İmam Gazzâlî’nin önemli risalelerinden biri olan “Kitâbu Âdâbi Tilâveti’l-Kur’ân” Cemal Aydın’ın Türkçe çevirisiyle Sufi Kitap tarafından yayımlandı. Tasavvuf Klasikleri serine dahil edilen kitabın Türkçe çevirisi “Kur’ân’ı Okumak ve Anlamak” adını taşıyor. İmam Gazâli bu eserinde Kur’ân okumanın edebine, adabına, fıkhî gerekliliklerine, ilmi ve manevi şartlarına, hikmetine dair önemli tespitlerde bulunuyor.
Onun bu eserini benzerlerinden ayırıp öne çıkaran yönü ise bir hidayet kaynağı olan Kur’ân’dan ilmi, manevî ve derunî açıdan daha fazla istifade etmenin yollarını göstermesidir. Örnek kabilinden kitaptan İmam Gazâli’nin Kur’ân’ın anlaşılmasına engel olan dört perdeyi anlattığı bölümü alıntılıyoruz.
İnsanların çoğu, şeytanın kalplerine çektiği perdeler yüzünden Kur’ân’ın mânâlarını anlamaktan mahrumdur. O yüzden de kalpler, Kur’ân’ın sırlarının hârikulâdelikleri
karşısında kör kalır.
Kur’ân’ın engin mânâları ise gayb âlemindendir. Duyularla kavranılamayan ve ancak kalp gözüyle görülebilen hususlar, gayb âlemi içinde yer alır. Anlamayı engelleyen dört perde vardır:
Birinci perde: Bütün dikkatini harflerin okunuşuna ve onları hakkıyla telaffuz etmeye vermektir.
Kur’ân okuyan kimseleri, Allah Kelâmının mânâlarından uzaklaştırmak için onları bu tür şeylerle meşgul etmekle görevli bir şeytan vardır. O şeytan onlara tam telaffuz edemedikleri vesvesesini vererek aynı kelimeleri defalarca tekrarlatır. Bütün dikkatini harfleri en iyi şekilde telaffuz etmeye veren kimse, âyetlerin mânâlarını nasıl anlayabilir ki?
İkinci perde: Duyup taklit ettiği bir görüşü olduğu gibi taklit ederek onun içinde âdeta donmaktır.
Düşünerek, görüp bilerek değil de sadece duyduklarına dayanarak o görüşe bağnazca bağlanmak ve o görüşün içine saplanıp kalmaktır. Böyle bir kimse o görüşün tutsağıdır, o görüşü aşıp ötesine gitmekten âcizdir. Kafasına sokulan o fikirden başka bir şeyin aklına gelmesi, öyle bir şeyi zihninden geçirmesi imkânsızdır.
Buna benzer durumlarla ilgili olarak sûfîler, “İlim bir perdedir!” derler.
Sûfîlerin buradaki ilimden kasıtları, insanların çoğunun bir görüşe ya körü körüne, fanatikçe saplanıp kalmaları ya da bir görüşü savunan kimselerin kelime oyunlarıyla kendilerini ikna etmeleri yüzünden o görüşü tek hakikat gibi benimsemiş olmaları ve bunu da ilim sanmalarıdır.
Hakiki ilim ise, kalp gözüyle görme, akıl ve zihinle tartarak belli bir sonuca varmadır ki, asıl arzulanan şey olan böyle bir ilim, nasıl perde olsun ki?
Körü körüne taklit, bir de yanlış fikirlere dayanıyorsa, artık o onun için aşılmaz bir engel oluşturur. Meselâ, “Sonra Allah Arş’a istivâ etti” (Secde, 32/4) âyetindeki istivâ kelimesini Allah’ın Arş’a yerleşmesi, Arş’a oturması şeklinde anlayan ve zihnine bu şekilde yerleştiren kimsenin durumu böyledir.
Kendisinin saplanıp kaldığı o taklit, Yüce Allah’ın yarattıklarıyla benzer hiçbir yanının olmadığını anlamasını, aklının buna yatmasını ve hakikatin gönlünde yer etmesini engeller.
Hâlbuki Yüce Allah’ın yarattıklarıyla benzer hiçbir yanının olmadığı düşüncesi onun gönlünde yer etse, bundan sonra önünde ikinci, üçüncü ve devam edip giden düşünce ufukları açılacaktır. Fakat maalesef o kişi, aklına gelen öyle bir düşünceyi, bağlanıp kaldığı o yanlış taklide ters düştüğü için, hemen zihninden atar.
Doğru ve haklı görüşlere dayanan taklit de yine Kur’ân’ın derin ve incelikli mânâlarını anlamaya engel olabilir. Çünkü insanların inanmakla yükümlü tutuldukları doğrunun da dereceleri vardır. O doğrunun bir dış cephesi ve açılımları, bir de iç derinlikleri olur.
Üçüncü perde: Bir günah üzerinde ısrar etmek veya kibirli bir tavır takınmak ya da dünyevî bir heves ve ihtirasın esiri olmaktır.
Bütün bunlar gönlü karartır, kalbi paslandırır. Bunlar aynanın üzerindeki kire, pasa benzer. O yüzden de hakikatin kalbe yansımasına mâni olurlar. Kalp açısından en kötü perdeler bunlardır ve insanların ezici çoğunluğunu karanlıkta bırakan da işte bu perdelerdir. Mal, makam ve karşı cinse olan şehvet, kalbi ne kadar çok sararsa, Kur’ân âyetlerinin mânâları da o kadar çok perdelenir.
Buna karşılık kalp, dünya yüklerinden kurtulup ne kadar çok hafiflerse, âyetlerin anlamları da o kadar berrak bir şekilde gönle nakşolur. Kısacası, kalp bir aynaya, şehvetler (dünyevî hırs ve ihtiraslar) pas ve kirlere, Kur’ân’ın mânâları ayna üzerinde beliren lekelere, o şehvetlerin kalpten sökülüp atılması ise, aynanın silinip parlatılmasına benzer.
Zaten Allah Teâlâ da, Kur’ân’ın hakkıyla anlaşılması ve kavranması için kulun günahlarından tövbe edip kendisine yönelmesini aşağıdaki âyetleriyle apaçık şart koşmuştur. Dünyanın aldatıcı ve geçici güzelliklerini, âhiretin daimî nimetlerine tercih eden kimse, akıl ve sağduyu sahibi olamaz. O yüzden de Kitab’ın sırları ona açılmaz.
Dördüncü perde: Kur’ân’ın dış (zâhirî) tefsirini okuyan ve Kitap’taki bütün mânâların bunlardan ibaret olduğuna inanan kimsenin karşılaştığı perdedir.
Çünkü bu kişi, Hz. İbn Abbas, Hz. Mücâhid ve diğer müfessirlerin, Kur’ân’da ne deniyorsa hepsini bize aktardıklarını ve bu çerçevenin dışına taşan bütün yorumların/ tefsirlerin, kişisel yorumlardan ibaret olduklarını düşünür.