Celaleddin Ökten, kuruluş aşamasındaki çabaları ve dillere destan hocalığı sebebiyle, bugün ismi imam hatiplerle özdeşleşmiş bir şahsiyettir. Merhum Emin Işık hocanın hazırladığı Celal Hoca: Hayatı ve Şahsiyeti kitabında Celaleddin Ökten hocanın Arapça öğretme gayreti hakkında mühim bilgiler veriyor. Öğrencilerinden Selâhaddin Kaya’nın aktardığı bilgiler Celaleddin Ökten’in Arapça hassasiyetinin boyutunu anlamak açısından önemli. Selâhaddin Kaya’nın hatıralarından bir kısmını alıntılıyoruz:

Esasen kendisi “Sokrat Öğretim Metodu” adını verdiği şifahî öğretime çok ehemmiyet verir ve bu usulü muhatabına hiç belli etmeden tatbik ederdi. Yolda, tramvayda, vapurda her yerde bilgisinden yanındakilere bir şeyler öğretebilmek, fikirler aşılayabilmek ve boş zamanlarını kıymetlendirmek maksadıyla hiç yılmadan, yorulmadan gayret sarf ederdi. O engin kültür hazinesinde sağlam ve kıymetli bilgileri cömertçe ikram etmek onun için en büyük zevkti.

Arapça, sarfıyla, nahviyle, lügatiyle, edebiyatıyla, bütün bölüm ve teferruatı ile birlikte hakikaten hocamızın hayatında başlı başına büyük bir yer tutar. Arapça ile münasebeti küçük yaşlarından itibaren başlar. Okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’in manasını anlamak maksadıyla Allah’ına şöyle yalvarır: “Yâ Rab! Bu kitabının manasını anlamayı bana ihsan eylersen ben de bunun ölünceye kadar dellâlı olayım...”

Medreselerde Arapçanın metodsuzluk yüzünden ne kadar geç ve güç öğrenildiğini ve medreseden yetişenlerin yüzde doksanının en basit bir ibareyi bile anlamak için birçok şerh ve haşiyelere bakmak zorunda kaldıklarını yüreği sızlayarak naklettikten sonra ilave ederdi: “Kadı Beyzâvî tefsiri önünde hocaların belleri bükülürdü. Halbuki üstadım Şevket Bey o tefsir için, ‘Biraz tokça yazılmış, o kadar’ derdi. Ve pek göz korkutacak bir şey olmadığını, hocalara zor gelmesinin onların Arapça bilmediklerinden kaynaklandığını söylerdi.”

Arapça lisanının memleketimizde metodsuzluk yüzünden ne kadar geç ve güç öğrenildiğini gören, tadan bir insan olarak bunun telafisi için imkânlar, çareler, yollar arayan hocamız, on beş yıllık sultani ve diğer mekteplerdeki Arapça hocalığı esnasında bizzat kendi tecrübelerini ve garpteki lisan metodlarını nazar-ı dikkate alarak bu lisanın öğretiminde aşağıda sıralayacağım prensiplere sahip olmuştu. Ve bunları daima tatbik, müdafaa ve tavsiye ederdi. Bu metodu şöyle izah ederdi:

1. Arapçayı öğretirken evvelâ cümle teşkilâtından işe başlamalı; küçük, basit, cümleler teşkil ederek, cümlenin temel kuruluşunu, fiil, fail, mefûl gibi esas unsurlarının yerlerini talebenin hafızasına yerleştirmeli. Bunu Türkçeden Arapçaya, Arapçadan Türkçeye yaptırılacak tercümeler ve cümleler üzerinde sorulacak suallerle (Lucter Expilique usulü ile) ve bol egzersizlerle pekiştirmeli.

2. Kavaidi ilk zamanlarda muhtasar ve Türkçe olarak belletmeli ve yeri geldikçe çok tekrarla hafızalara nakşetmeli.

3. Talebeye, cümle teşkilâtını kavrayıp seviyesi biraz yükselince, orta derecede, muhtasar, bütünü ile birlikte sarf ve nahiv okutulmalıdır. Bu kavaid yine Türkçe olmalı ve bol temrinlerle tatbiki olarak belletilmeli.

4. Talebe ibareyi anlamaya, mânayı kavramaya, kendi ifadesi ile “istihraç gelmeye ve talebenin dişi ibareye geçmeye” başladıktan sonra ancak Arapça olarak bir sarf ve nahiv kitabı okutulabilir.

5. Fazla mufassal kavaid kitaplarını ancak müracaat kitabı olarak el altında bulundurmalı, bunların hepsini okumak ve okutmak için uğraşmamalıdır.

6. Lûgata çok ehemmiyet vermeli, bilhassa istimal (türlü kullanılış) tarzı ile birlikte lûgatlar belletilmeli (Kendisi bunun üzerinde hassasiyetle dururdu. Bilinmeyen bir kelime gelince hemen onu tahtaya istimal tarzı ile birlikte büyük bir dikkat ve ihtimamla yazdırırdı.). Bol misallerle o kelimenin muhtelif manaları gösterilmelidir.

7. Kıraata pek çok yer verilmeli, basitten başlayarak daha zorca metinlere kademe kademe yükselen bol nazım, nesir, hutbe, makale vs. gibi edebî metinler ve eserler okutulmalı. Lisan ancak böyle bol ve edebî parçalar ve eserler okunmakla öğrenilir.

8. Terceme usulüne de ayrıca ehemmiyet verilmeli, Arapçanın ve Türkçenin hususiyetleri göz önünde bulundurularak terceme tekniğine uygun tercemeler yaptırmalı.

Hocanın Arapça üzerindeki prensipleri aşağı yukarı bunlar idi. Ve bu metodun imam-hatip okullarında ve Yüksek İslâm Enstitüsünde tatbik edilmesi ile çok iyi netice alınacağına kani idi. Fakat bunun yanında asıl Arapçayı öğretecek en kısa ve kestirme yol, Arapça tedrisat yapacak bir kolejin kurulması ve açılması idi. Böyle bir koleji açmak için kendisi teşebbüse geçti; bunun için çok uğraştı. Defalarca Ankara'ya gidip geldi. Maarif Vekâleti’nden bir türlü müsaade alamadı. Devlet Şûrası’na müracaat etti. Fakat kazanamadı. Ve böylece bu büyük emeline nail olamadan hayata gözlerini yumdu.

Editör Hakkında