banner17

Meçhul bir ilim adamı: Yozgatlı İhsan Efendi

İhsan Efendi katışıksız bir ilim ve irfan ehli. Yirminci yüzyılda ilim için hicret etmiş ve bu uğurda gurbet elde ölmüş/şehit olmuş bir mü’min. Kâmil Yeşil Dünyabizim için yazdı.

Meçhul bir ilim adamı: Yozgatlı İhsan Efendi

Yakın tarihimizin meşhur-meçhul ilim adamlarından Yozgatlı İhsan Efendi’nin hayat hikayesi oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu tarafından yayımlandı. Yozgatlı İhsan dendi mi akla Mehmet Âkif gelir. Çünkü Akif, hâlâ akıbeti konusunda tam bilgi sahibi olamadığımız Kur’an Meali’ni İhsan Efendi’ye emanet etmiştir. Âkif’in, Kur’an Meali’ni emanet ettiği İhsan Efendi kimdir? Kitabın konusu bu. İhsan Efendi’nin soyu, ailesi, ilim yolculuğu, Mısır’a hicreti, ilme hizmetleri yayımlanmış ve yayımlanmamış hatıralardan hareketle gözler önüne seriliyor. Oğul İhsanoğlu’nun en çok yararlandığı kaynak Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıraları olmuş.

İhsan Efendi katışıksız bir ilim ve irfan ehli. Yirminci yüzyılda ilim için hicret etmiş ve bu uğurda gurbet elde ölmüş/şehit olmuş bir mü’min. Bir insan teki olarak düşündüğümüzde bu bizim milletimiz için bir iftihar kaynağıdır. Çünkü o icazetli bir alim. Mısır’da Osmanlı medresesinde, Kraliyet Sarayı'nda, Ayn’uş Şems Üniversitesinde, Mısır Milli Kütüphanesinde, İslam İşleri Yüksek Kurulunda aldığı vazifelerin hepsi de ilim öğretmek, ilim yaymak ve öğrenmek ile ilgili.

Kahire'deki Osmanlı medresesi, bu Türk müderrisi sayesinde Türk kültürünün canlanan bir cazibe merkezi oluyor, çünkü İhsan Hoca edebiyat da okutuyor. Hem de Türk edebiyatı. Bununla yetinmiyor Ezher'de okuyan Türk öğrencilerin Türkiye’de hak kaybına uğramaması için mektuplarla Türkiye’de teşebbüse geçiyor ve muvaffak da oluyor. Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanı olması için teklifler alıyor. Ezher’e gelen talebelerle birebir ilgileniyor. Gölgeler’in Arapçaya tercümesi için çalışıyor.

Yeni devletin ilim ehline, özellikle İslam’a ve İslami ilimlere yaptığı baskının zararlarını en aza indirmek için bir avuç Türk âlimi; Konyalı Mehmed Rasih Efendi, Özbekler Dergâhından Yunus Efendi, İskenderiye'de Kadiri Dergâhından İbrahim Hilmi Efendi, Osmanlının son şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim Sabri Efendi, Zahid’el Kevseri Mısır’da yaktıkları ilim meş’alesi ile bu nurun sönmesine izin vermiyor. Allah hepsinden razı olsun.

Meselenin diğer yönü bu insanların kendi ülkelerinden uzakta kalmaları ve dibine ışık vermelerinin engellenmesi. Türkiye’ye dönselerdi ne ile karşılaşacakları meçhul. Yozgat bilindiği gibi halk arasında yaygın kanaate göre Cumhuriyet’in ilk yıllarında cezalandırılmış bir şehirdir. Erbilli Esad Efendi’nin, İskilipli Atıf Hoca’nın başına neler geldiğini biliyoruz. İhtimal bu çemberin içine Âkif’in yanı sıra Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, İhsan Efendi de alınacaktı. Onlar Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçmıştı. Bugün Mısır bizimse biraz da Mehmet Akif, Yozgatlı İhsan Efendi, Mustafa Sabri Efendi sayesinde bizimdir.

İhsan Efendi, oğlunun ısrarla vurgulama ihtiyacı hissettiği bir niyetle, ilim tahsili için gidiyor Mısır’a ve niyetini de tahakkuk ettiriyor. Ekmeleddin İhsanoğlu, kitapta babasının bu niyetinin altını birkaç yerde çizerek M. Âkif’in inkılaplarla, şapka ile M. Kemal ve yeni yönetimle uzlaşamadığı için Mısır’a hicret ettiğine dair yaygın kanaatin babasında bulunmadığını vurgulamak için giriyor bu ima ve ihsas gayretine. Sanki babasının bu tür fikirlerinden dolayı kendisi ve geride kalanlar sorumlu tutulacakmış gibi. Gereksiz bir gayret bize göre.

Mehmet Akif’le Kelâmî Dergâhında tanışmış

Kitaptan öğreniyoruz ki Yozgatlı İhsan Efendi, Mehmet Akif’le Kelâmî Dergâhında tanışmış. Kelâmî Dergâhının şeyhi kim? Erbilli Es’ad Efendi. Kitap her ikisinin de bu şeyh efendiye intisabından bahsetmiyor. Bu zevat, Abdülhamid döneminde aynı çevrenin insanları ve benzer siyasi tavrın sahipleri oldukları için hiç de şaşırtıcı değil. Es’ad Efendi’nin Divan sahibi şairliğinin yanı sıra, Meclisi Meşayih’in reisliğini yürütmesi, Tasavvuf dergisinde makaleler yayımlaması ve zamanın önemli bir şeyhi olması bu irtibatı açıklamaya yetiyor. Mehmet Ali Ayni’nin, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, hatta Fevzi Çakmak’ın bu dergâha gidip geldiğini biliyoruz. Altınoluk dergisindeki İlhan Armutçuoğlu sohbetinden öğreniyoruz ki bu dönemde Said Nursi de Kelâmî Dergâhına gelen kişiler arasındadır ve Es’ad Efendi’ye sormak için önceden hazırladığı suallerin cevabını şeyh efendiye sormadan bir kerametle almıştır.

Âkif’in  Kelami  Dergahı ile olan bu irtibatı bizde, Âkif’in şiiri ile ilgili bir bilgiyi teyit etti. Bilindiği gibi Âkif’in, ömrünün sonuna doğru yazdığı Secde, Gece gibi şiirleri sûfi söyleyişler içerir. Bir dostu bu şiirleri okuyunca “Şiirin vadisini mi değiştirdiniz?” diye sorar Âkif’e. Mehmet Âkif  bu soruya  “Benim gerçek vadim zaten burası idi” diye cevap verir.

Hatıra kitabının en önemli sayfaları kitabın en sonunda bulunuyor. M. Âkif’in Mealinin akıbeti ile ilgili bu sayfalar. Sayfalardan öğreniyoruz ki bu emanet İhsan Efendi tarafından oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu’ya tevdi edilmiş ve İhsan Efendi öldükten sonra İbrahim Sabri Efendi’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi tarafından yakılmıştır. Kitaptaki fotokopi nüshalardan anlıyoruz ki aslında yakılan nüsha bir kopyadır. Yani Âkif’in mealinin bir kopyası alınmıştır ve Ekmeleddin İhsanoğlu bu nüshaların yerini bilmektedir.

İhsan Efendi vesilesiyle bir konuya değinmezsem olmaz. O da Cumhuriyet’e geçiş dönemindeki alimlerin, medrese ehlinin ve belki de tarikat ehlinin aile fotoğrafları. Sormadan geçmeyeceğim. Bu tür hatıratlarda bu alimlerin, ilim-irfan ehlinin hanımlarının, kızlarının fotoğraflarını yayımlamak gerekir mi, çok mu lazım bu? Yakınları bu konuda neden titiz davranmaz anlamıyorum. Biliyoruz ki Osmanlı modernleşmesi Saray’dan başladı ama bütün memleketi tesiri altına aldı. Medrese, tekke, diyanet ehli, herkes bu rüzgardan payına düşeni aldı. Bundan dolayı adı geçen kesimin hanımlarında, kızlarında kılık kıyafette biraz modernleşme görülür ve bu başı açık olarak fotoğraflara yansır. Ahmed Cevdet Paşa’nın kızları, M. Âkif  ailesi, Mahir İz ailesi, Fethi Gemuhluoğlu ailesi, Necip Fazıl ailesi, Nureddin Topçu’nun yakınları vs. Samiha Ayverdi ve Münevver Ayaşlı’yı saymıyorum. Toplum önünde olan bu kişilerin İslamlığından zerre kadar şüphemiz yok. Hanımları, beyleri kadar köklü, ilim ve irfan ehli, soy sop sahibi. Bazılarının şeceresi seyyidliğe kadar varıyor. Osmanlı hanedanına ait hanımlar, kızlar hâkezâ.

Yozgatlı İhsan Efendi Mısır’da medfun

Kimse bunların itikadı, ameli ile ilgili bir şüphe içinde değil. Olabilir ki bu zevat, o dönemde bu rüzgara en az kapılmış kişilerdir. Ve nişan, evlilik, nikah, bir ziyaret gibi vesilelerle çektirdikleri fotoğraflarda başları açık olabilir hanım ve kızların. Olmayabilir miydi? Evet. Sonuç olarak kişisel mes’uliyet bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Fakat aile çevresi ve arkadan gelenler bu görüntüleri ifşa ederek o kişilerle ilgili kanaati, sevgiyi, saygıyı zayıflatıyorlar. Hatta çok iyi hatırlıyorum Nuriye Akman, İsmet Özel ile ilgili hazırladığı bir belgeselde İsmet Özel’i ve eşinin başı açık nikah fotoğrafını yayımlamıştı televizyonda ve ben bunu İsmet Özel’in bir anlık gafletine bağlamıştım. Şimdi İhsan Efendi’nin karısının başı açıkmış mı desin millet? Âkif’in hanımı, kızları başını örtmezmiş mi desin? Nitekim başörtüsünün tartışıldığı dönemlerde bazı kalemler “Siz Akif’ten daha mı çok Müslümansınız ki onların hanımları başını örtmemişler” demişti. Lütfen biraz hassasiyet deyip geçiyorum bu konuyu.

Allah’ın bazı kulları vardır ki onlar naz ve niyaz ehlidir. Allah onların dualarını kabul eder. Aslında bütün duaları kabul eder Rabbimiz. Ancak bazılarının cevabı erken gelir, bazılarının cevabı bir hikmete mebni olarak tehir edilir. Halk arasında, adı duası makbul, Allah’a yakın olarak iştihar eden kişilere rağbet bundandır. Aslında bu kişilerin ilim ehli yani hacı, hoca takımından olması diye bir şart yoktur. Ne var ki halkımız, başı ne zaman sıkışsa, ilim ve irfan ehlinin maneviyatından faydalanmak ve dualarında yer bulmak için onlara gider. Hatıralardan, İhsan Efendi’nin de duası makbul ilim adamlarından biri olduğunu öğreniyoruz. Hicret etmiş olsa da memleketin ahvalini yakından takip eden İhsan Efendi, 27 Mayıs İhtilâlini de Mısır’dan takip eder. Menderes ve arkadaşlarının idam edileceği ile ilgili haber ve sezileri onu üzer ve Allah’tan Menderes’in idam edildiği günleri kendisine göstermemesini ister. Allah, duasını kabul etmiştir ve İhsan Efendi, 15 Temmuz 1961’de yani Menderes’in idamından iki ay önce (İdam tarihi 17 Eylül 1961) vefat eder.

Yozgatlı İhsan Efendi, ilim yolunda hicret etmesine rağmen Mısır’da medfun. Oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, birkaç yerde “Babam, ilim uğruna memleketinden hicret etti, sakın ha, inkılaplarla başı hoş olmadığı için memleketi terk ettiği sonucuna varmayın”  ima ve ihsasını hem anlıyoruz hem anlamıyoruz. İhsan Efendi için ona şehid diyebiliriz. Memleketinden “cüda” kalan ve inkılaplarla başı hoş olmadığı için hicret ettiği söylenen, Kur’an Meali’ni emanet ettiği, Türk istihbarat teşkilatının takip ettiği arkadaşı Mehmed Âkif ise memlekette ve Edirnekapı mezarlığında medfun. Gerçekten tuhaf bir durum. İhsan Efendi, bir zamanlar bizim olan ancak bugün siyasi ilişkilerimizin problemli olduğu, askeri bir diktatör tarafından yönetilen Mısır’da yatıyor.

Son olarak, rahmet dileklerimizi uzaktan da olsa gönderelim, derim. Dileyen şefaati de eklesin duasına. Nasıl olsa ruhun yolculuğuna mesafe yok.

Kâmil Yeşil

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 23:49
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20