“Göze batar bir sadelik ve tevazu ile çalışan büyük san’atkârın, mesleğine ait hemen her iş kendi elinden çıkar ve o derece basit aletlerin yardımıyla çalışırdı ki, bir kalemtraş, bir mühre, bir pergel, bir cetvel, vücuda getirdiği şaheserlerin karşısında adeta oyuncak sayılırdı.”

Tarih kitaplarından ana hatları ile tarih öğreniriz, inceliklerini ise ancak o zamanı yaşayan insanların yazdıkları ile anlayabiliyoruz. Osmanlı Devleti’nin son dönemini ve cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarını idrak etmiş yazarlarımızın anlattıklarının ışığında tarih derinlikli olarak zihinlerimizde yer ediyor. Samiha Ayverdi, Fatma Aliye, Safiye Erol ve Halide Edip Adıvar yaşadıkları tarih kesitini bütün canlılığı ile anlatırlar. Samiha Ayverdi’nin İbrahim Efendi Konağı adlı kitabında bir konak ve komşuları anlatılarak Osmanlı insanının hayat tarzı tanıtılır. Keskin bakışı, gördüklerinin ardını tahlil edebilen derin feraseti ile zengin bir geleneği ve o geleneği yaşatan kalabalık kadroyu sade bir dille bizimle paylaşır. Yazar, hafızasına yer eden bir İstanbul manzarasını anlatır ki, anlatışında anlatmıyor da yaşıyor gibi, yeniden seyrediyor, hasretle içi sızlıyor gibi anlatır.

Birbirine hem benzeyen, hem de küçük hususiyetlerle birbirinden ayrılan İstanbul meydanlarından bu geniş mahalle arası meydanın, bir tarafında Kalenderhâne Câmii ile imam meşrutası, tam karşısında İbrahim Efendi’nin Konağı ve müezzin ile muhtarın evleri, öteki köşede ise medrese, çeşme ve geceli gündüzlü bir su türküsü mırıldanan bu çeşmenin üstüne, medresenin bahçesinden kollarını kanatlarını uzatmış ağaçlar ve çınarlar vardı. Meydanın sabit, kımıldamaz, somurtkan ve sükûtî binâları arasında güler gibi, söyler gibi, düşünür, düşündürür gibi baş sallayan, el çırpan, gam dağıtan, teselli eden, yoldaş olan bu şen şatır çeşit çeşit ağaçlar nasıl da çok, nasıl da boldu.

Ah bu ağaçlar… Şehri şehir yapan, binlerce yeşil gözün kadehi ile etrafa huzur dağıtan vefâlı, sefâlı sadık dostlar… Eskiden İstanbul şehri bu asil, bu kanâatli âşinâların varlığı ile ne kadar mes’ut, ne kadar memnun ve ne kadar mâmurdu.”

Bu kısacık paragraf bize çok şey anlatıyor. Meydanda ki çeşme, zengin ve fakirin birlikte yaşaması, caminin ve inancın hayatın tam merkezinde olması ve tabiatla kurulan ünsiyet… Zahirinde ki bu intizam günlük hayatın içinde incelik ve ahenk bulur. Hacı Süleyman Ağa ve hanımı Zekiye Hanımefendi, akşam yemeğinden sonra pencere önünde karşılıklı otururlar;

Az sonra örgüleri bellerine değen câriyeler, yavaşça içeri girer ve bir ibadet saygısı ile kahve getirirlerdi. Lâkin bu zarf-fincanlar pek de harcıâlem cinsten değildi. Câriye, kahve tepsisiyle evvelâ evin efendisine gelir; Ağa’nın da iri ve şahsiyetli eli, fincanı alıp zarfın içine oturtmasıyla yavaştan dönen zarf, hafif bir melodi çalmaya başlardı. Tepsi Zekiye Hanımefendi’nin önüne geldiği zaman, bu defa evin hanımı bir söğüt yaprağı gibi nârin ve ince eliyle kendi fincanını zarfa koyar ve bu yâkutlu, zümrütlü, incili zarf da gene hafiften terennüm ederdi.”

Bir masal dinler gibi okuduğum bu kitaptan başımı kaldırınca bilgisayarda ki müzayedeye takılıyor gözlerim. Hoş bir tevafuk, bir çift bardak zarfı tanıtılıyor. Sultan Abdülhamit tuğralı, kalem ve aznavur işlemeli, uç kısımlarında ise testere işçiliğinin zarif oymalarının bulunduğu bu gümüş zarflar ne yazık ki çok kötü şartlarda saklanmış. Yer yer eğilmeler ve kararmalar oluşmuş. Sağ elle kulpundan tutulduğunda, kullananın önüne gelen alanda bir çiçeğin ortası boş bırakılmış. İnsial denen bu boşluğa zarfı kullananın adının baş harfleri yazılıyor. İnsial yeri boş, demek ki kullanan kişi adını yazdırmaya gerek görmemiş. Zarfları aldık. Temizlemesi, eğriliklerinin düzeltilmesi günler sürdü ama en sonunda eski zarafetlerine kavuştular. Lâkin bu zarif bardak zarflarına uygun bardak bulmak mümkün olmadı. Tabandan yukarı doğru hafif bir meyil ile genişleyen ve naif zarflar tarafından taşınabilmesi için çok ince camdan üretilmiş olması gereken su bardağı bulamadık. Eskiden çok zarif ve ince camdan yapılmış su takımları olurdu. Genellikle mevlitlerde şerbet dağıtmak için kullanılırdı. Mahallede birkaç evde bulunurdu. Mevlit yapacak olanlar onlardan ödünç alırdı. Bu bardaklar öyle ince olurdu ki yeni diş çıkartan çocuklara o bardaklarla su ve şerbet verilmezdi. Küçük çocukların ağızında kırılan bardaklara tanık olmuşluğumuz vardır.

Samiha Ayverdi Hanım, cemiyet hayatına dair pek çok ayrıntıyı da anlatır. Düğünler, ramazan eğlenceleri, bayramlar ve bunların icraatında ki incelikler yine masalsı bir anlatımla bize ulaşır. Sünnet düğünlerine o vakitler çokça özenilirmiş. Önce sünnetçi tutulur, sonra da ailenin bütçesine göre hokkabazlar, Karagöz, meddah ve orta oyunu şenlikleri düzenlenir, sünnet olacak çocuğa baha biçilmez hediyeler verilirmiş. “Altın ve gümüş divitler, hokka takımları, mücevherli cüz keseleri, elmas yüzükler, murassa kılıçlar, saatler, tezhipli incili kitaplar, rahleler, saraçlıkla kuyumculuğun elbirliği ederek hazırladığı at eğerleri de bulunurdu.” Diye anlatıyor yazarımız. Ancak daha sonra anlattığı bir sünnet hediyesi hayrete şayandır.

Enderun Tarihi muharriri Atâ Bey’e, Serasker Hüsrev Paşa’nın verdiği sünnet hediyesinin hikâyesi zamanımıza kadar gelmiş bir varlık tablosudur. Şöyle ki, uzun seneler geçip de Atâ Bey sıkıntıya düşünce satacak bir şeyler arar. Hatırına Paşa’nın: “Kusura bakma oğlum, fakirlik zamanımıza rastladı” diye küçümseyerek vermiş olduğu zarf-fincan gelir. Böylece o çocukluk hatırasını mezada çıkarır. Bu satıştan, Atâ Bey’in eline geçen para o kadar tahminin üstünde olur ki, bir kısmı ile evini rehinden kurtarır, bir kısmı ile tekmil borçlarını öder. Kalanı ile de, çoluk çocuk hacca gidip gelirler.”

Elimde ki bardak ve fincan zarflarına dönüp bakıyorum yeniden. Atâ Bey’in nadide fincan zarfına benzemiyorlar. Üzeri inci ve mücevherlerle süslenmiş değil. Ama geçimini el işçiliği ile kazanan ustaların zarif işlemeleri var. Yuvarlak bir zemin üzerine yerleştirilecek olan çiçekler ve sarmaşık dallar ciddi bir matematik ve geometri bilgisi gerektirir. Her ustanın imzası niteliğinde olan motifleri vardır. Bu motifler ve zarif kıvrımlı hatlar ise uzun çalışmaların semeresidir. Osmanlı Devleti, medeniyetine dâhil ettiği her alanı zevk-i selim burcuna yükseltmeyi başarmıştır. Onlardan biride Hattat Aziz Efendi’dir. Yazarın derin bir hürmet ile anlattığı Aziz Efendi’yi dönüp dönüp okuyorum. Okudukça huzur doluyor içime. Hattat Aziz Efendi, Osmanlı medeniyetinin imbiğinden süzülerek billurlaşmış abide bir şahsiyet… Onu Samiha Hanım’dan dinleyelim.

Bu irili ufaklı varlıklı dirlikli konakların ve evlerin arasında, semtin en dar sokağına düşen iki katlı bir eski ev, Hattat Aziz Efendi’nin ahşap evi, sağında solunda yanında yakınında bulunan namlı şanlı mevkili şöhretli bütün komşulardan, tek başına daha ağır basan bir gizli hazine idi. “

Göze batar bir sadelik ve tevazu ile çalışan büyük san’atkârın, mesleğine ait hemen her iş kendi elinden çıkar ve o derece basit aletlerin yardımıyla çalışırdı ki, bir kalemtraş, bir mühre, bir pergel, bir cetvel, vücuda getirdiği şaheserlerin karşısında adeta oyuncak sayılırdı.”

Bu san’atkâr eller nasıl hünerli, nasıl mânâlı, nasıl şahsiyetli idi. Az konuşan, konuşurken kızaran, lüzumsuz yere bakmaktansa önüne bakmayı tercih eden bu büyük san’atkârın düzgün, uzun parmaklı elleri, sanki aklıyla idrakiyle muhakemesi, mantığı ve duygusuyla başlı başına şuurlu bir mahluktu. Onun için değil Aziz Efendi’nin edepli, hayalı ve hicaplı yüzüne bakmak, sadece ellerine bir göz atmak dahi insanın kendisine çeki düzen vermesini, bu manalı, muhtevalı yaratıkların karşısında, bir hükümdarın huzurundaymışçasına saygı ve hizaya gelmesini gerektirirdi.”

Hafifçe çıkık elmacık kemikleri, birer söğüt yaprağı gibi yeşile çalan sarımtırak çekik gözleri, ince kırmızı dudakları ve nihayet bir yarım ay gibi bir şakağından bir şakağına uzayan kısa sakalıyla bu genç ve dinç san’atkâr, şaman mâbudu çizgileriyle, Orta Asya kaşesini aynı çehre güzelliğinde birleştiren müstesna bir insandı.”

İşte bir velinin muhabbeti halkasından dökülen o sırlı hâlet, bir iyilikler ve kötülükler yuvası olan o şuur altına derinlemesine işleyip menfi, bulanık ve şüpheli unsurları kılıçtan geçirmiş ve Hattat Aziz Efendi de, Şeyh Aziz Rifâî olurken, onun şaman mâbutluğu, tevâzu, edep ve ihlâsla zenginleşerek, bu ilâhî sîmâya bir sahâbe azameti vermişti.”

Hattat Aziz Efendi’nin zarflı fincanı da muhtemelen böyle sade idi. Geleneğimizde eşyaya hürmet edilmiş. Yazacaksa kalemi eline aldığında, yemek yapacaksa kullanacağı kaşığı bus ederek başlayan ecdadımız kıyafetlere dahi aynı hürmeti göstermiş. Eşya kişiye özel üretilir ve kullananın zevkini yansıtırmış. Artık seri üretim eşyaları kullanıyoruz ve eşyaya kıymet vermiyoruz. Böylece hayatın bütününü kaplayan bir nezaketsizlik hakim oluyor gönüllerimizde. Eşyayı gönle sızdırmadan, bir lütuf olduğunu ve bize hizmet ettiğini, bir dostun hatırasını canlı tuttuğunu anlama idrakinden uzaklaştık. Eşyaya karşı muamelemiz, kendimize ve diğer insanlara muamelemizin de izharıdır.

Hafta sonu yaşça benden epey küçük kuzenim ziyaretime geldi. Yemeğin son hazırlıklarıyla meşgul olurken kuzenim de sofrayı hazırlamaya başladı. Bir zaman sonra yanıma gelerek söylendi;

Abla pes doğrusu, bardaklarının hepsi birbirinden farklı. Neden bunları atıp yeni bardak almıyorsun?” dedi. Titizliğini, maharetlerini bildiğim kuzenime gülümsedim. “Onların hepsinin anısı var. Meselâ şu ağız kısmı yaldızlı olanları komşum öğretmen Dürdane Hanım tayini çıkıp giderken hediye etmiş ve ‘beni anarsın’ demişti. Otuz sene olmuş. Şimdi nerelerdedir kim bilir. Sadece üç tane kalmış ama otuz senedir bize hizmet ediyorlar. “

Bardaktan tabaktan hatıra olur mu? Ben bir tanesi kırılsa hepsini atarım yenisini alırım” deyince hayretle sesim yükseldi. “İsraf değil mi? Sağlam bardak atılır mı?” Gayet kendinden emin; “O kadar da değil sağlam atmıyorum ki, hepsini kırıp atıyorum” dedi. “Anladım” dedim çaresiz.

Bardak Zarfı

Fincan Zarfı

Ibrahim