Gençler için kırk esaslı ilke

Ferhat Özbadem'in '40 Esas 40 Düstur'unda belirlenmiş kırk kadar esas/rükun, şart ile uygulanmaya konulmak istenen bir o kadar düstur/kanun, nizam; cana can, ruha ruh, inanca inanç katıcı nitelikte. Fatih Pala yazdı.

Gençler için kırk esaslı ilke

Üretkenliğini her geçen zaman diliminde daha da artıran bir güzel kalemdir Ferhat Özbadem kardeşimiz. Son çalışması 40 Esas 40 Düstur’u Azra Yayıncılık’tan çıkaralı çok fazla olmadı (Aralık 2014), ama bizim için alınıp da okunmayan ve dostlarla tanıştırılmayan her kitap, beklemiş kitaplar cenahından sayıldığındandır ki bu vebalin ağırlığından kurtulmanın zamanı geldi artık.

Özbadem, bu mütevazı çalışmasına “Müslüman Gençliğin El Kitabı” alt başlığını koymuş. Kendini daimi gençlerden gören ve ihtiyarlık nedir bilmeyenleri de içine alan sözlerin hizaya geldiği, okuyanını hizaya getirdiği bir çalışma serdetmiş. Kitapla muhabbetinizi ilerlettiğinizde göreceksiniz ki, ele alınanların, okuyucu ile paylaşılanların hayatla buluşturulması, buluşturulma ihtimali bile epey bir yol kat edişi beraberinde getirecektir. Belirlenmiş kırk kadar esas/rükun, şart ile uygulanmaya konulmak istenen bir o kadar düstur/kanun, nizam; cana can, ruha ruh, inanca inanç katıcı nitelikte.

İki kapak arasında buluşturduğu her çalışmasında önceliği inancına ve davasına veren Özbadem, bu kitabında bunu daha açık bir vaziyette sunuyor. Okurken kendinizi, bazen bir sohbet meclisinde dost kardeşlerleymiş gibi, bir medresede Hoca’dan ders alıyormuş gibi, kürsüden yılların birikimini öğrencilerine tüm samimiyetiyle, içtenliğiyle aktaran bir müderrisi dinliyormuş gibi hissettiğiniz vakitler oluyor. Her kitap bir amaca matuf yazılır. Ferhat Özbadem de özellikle genç kardeşlerini dikkate alarak Rabbine sığınmış ve yüklü bir duyarlılıkla kaleme sarılmış.

Kitap boyunca Müslüman bir şahsiyetin nasıl olmasının, bu şahsiyetin kendini nasıl gerçekleştirmesi gerektiğinin parametreleri çiziliyor bir anlamda aslında. İhlâslı olmak ile başlayıp imanın lezzetine ermeyi, okuma bilincini, ilim öğrenmenin faziletini, Kur’an bilincini, sünnet bilincini, zikir bilincini, haddini bilmeyi, ümitvar olmayı, istişareli hareket etmeyi, hürmetkâr olmayı, inanılan ilkelere sadakati, baş koyulan yolda yürürken fedakârlığı, sebatı, takvayı, metaneti, vakarı, bencillikten sıyrılmayı, riyadan ve kibirden sakınmayı, kardeşlerini kendine tercih etmeyi, ümmet bilincini, zamanı kontrol etme bilincini, özgüveni, kültür ve medeniyet bilincini, ırkçılığın her türlüsünden sakınmayı, taassuptan uzak durmayı, müspet hareket etmeyi, ihtilaflı durumlardan ve konulardan kaçınmayı, bidat ve hurafelerden kurtulmayı, iktisatlı yaşamayı ve daha daha fazlasını buluyoruz bu parametreler içerisinde.

Müslümanların gayesi Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır

Ruhu, nefsi, aklı, kalbi, cesedi, eli, omzu, ayağı, gözü, kulağı, burnu, dili olan insanın kendini tanımadan, kendini özverili bir şekilde okumadan dünyada bulunuş gayesine eremeyeceğini, sorumluluk alanını keşfedemeyeceğini hatırlatıyor yazarımız bize. Bu meselenin, yani kendi kendini bilip tanımanın gerçekleşmesinin akabinde yukarıda zikredilen hususlarda başarılı olabilecektir genelde insanlar, özelde ise müminler. Müminlerin dünyada kazanmaktan, kazançlı çıkmanın derdinde olmaktan başka da bir gayeleri, hedefleri olmasa gerek. Şu halde iman nimetine ermiş olanların herkesten çok kendilerini bilip tanımaları, kendileriyle -şimdiye kadar yapamadılarsa- bir an önce ‘tanışmaları’ elzemdir. Eğer bu tanış olma konusu önemsenip de hayata geçirilmezse, “vakti kuşanan adam” Atasoy Müftüoğlu'nun dediği gibi temsil ettiğimiz İslam varlığına ne bir şey katabiliriz ne de bu varlık içinde bir şeye katılabiliriz; ona ne bir şey yükleyebiliriz ne de ondan bir şey yüklenebiliriz.

Ferhat Özbadem, şehid İmam Hasan el-Benna’nın izini takip ederek Müslümanların gayesinin Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak, önderlerinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, anayasalarının kerim kitabımız Kur’an, yollarının cihad, amaçlarının Allah yolunda şehadete erme olduğunun vurgusunu yapıyor. İslam’ın ve dolayısıyla Müslümanların yaşamlarının inançtan, ibadetten, evrensel bir nizamdan, ahlaktan, kuvvetten, rahmetten, adalet, kültür, ilim ve hükümlerden ibaret olduğunun altını çiziyor kalınca. Bunların ördüğü, bunların anlamlandırdığı bir hayat şekli, solumaya, yaşanmaya değmez mi? Her bir karesi ilahî nakışlarla bezenmiş olunan Kur’an’la ve Sünnet’le dünyaya, insana, hayata bakış ne muazzamdır, ne mükemmel ve ne muhteşemdir. Arayışı ve kazancı, aciz, noksan, başkasının yardımı olmadan hayatını sürdürmesinin asla mümkün olamayacağı insanların koyduğu kanunlarda, çizdiği sınırlarda ve yapaylıklarda, yapmacıklıklarda, geçiciliklerde görmek ve bulmak ne büyük nasipsizlik, ne büyük bahtsızlık, ne büyük talihsizliktir öyle! Rabbinin yüce davasından aldığı güçle esaslı bir kalkışa geçen kul, adımını nasıl atacağından devletini nasıl yöneteceğine kadar hemen her şeyi, asırlar geçmiş olsa da bozulması, değişmesi, değiştirilmesi, ekleme ya da çıkarma yapılması akılların ucundan bile geçmeyecek olan bir sistemden, düzenden, nizamdan alır, öğrenir ve uygular.

İnancımız, başlı başına bir ciddiyet iklimine taşıyor bizleri

Özbadem, Müslümanların, yüce Allah’ın hudutlarına karşı, Rasulullah’a ve ümmete/kardeşlerine karşı, aileye, topluma, sosyal ortamlardaki muhataplara karşı ve konuşurken, mal mülk sahibi olurken hadlerini bilmeleri noktasında uyarılarda bulunuyor. Dikkat çektiği önemli mevzulardan birisi de sebatkâr olma meselesi. İnançta, fikirde, sevgide, harekette, tevbede, duada, davet ve tebliğde ortaya konacak sebatın değerinin tariflere gelmeyeceğini düşündürtüyor bize. Özellikle tevbedeki sebatta; Rabbimizin kabul edeceği tevbenin, ancak cehalet sonucu işlenen günahların, hataların, yanlışların sonrasında hemen devreye sokulan, hemen yerine getirilen türdekilerin olduğunu buyurduğu Nisa Sûresi on yedinci ayeti zikretmiş. Tevbe ki, kendisi vesilesiyle yapılana bir daha dönmemektir. Tevbe ki, bile bile aynı hataya düşmemektir. Tevbe ki, ne kadar küçük zannedilse de yanlışların tümünü büyük görmektir. Ve tevbe ki, Allah’a ve rahmetine ve azametine rağmen işlenen günahlar üzerine sonsuzlarca kere, bitmez tükenmezlercesine, saçları ağartıp gözleri hep yaşartırcasına pişmanlık duymak, bu pişmanlığın getirisi sonucunda affedilişlere, cennetlere, mükâfatlara kavuşmaktır.

Müslümanın vakarlı olmasına gelince, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konunun sınırlarına ulaştığımızı anlıyoruz. Vakur bir mümin ağırbaşlıdır, bulunduğu yer dâhilinde ciddidir, hafif meşrep değildir, hele hele kibirli hiç değildir. Özbadem’in cümlelerinden çıkarımımız şudur ki; Müslüman dendiğinde, Allah’a tam teslimiyet gösteren, O’nun emir ve yasaklarını tam bir ciddiyetle uygulayan ve gerektiğinde O’nun yüce dininin yeryüzüne hâkim olması için canını dahi hiç çekinmeden ortaya koyabilen şahsiyet akla gelir, akla gelmelidir. Rabbinin buyruklarına karşı ciddidir Müslüman. Rasulullah efendimizin öğretilerini uygulama noktasında ciddidir Müslüman. Ve Müslüman olmanın bireysel ve toplumsal gerekliliklerine karşı olabildiğince ciddidir her bir Müslüman. Ciddi ve samimi olanlar kazançlı çıkacaktır. Zira inancımız, başlı başına bir ciddiyet iklimine taşıyor bizleri. Müslümanın mizahî yönü olması gerekir, tamam doğru; ancak vakur duruşu daha ağır basmalıdır ki teslim olduğu değerlerin temsilini hakkıyla yapabilsin.

Ferhat Özbadem, yaklaşık iki yüz altmış sayfaya kazıdığı olmazsa olmazımız olan esaslar ve düsturlarla bize büyük hatırlatmalarda bulunmuş oluyor. Gençlerin daha çok ilgi göstermesi gereken bu eserinin, Müslümanların düşünce, anlayış ve amellerine katkı sağlamasını en az kendisi kadar biz de temenni ediyoruz. Daha henüz nazar ettiğimiz söz konusu kitabının ardından, bu günlerde Cennetin Anahtarı adını verdiği yeni çalışması, yepyeni bir yayınevi olan Sude Yayınları tarafından yayınlandı. Hayırlı olması ve Rabbimizden tesirini hâlk etmesi niyazındayız.

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 12:11
banner12
YORUM EKLE

banner19