İnsan belki de dünyaya bir bahçe kurmaya gelmiştir

“Beyhude” kelimesi de bende “Beyhude Ömrüm” kitabını okuduktan sonra asıl anlamına kavuştu. Mehmet Deniz yazdı.

İnsan belki de dünyaya bir bahçe kurmaya gelmiştir

Bilmem sizde de öyle midir? Bazı kitap isimleri vardır, sizi öyle etkiler ki daha okumadan kitapla aranızda bir ünsiyet peyda olur. Mesela benim için “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Onca Yoksulluk Varken, Kimsenin Kalbi, Beyhude Ömrüm onlardan sadece birkaçıdır.

Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler kitabında, “Biz evvela kelimeleri öğreniriz sonra yaşadıkça teker teker manalarını” diyor. Son günlerde bu söz üzerinde epey düşündüm. İlk etapta aklıma “zor zamanlar” sözü geldi. Yaşadığımız günler, “zor zamanlar” sözünün manasını tam olarak anladığımız zamanlar. Sanırım “beyhude” kelimesi de bende  Beyhude Ömrüm kitabını okuduktan sonra asıl anlamına kavuştu.

Kitap, “Çukurdaki tarlayı biçiyorduk” cümlesiyle başlıyor. Ve bu ilk cümleden itibaren Mustafa Kutlu’nun o sıcak, samimi üslubu ve adeta berrak bir ırmak gibi akan Türkçesiyle hemen sizi içine çekiyor. Bir anda kendinizi hikâyenin başkahramanıyla birlikte bir ahlat ağacının gölgesinde otururken buluyorsunuz. Kitabın konusu da işte tam bu ahlat ağacının altında başlıyor. Kahramanımız karşısında duran “Islak Kaya”yı fark eder ve dibinde su olabileceği ve suyu bulursa buraya bir bahçe yapabileceği fikrine kapılır. Bütün zorluklara, söylentilere, engellemelere rağmen kahramanımız suyu bulur ve bahçeyi kurar. Bahçe ama ne bahçe, adeta çölün ortasında bir vaha, bozkırın ortasında parlayan yemyeşil bir zümrüt. Bu bahçe kahramanımızın her şeyi olur. Çocuklarına bırakacağı en güzel miras, alın terinin ve emeğin en güzel karşılığı, öldükten sonra ardında bırakacağı güzel bir eser.

Tam burada hikâyeden biraz çıkıp kendi hayatlarımıza baktığımızda aslında her birimizin tıpkı kahramanımız gibi bir bahçesi olduğunu ya da böyle bir bahçenin hayalini kurduğumuzu görürüz. Tabii bu bahçe bizim için elbette hikâyedeki gibi gerçek bir bahçe değildir. Bugünün dünyasında bu bahçe, kimimiz için başını sokabileceği bir ev, kimimiz için bir araba, kimimiz için yazacağı bir kitap, kimimize göre ise çocukları için güzel bir eğitimdir. Yani bu bahçe herkese göre farklılık göstermekle birlikte herkesin de kendine göre bir bahçe hayali vardır. Kahramanımızın deyimiyle: “İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya gelir.”

“İnsanoğlu dünyaya niçin gelir?”

Hikâyeye tekrar döndüğümüzde, hikâyemizin konusunu her ne kadar yukarıda bahsettiğimiz olay oluştursa da yazar hikâye boyunca bu konu üzerinden bize farklı çatışmalar sunuyor. İyi ile kötünün mücadelesi, zengin ve fakir çatışması, ebeveyn ve çocuklar arası ilişkiler, köyden kente göç hikâye boyunca karşımıza çıkan durumlardan bazıları.

Hikâyedeki bu çatışmalar ve durumlarla hikâyedeki kahramanlarımızın kişilik özellikleri haliyle birbiriyle bağlantılı. Başkahramanımızın belirli bir ismi yok.  “Gülpaşa Çavuşun Oğlu” olarak geçer. Tabiata, ağaçlara adeta âşıktır. Aynı zamanda çalışkan, sabırlı, geleneklerine ve doğduğu topraklara bağlı birisidir. Hikâyenin çoğunluğunda anlatıcı odur. Emrullah Hoca, köyün imamıdır. Bir diğer kahramanımız Deli Derviş’le birlikte başkahramanımızın en büyük yardımcısıdır. Bunlar, hikâyede iyiyi ve güzeli temsil eden kahramanlarımızdır. Muhtar (İblisin Halil), hikâyede gücü, zenginliği ve kötülüğü temsil eder. Hikâyenin büyük bir kısmında kahramanımız ile Muhtar’ın mücadelesine tanık oluruz.  Bahsedeceğimiz son kahraman ise Başkahramanımızın oğludur. Hikâyedeki baba-oğul çatışması, köyden kente göç, bu kahramanımız üzerinden verilir.

Kitap boyunca birçok duygu da eşlik ediyor insana. Kahramanımızın, Gülpaşa Çavuşun oğlu, hayat serüvenine tanıklık ederken kâh seviniyorsunuz kâh üzülüyorsunuz, yeri geldiğinde acaba bu iş nasıl bitecek diye kahramanımızla birlikte merakla bekliyorsunuz, yeri gelince de kahramanımızla birlikte sizin de boğazınız düğümleniyor. Fakat özellikle hikâyenin sonuna doğru bir duygu hepsinden daha ağır basmaya başlıyor o da hayatın geçiciliği ve insanoğlunun fâniliği.

“Mal da yalan mülk de yalan”

Hikâyenin sonunda hayat serüvenine tanık olduğumuz kahramanımız iyice yaşlanmıştır. Eşi ölmüş, oğlu İstanbul’a göçmüş, köyde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştır. Ve bizleri asıl etkileyen ise kahramanımız artık o kadar yaşlanmıştır ki o çok sevdiği bahçesine bile gidememektedir dahası gözleri artık iyi göremediği için bahçesine uzaktan bile olsa bakamamaktadır. Kahramanımız, bahçesini son kez görebilmek için ona doğru yürür, epey yaklaştığında bahçeyi görür de; fakat kar yağmaktadır ve kahramanımız iyice yaşlanmıştır. Bahçesini son kez gördüğü o anda kayar ve düşer. Kalkmaya gücü yetmez, gelip kurtaracak kimse de yoktur. Bir akşam ezanı vaktinde gökten adeta “beyaz meyve çiçekleri” gibi dökülen karın içinde kahramanımızı son kez görürüz, dilinden şu sözler dökülür:  “Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.” Kitabı kapatırken benim de dilimden şu dizeler dökülüyor:

Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan.

Hikâyemiz kitap olarak burada biter. Ama tam da hikâyenin bittiği yerde asıl sorular ve düşünceler zihnimize hücum etmeye başlar. İnsanın bu dünyadaki varlık sebebi nedir? İnsan ve dünya malı ilişkisi nasıl olmalıdır? Dünya ve âhiret arasındaki dengeyi nasıl sağlamalıyız? Ve belki de en önemlisi emaneti sahibine teslim edeceğimiz o son anda dönüp arkaya baktığımızda gerçekten O’nun rızasına uygun bir hayat yaşayıp yaşamadığımız.

Şüphesiz ki kitap hakkında yazılacak, söylenecek daha pek çok şey. Herkes, okuduğunda kendince kitaptan farklı anlamlar, dersler çıkaracaktır. Yazıyı, kitabı bitirdikten sonra üzerinde daha çok düşünmeye başladığım şu ayetle bitirelim:

“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Âhiret yurduna gelince işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi.”

Hiçbir nefesimizin ve amelimizin beyhude olmaması duasıyla.

Mehmet Deniz

Güncelleme Tarihi: 14 Temmuz 2020, 16:52
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26