine gelen vâridata karşı bedeninde zuhur eden değişimlere karşı koyamayan, yapmış olduğu günahları hatırlayıp gözlerinden yaşlar dökülen, sallanarak iniltiler çıkaran kimseler kastedilmektedir. Tabii ki, burada şunu belirtmekte fayda var: bu kimseler gücü yettiği kadar kendisine hakim olmaya çalışır, varid güçlü olunca da kendisine hakim olamaz ve bu değişimin tesiri organlar üzerinden zahir olur.

Sema yapanların ehil bir kimse tarafından denetlenmesi gerekir

Hakk ile sema yapanlar ise bu tür hallere iltifat etmez, her ne kadar değerli sayılsa da bu fiiller beşeriyetle ilintilidir. Hakikat menziline ulaşıp halleri tamamlayan kimse söz ve fiilden fani olup beşeriyyeti sükunete erer. Bir kısım sufi ise sema ve şiir dinlemeyi Kur’ân okumaya tercih ederler. Onların bu konudaki zahiri huccetleri Hz. Peygamber’in (sas) “Şiirin bazısı vardır ki hikmettir” hâdis-i şerifi ile “Hikmet müminin yitiğidir” hâdisidir. Bu taife zannetmiştir ki, Kur’ân-ı Kerim, Allah kelamıdır, kelam da Allah’ın sıfatıdır. O kelam da zahir olunca beşer bu hakikati anlamaya güç yetiremez. Kur’ân’ı hakkıyla anlamanın sonucunda kalpler parçalanır, akıllar baştan gider. Yani kaside ve şiir dinlemeyi Kur’ân’a tercih etmelerindeki temel sebep Kur’ân’a karşı duydukları derin tâzim ve hürmettir.

Sema, tasavvufun meseleleri arasında tartışmalı bir konudur. Buradaki problemlerden biri de sema yapan kişinin tevacüd ehlinden olup olmadığını tefrik etmektir. Serrac; müridlerin, Allah’ın sıfatlarını tanıyıp belli bir konuma gelinceye kadar  sema yapmalarının caiz olmadığını, hatta sema yapanların ehil bir kimse tarafından denetlenmesi gerektiğini savunmaktadır. Tasavvuf ile ilgili bu temel yaklaşımını tasavvufun bütün mesailine derc etmeye çalışmıştır. Nasıl ki, kendi alanlarında otorite olan muhaddis, mütekellim veya fukaha bir kimsenin din bilimleri alanında ehil olup olmadığını belli kayıtlara tabi tutarak anlıyorsa, aynı şekilde bir mutasavvufun da bir kimse hakkında tevacüd yapıp yapmadığını anlayabileceğini söylemektedir. Bu da tasavvufun belli sınırlarının olması gerektiğini ve bu sınırların da Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetle çizildiği ölçüde riayet edilebileceğini söylemektedir.

Serrac, eserinin bir bölümünde ashaba uyulması gerektiğini vurgulayarak, kendi döneminde sahabe otoritesini kurmaya çalışmıştır. Hasımları arasında Hz. Ali’yi (ra) diğer sahabilerden üstün görenler olmuş, Serrac ise bu aşırılığın önüne geçmeye çalışmıştır ve ashabın zühdi özelliklerini sıralarken sünni yaklaşımı esas alarak Hz. Ebubekir’den (ra) başlayıp, Hz. Ali ile bitirmektedir. Esasında Serrac’ın, ashabın zühdi özelliklerini anlatmasındaki bir diğer sebep de tasavvufun mesaili hakkında ashabın hayatından delil getirmeye çalışmasıdır. Aynı zamanda Serrac sahabe  icmaının huccetine de vurgu yapmaktadır. Onun üzerinde durduğu diğer bir mesele de peygambere iman bahsidir. Dini düşünce de anlaşılması en zor konulardan birisi şüphesiz ki, bu meseledir. Bazılarına göre din bilimlerinin subjektifliği buradan gelmektedir.

Peygamberlere iman meselesi

Serrac’ın yaşadığı dönemde peygambere iman konusunda tartışmalar yapıldığını eserinde görmekteyiz. Serrac, Cum’a suresinde geçen “O peygamber, onlara Allah’ın ayetlerini okur, onları tezkiye eder, onlara kitabı ve hikmeti öğretir.” ayetindeki ‘hikmet’i Hz. Peygamber’in sünneti, adabı, ahlâkı, hâlleri ve öğrettiği gerçeklerdir şeklinde tefsir etmiştir. Böylece tasavvufun temel omurgası olan makamlar ve hâller mesailine Kur’ân ve Sünnetten delil getirmeyi amaçlamıştır. Aynı zamanda sufilerin Hz. Peygamber’i örnek aldığını ve bizzat onun yolunda olduklarını söylemiştir.  

Tasavvufun en önemli problemi yorumun nerede duracağıdır. Serrac nasıl ki diğer din bilimlerinde yorumu sınırlayabiliyorsak, aynı şekilde tasavvufta da sınırlayabiliriz diyor. Onun bunu yapmaya çalışmasındaki amaç tasavvufun din bilimleri alanına dahil edilmesini sağlamaktır. Fakat ihmal ettiği bir şey var ki, ayetlerin yorumu sınırlandığında tasavvufun hadis, fıkıh veya kelamdan farkı kalmayacak, belki de sınırlı bir istinbat metodu ortaya çıkacak. Serrac da tıpkı Haris el Muhasibi gibi Kur’ân’ı anlamanın bütün din bilimlerini kapsayacak şekilde ortak bir usulü olması gerektiğini, bu usulü de ulemanın yöntemi ile anlayabileceğimizi söylemektedir. Haliyle böyle bir usulün benimsenmesi neticesinde tasavvufun haklı olarak sınırlarının çizilmiş olması gerekir.

Fakat Serrac her ne kadar kendi döneminde tasavvufun kimlik problemini hallettiğini düşünse de hakikatte tasavvufun problemleri halen devam etmektedir. Günümüze baktığımızda ise Kur’an-ı Kerim’i anlamada belli bir otoriteye sahip olunması gerektiği ve Kur’ân’ı anlamada belli bir usule muhtaç olduğumuz gerçeği tartışılagelen konulardan biridir.

Nafiye Yüksel

Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2018, 23:46
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6