Benim düşünceme göre ezan, Kur’an-ı Kerim dinlemiş bir taş, bir ağaç, bir toprak, bir su ile; ezandan ve Kur’an’dan mahrum olmuş taş, toprak, su, ağaç arasında büyük bir fark vardır. Biz bu farkı ilk anda anlayamayabiliriz. Ancak ehlinin fark ettiğini biliyoruz. Şöyle düşünelim. Bir zikir halkasının yanına konmuş ve saatlerce yüksek sesle Kelime-i Tevhid, Allah Allah zikri dinlemiş, üzerine aşır ve salavat işitmiş bir su, çeşmeden, dereden kendi halinde akan su ile aynı olabilir mi? Bana göre olamaz. Bunların arasında mutlaka tat, titreşim, canlılık, bereket, maneviyat farkı vardır. Allah’ın takdir-i ezelisi ile tabii ki, gayrimüslim topraklarda yetişen nebatat ve hayvanat ile Müslim topraklarda yetişip yaşayan nebatat ve hayvanatın manevi değerinin aynı olmadığını düşünüyorum. Kur’an’da geçen “öyle taşlar, kayalar vardır ki Allah korkusundan yuvarlanır” anlamındaki âyeti böyle anlıyorum desem, ne lâzım gelir?
Sözü buradan başka bir mecraya taşımak istiyorum. Bana göre bir Allah dostunun nazarına muhatap olmuş, bir Allah dostunun gözlerinden çıkan nura tutulmuş bir kimse ile; o nurdan şöyle veya böyle mahrum kalmış biri de aynı kişi değildir. Allah dostunun nazarına muhatap olmakla kalmayıp onun sözlerini kulağı ile duymuş, elini tutmuş, dizi dizine değmiş, aynı sofradan yemek yemiş, aynı mekanı ve zamanı paylaşmış kişi ile bunlardan mahrum kalmış kişi aynı olabilir mi? Bu sadece metafizik kurallara değil; fizik ve kimya kurallarına da aykırı bir şeydir. Hele bu Allah dostu Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi Hazretleri ise…
İşte Sami Efendi Hazretlerinin nazarlarına, sözlerine muhatap olmuş, onun dizine diz değdirmiş, onunla aynı mekanı ve zamanı paylaşmış nasipli bir kişiden bahsedeceğim sizlere. Muhterem İlhan Armutçuoğlu Hoca’dan.
Örneği az bulunur müftülerden





