"Bülbülü Öldürmek" kitap özeti

Harper Lee’nin kaleme aldığı “Bülbülü Öldürmek”, ilk defa 1960 yılında yayımlanır ve kitap 1961 yılında Pulitzer Ödülü’ne layık görülür. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"Bülbülü Öldürmek" kitap özeti

Harper Lee’nin kaleme aldığı “Bülbülü Öldürmek”, ilk defa 1960 yılında yayımlanır ve kitap 1961 yılında Pulitzer Ödülü’ne layık görülür. Eser, yazarın yazmış olduğu ilk kitap iken devamı niteliğinde yazılan “Tespih Ağacının Gölgesinde” kitabı da yazarın son kitabıdır. Harper Lee, yazmış olduğu yalnızca iki kitap ile Amerikan Edebiyatı’nda önemli bir yer edinmeyi başarabilmiştir.

“Bülbülü Öldürmek” kitabı ile Lee, bir dönem Amerika’da yaşanan ırkçılığı ahlâkçı bir yaklaşımla eleştirir. Kaybetmiş insanların küçük hayatlarıyla dolu bu roman, küçük bir kızın dilinden anlatılır.

Annelerini küçük yaşta kaybeden iki kardeş; Jem ve Scout, avukat olan babaları Atticus ve onlara bakan Calpurnia ile beraber yaşar. Bir zenciye atılan iftira sonrasında Atticus’un bu zencinin avukatlığını yapacak olması kasabalının onlara bakışını değiştirir. Bir zenci hakkında bir iddia varsa o iddia kesinlikle doğrudur anlayışı, 1960’larda tüm Amerika’da olduğu gibi bu küçük kasabada da geçerlidir. Bu dönemde sosyal ortamların bir çoğundan soyutlanan zenciler, genellikle ev işlerinde çalıştırılır, beyazların kilisesine giremezler. Atticus’un harikulade savunmasına, iddia sahiplerinin tereddütlü ifadelerine ve zayıf iddialarına rağmen mahkeme sadece renginden dolayı Tom Robinson’u suçlu bulur. Alabama’da “Maycomb” adlı bir kasabada geçen roman, Harper Lee’nin yaşamından otobiyografik öğeler taşır. Son derece esprili bir dille kaleme alınmış bu eserde “Dill” karakteri, Harper Lee’nin yakın arkadaşı Truman Capote’den esinlenilerek kurgulanır.

“Bülbülü Öldürmek”, çevresinde olup bitenleri kendi penceresinden anlatan küçük bir kızın hikâyesi olarak 1960 yılında yayımlanır. Hikâye, nihai sonuna yazarı Harper Lee’nin ikinci kitabı olan “Tespih Ağacının Gölgesinde” ile kavuşur.

Kitap özetinden bölümler:

Radleyler’in Evi

Ben, Scout Finch… Ağabeyim Jem, benden dört yaş kadar büyüktü. Her şey Dill’in komşumuz olarak yanımıza taşınması ve yan evde yaşayan “Radley” isminde bir öcüyü evinden dışarı çıkarma düşüncesini ortaya attığı zaman başlamıştı. Ama ben daha da gerilere giderek her şeyin General Andrew Jackson’la başladığını iddia edebilirim. Eğer General Cree yerlilerini topraklarından sürmeseydi Simon Pinch hiçbir zaman Alabama’ya gelmemiş olacaktı. Peki, o zaman acaba biz nerede olacaktık? İşte bunu hiç bilemiyorum.

Jem, Atticus ve yardımcımız Calpurnia ile birlikte kasabanın başlıca yerleşim bölgesi olan ana caddede oturuyorduk. Calpurnia, beyaz değildi. Babam, Atticus bir avukattı. Jem ve ben babamızdan son derece memnunduk. Bizimle oynuyor, bize kitap okuyor, kibar ve tarafsız davranıyordu. Annemiz, ben iki yaşındayken ölmüştü. Kalıtsal bir kalp hastalığı vardı sanırım. Ben değil ama Jem onu çok iyi hatırlıyordu. Bazen durup dururken oyun oynamaktan vazgeçiyor ve yalnız kalmayı tercih ediyordu.

Altı yaşına geldiğimde özgürlük alanımızın sınırları, kuzey yönünde iki ev ötedeki Bayan Henry Lafayette Dubose’nin, güney yönündeyse Radleyler’in evine dayanıyordu. Babamın koyduğu bu sınırları aşmayı hiç düşünmezdik. Bir gün yan evin bahçesinden gelen bir ses duyduk ve hemen sesin geldiği yere doğru gittik. İkimiz de yavru bir yavru köpek göreceğimizi filan düşünmüştük. Fakat gördüğümüz, yerde oturan ve adının Charles Baker Harris olduğunu söyleyen bir oğlandı. Pek göstermese de yedi yaşına basacakmış, ona kısaca “Dill” derlermiş. Dill, Mississippili idi ve yazı teyzesinin yanında geçirmek üzere buraya gelmişti. Jem ile Dill’i kolaylıkla aramıza kabul etmiştik.

Dill’in aklı fikri güney sınırımız, Radleyler’in evindeydi. Dill’e göre evde bir öcü yaşıyordu ve oradan çıkartılmalıydı. Jem’le beraber yaptığımız hiçbir açıklama, onun bu inadını kıramadı. O ev onu çekiyordu sanki. Jem ile gittiğimiz kasaba okulunun bahçesi, biz çocuklara göre öcülü olan bu eve bitişikti. Okulun bahçesine cevizleri dökülse gidip toplayamazdınız, beyzbol topunuz o bahçeye kaçarsa yapacağınız en iyi şey o topu unutmaktı...

Söylenenlere göre Radleyler’in garipliği Jem’le ben doğmadan önce başlamış. Radleyler, kasabada sevilen insanlardı ama kendi içlerine kapanmak gibi buralarda asla bağışlanmayacak bir hata yapmışlardı. Maycomb’un başlıca etkinliğine katılmayıp kiliseye gitmediler, ibadetlerini evde yaptılar. Bayan Ridley, karşı komşusuna kahve içmeye bile pek az gider ve hiçbir dini toplantıya katılmazdı. Bay Ridley ise her sabah, saat on bir buçukta kasabaya iner ve saat tam on ikide dönerdi. Ne iş yaptıklarını ya da bu ailenin burada ne zamandan beri yaşadığını da bilmiyorduk. Mahalledeki efsaneye göre Radleyler’in küçük oğlu, daha yirmisine gelmeden ülkenin kuzey bölgesinde yaşayan çok büyük ve anlaşılması zor bir kabile olan “Old Sarumlu Cunninghamlar” dan birileriyle tanışmış ve onlarla birlikte Maycombluların hiç görmediği bir çete kurmuştu. Bu çete pek bir şey yapmasa da kasaba sakinleri Bay Radley’e oğlunun kötü insanlarla dolaştığını söylemeye cesaret edemiyormuş. Fakat bir gece bu gençler alkolün de etkisiyle kasabada huzursuzluk çıkararak kendilerine engel olmaya çalışan Maycomb eski mübaşiri Bay Conner’i adliyenin ek binasına kilitlemişler. Bay Radley, başı belaya giren oğluna yargıcın ceza vermesini bir daha tekrar etmeme sözü vererek önlemiş. Olayın ardından Radleyler’in oğlu on beş sene ortalıkta gözükmemiş. Ve artık “Öcü Radley” olarak bilinmeye başlamış.

Bir gün Jem, komşumuz Stephanie Crawford’dan bir şeyler öğrenmiş. Kadına göre Öcü Radley, salonda oturup gazeteden bir şeyler keserken içeri babası girmiş ve Öcü, makası babasının bacağına saplamış. Bayan Radley ise sokağa fırlayıp “Arthur hepimizi öldürecek!” diye bağırmaya başlamış. Şerif geldiğinde Öcü aynı işi yapmaya devam ediyormuş. Otuz üç yaşındaki bu çocuk için yapılan önerilere babası kulağını tıkamış ve onun yalnızca bazen sinirli olabildiğini söylemiş. Bay Radley, kesinlikle oğlunu akıl hastanesine göndermek istemiyormuş. Buna rağmen oğlunu alıp adliye binasının bodrumuna kapatmışlar.

İlk Hedef Öcü Radley

Biz yanı ben, Jem ve Dill, Öcü’nün peşindeydik. Üstelik komşumuz Bayan Stephanie Crawford’un anlattıkları bizi daha bir heyecanlandırıyor ve meraka sevk ediyordu. Dill, sürekli Jem’in korktuğunu söyleyip onu tahrik ediyordu. Nihayet üçüncü gün Dill, Jem’i teslim almayı başardı. Jem’in derdi -yani kendi dediğine göre- Öcü’nün bizi yakalayamayacağı şekilde onu dışarı çıkarmanın bir yolunu bulmaktı. Ayrıca kız kardeşini –yani beni- de düşünmek zorundaymış. Hep birlikte bir plan yaptık. Plana göre Jem, bahçe kapısını itecek ve duvara bir şaplak vurup geri dönecekti. O sırada Öcü sesin nereden geldiğini merak edip dışarı çıkacak, biz de Dill ile onun üzerine atlayacaktık. Bu kusursuz gördüğümüz planı uygulamaya geçtik. Jem, bahçe kapısını itip duvara şaplak atıp heyecanla koşunca biz de onun peşinden koştuk ve sağ salim kendi ön verandamıza vardık. Nefes nefese dönüp arkamıza baktık, ev olduğu yerde duruyordu. Öcü Radley’i dışarı çıkarmayı başaramasak da sanki içeriden bir tıkırtı gelmişti.

Eylül ayı gelince Dill’in Meridian’a dönme, bizim de okula gitme vaktimiz gelmiş oldu. Ben okula başlamak için sabırsızlanıyordum. Öğretmenim, Bayan Caroline Fisher’di. Okumayı bildiğimi öğrenir öğrenmez babamın artık daha fazla bir şey öğretmemesi gerektiğini iletmemi istedi. Oysa bana okumayı babam öğretmemişti ki. Birkaç ay rutin okul olaylarıyla geçti. Ardından ikinci sınıftaydım. Bana sorarsanız ikinci sınıf, tatsızdı ama Jem’e göre ileriki yıllarda okul iyileşmiş olacaktı. Yaşlı Bayan Radley o kış öldü. Jem’le ben Öcü’nün kadını sonunda hakladığına karar verdik ama Atticus cenaze evinden döndüğünde onun eceliyle öldüğünü söyleyince biraz hayal kırıklığına uğradık. Şimdi aklımızda başka bir soru vardı: Babam, Arthur’u yani Öcü’yü görmüş müydü? Öyle ya sonuçta cenaze evine gitmişti. Bize verdiği cevap yine hayal kırıklığıydı, Arthur evde değildi. Daha başka sorular sormak istesek de bu konuyu kurcalamamız Atticus’un pek hoşuna gitmiyordu.

Ertesi gün pencereden bakar bakmaz çığlığı kopardım. Bana kalırsa kıyametin kopması yakındı. Atticus’u kolundan tutup çekiştirerek pencerenin önüne götürüp dışarıyı gösterdim, “Aman Tanrım kar yağıyormuş!” Jem, babama sanki daha önce kar görmüş gibi karın tutup tutmayacağını soruyordu. Jem’le bahçeye çıkıp kardan adam yapmaya karar verdik. Dışarı çıkıp Bayan Maudie’nin evinin önüne geldiğimizde Bay Avery oradaydı. Suratı pespembe ve bel kemerinin altından koca karnı görünen bu adama göre biz kötü çocuklardık ve yine bir şeyler yapmıştık, bu yüzden de mevsimi değiştirmiştik. Oysa Maycomb’a Appomattox muharebesinden beri böyle kar yağmıyordu. Bay Avery’nin sataşmasına aldırış etmeden kardan adamımızı yapmaya koyulduk. Bitirdiğimizde onu babama göstermeyi çok istiyorduk. Babamın akşam yemeğine gelmesini bekleyemeden iş yerine gidip ona bir sürprizimin olduğunu söyledik. Atticus, kardan adamımızı görünce harika bir iş çıkardığımızı söyledi. Jem’i de epey övdü, bu yüzden Jem’in kulaklarına kadar kızarmıştı. Fakat kardan adamın Bay Avery’ye benzediğini fark etti ve üzerinde biraz daha çalışarak ona benzememesini sağlamamızı istedi. Babama göre komşularımızın karikatürünü yapmak pek hoş olmayabilirdi.

Gece yarısı uykumdayken Atticus’un beni sarsmasıyla uyandım. Yanında Jem vardı, o da benim gibi uyku sersemiydi. Bu saatte uyandırıldığıma göre kesinlikle bir sorun olmalıydı. Dışarıdan sesler ve koşuşturan insanların çıkardığı boğuk gürültü, korkuya kapılmama neden oldu. Mahallede yangın çıkmıştı ve Bayan Maudie’nin evi yanıyordu. Yangının diğer evleri de kül etmeden kontrol altına alınması gerekiyordu. Bayan Maudie, yangının nasıl çıktığını bilmiyordu. Belki mutfak bacasından çıkmış olabilirdi. Açıkçası Bayan Maudie bu yangına pek üzgün gözükmüyordu. Zaten eski, inek ahırına benzettiği bu evden nefret ettiğini ve belki yüz defa yakmayı düşündüğünü kendisi söyledi.

Bir Zenciyi Savunmak

Cecil Jacobs, tüm okula babamın bir zenciyi savunduğunu ilan etti. Bunu kesinlikle kabul etmedim ama kafam karışmıştı. Jem’e de sordum o da bunu Atticus’a sormamı söyledi. Atticus, duyduklarımın doğru olduğunu ve ayrıca siyahilere zenci dememem gerektiğini söyledi. Atticus, tüm zencileri değil yalnızca adı Tom Robinson olan bir zenginin avukatlığını yaptığını anlattı. Kasaba çöplüğünün biraz ilerisindeki küçük yerleşim yerinde yaşayan Tom, aynı zamanda Calpurnia’nın kilisesine kayıtlıymış ve Calpurnia onun ailesini iyi tanıyormuş. Namuslarıyla yaşayan bu insanlar, bazı dedikodulara maruz kalıyorlarmış ve ben bazı konuları anlayacak yaşta değilmişim. Bazı yüksek mevkilerdeki kişiler babama, bu adamı savunmanın doğru olmayacağını söylüyorlarmış. Davayı kazanmamız mümkün değilmiş ama duruşmalar yaz döneminde başlayacakmış. Bir zenciyi savunmak, böyle büyük bir sorun muydu? Değilse Cecil, neden zencileri savunduğu için babamı suçluyordu?

Babam bana bu konuyla ilgili okulda ya da başka herhangi bir yerde ne kadar tahrik edilirsem edileyim, sakin kalmamı ve yumruklarımı aşağıda tutmamı tembihledi. Bu şartlar altında ertesi gün okulun avlusunda karşılaştığım Cecil karşısında Atticus’un bu öğüdünü yerine getirerek sakin kalmayı başardım ve Cecil’in dediği hiçbir şeye tepki vermeden oradan uzaklaştım. Cecil Jacobs ile dövüşseydim Atticus’u hayal kırıklığına uğratacaktım. Atticus, bizden bir şey yapmamızı nadiren isterdi bu yüzden dediğini yapmam önemliydi. Soylu bir tavır takınmıştım.

Ne yazık ki soylu tavır yalnızca üç hafta sürdü. Noel gelmişti ve işler biraz karışacaktı. Noel’in iyi yanı Noel ağacı ve Jack Finch Amca’ydı. Alexandra Hala ve kuzenim Francis de Noel’de beraber olacağımız gruba dâhildi. Tabii bir de Jimmy Enişte vardı. Francis, hayatımda tanıdığım en sıkıcı oğlandı. Onunla konuşmak bana ağır ağır okyanusun dibini boylamak gibi geliyordu. Alexandra Hala da bana takmış vaziyetteydi. Hiçbir zaman bir hanımefendi olamayacağımı düşünüyordu. Çünkü ben pantolon giyiyormuşum ve onun ben doğduğum zaman armağan ettiği inci kolyeyi takmıyormuşum. Francis her zamanki gibi sinirimi bozmaya başlamıştı, babam için “Zenci hayranı”  deyip duruyordu. Anlamını bilmesem de söyleyiş tarzından kötü bir şey olduğunu anlamış ve çok sinirlenmiştim. Atticus’u üzmemek adına tahammül edebildiğim kadar bekledim ancak dayanacak gücüm kalmadığında fırsatını bulup suratının ortasına yumruğumu yerleştirdim. Büyükler, olayı her ikimizden de dinleyip hatanın kimde olduğuna karar vereceklerdi. Bana kalırsa haklıydım.

Jem’in on ikinci yaş gününün ertesinde cebindeki para sanki ona batıyormuş gibi öğleden sonra kasabaya gidip oyuncak almayı planladık. Ona bir buharlı lokomotif bana da bir gösteri sopası aldık. Para, yalnızca Jem’in olmasına rağmen büyük bir cömertlikle bana da hediye almıştı. Dönüş yolunda Bayan Dubose, evinin önünden geçerken bizi durdurup sorular sormaya başladı. Sonunda iş döndü dolaştı ve Bayan Dubose, babamın beş para etmez zencileri savunduğunu bu nedenle onun da onlardan pek farklı olmadığını söyledi. Jem de ben de feci hâlde kızmıştık. Jem, kendini tutamadı ve elimdeki sopayı kaptığı gibi Bayan Dubose’nin tüm kamelyalarının tepelerini uçurmaya başladı! Her yer yeşil tomurcuklar ve yapraklarla doldu. Sonra da sopayı Bayan Dubose’nin gözleri önünde diziyle kırdı.

Babam olanları öğrendiğinde Jem’e bir ay Bayan Dubose’ye kitap okuma cezası verdi. Cezanın bitiminden az zaman sonra yaşlı kadın öldü. Meğer çok hastaymış ve babam zaten Jem’i bu olay olmasa da yaşlı kadına kitap okuması için gönderecekmiş.

Devamını dinlemek için:

Yayın Tarihi: 06 Nisan 2022 Çarşamba 14:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26