Pier Paolo Pasolini’nin “Hepimiz tehlikedeyiz!” haykırışıyla başlıyor Hüseyin Su’nun Yazı ve Yazgı adlı kitabı. “Çünkü hepimiz gafletteyiz!” diye devam ediyor. Evet, alabildiğine insansızlaşan, ıssızlaşan bir çağdayız. İnsanlar alabildiğine koşuyor insansızlaşmaya doğru. En büyük tehlikeler karşısında bile vurdumduymazlık, “bana ne”cilik günümüzün en popüler halleri. İnsanlığımızı tehdit eden virüs etki alanını arttırarak büyüyor, kötülük her yerde. Hatta kötüye kötü demek bile nerdeyse yasaklanmış durumda. Taşlaşan yürekler erdemlerin mezarlarına dönmüş. Velhasıl insanın içindeki canavar iyiliğe karşı zaferini ilan ederek gün yüzüne çıkmış bulunuyor.
Aslolan başarmak değil yola çıkmak
Hüseyin Su, “Silahlı Sayfalar” adını verdiği kitabın birinci bölümünde yukarıda bahsetmeye çalıştığımız minval üzre durum tespiti yapıyor. Dünyayı tozpembe gören ve gösteren edebiyatın, yalanın tuzağına düşmüyor. Aynı zamanda durum umutsuz diyerek mücadeleyi de elden bırakmıyor. İnancımızın ve bilincimizin izinde yeniden yola çıkmayı teklif ediyor. Önlenmesi ve içinden çıkılması imkansız gibi görünen telaş, korku, kargaşa ve hezimet haline karşı kendini sürekli tamir eden, feraseti en güçlü yol gösterici olarak gören, her daim vicdanı uyanık tutan bir anlayıştan bahsediyor. İnandığımız doğruları gerçekten yaşamaktan… Fert ve toplum olarak varoluşumuzu, kimliğimizi, maddi ve manevi varlığımızı yok sayan ve bizi yok etmeyi amaçlayan bütün dünyevi dayatmalara karşı, yine topyekün vereceğimiz onurlu kavga ve duruşla varlığımızı ortaya koymanın ve safımızı iyinin yanında tutmanın kaçınılmazlığını dile getiriyor. Yılgınlığı, bezmişliği, teslimiyeti, geride kalmayı lügatimizden çıkarmanın elzemliğini…
Modern zamanların insan, doğa ve diğer canlılar arasındaki doğal dengeyi ifsat eden, teknoloji ile dünyayı altüst eden, kendine başarı adında bir put yontan ve her fırsatta bu puta tapınan işleyişine karşı insanın bütünlüğünü bozmayan, doğayla içiçeliğini pekiştiren, doğayı tahrip etmek yerine düzenleyen, aslolan şeyin başarmak değil yola çıkmak olduğu hakikatini, kaybetmenin de kazanmak kadar insani olduğu gerçeğini hatırlatan bir bilinçle bilenmek gerektiğine yeniden dikkat çekiyor. Evet, bu bozulmuş düzende daima yürümek, hiç durmadan, duraksamadan. Düşünce ve hayat terazimizin nirengi noktasına yalnızca Müslüman olmak ve Müslüman kalmak düsturunu yerleştirmek. Mevzii böyle kazmak ve bu mevziden ayrılmamak…
Yazı, okurdan önce yazarını terbiye eder
Kitabın ikinci bölümü “Yazı ve Yazgı”, yazarlığı, yazı yazmayı sorguluyor. Yazarlar neden yazı yazar konusunu irdeliyor. Yazı özünde neyi aktarır? Kime aktarır? Neyi biriktirir sonuçta? Sorumluluk bağlamında yazarına ve okuruna neyi dağıtır? Bir yazar, neden yazar? Hüseyin Su ciddi sorular soruyor ve ciddi cevaplar peşinde. Yazı ile insan yazgısı arasındaki kadim ilişkiye dikkat çekiyor. Yazı yazmanın büyük bir sorumluluk olduğundan bahsediyor. Çok ilginç düşünceler dile getiriyor. Yazının, okurdan önce yazarını terbiye ettiği gibi mesela. Yazı ilk önce yazarını sorumlu tutar. Ben yazdım oldu demek doğru değil yani. Su’ya göre yazar, dilini, duyarlıklarını terbiye etmek ve hayatını biçimlendirmek için önce kendisi için yazar. Yazının ilk muhatabı, hatta yazının söylediklerine en çok ihtiyacı olan bizzat yazarın kendisidir. Ayrıca yazıların hemen her düzlemde mutlaka bir bağlamının olması gerektiği vurgulanıyor. Bir de bağlanma ihtiyacı ve titizliği…
Hüseyin Su, özünde samimiyet, arayış, hasbilik, doğallık taşıması gereken yazının günümüzde diğer alanlardaki aşınma ve çürümeden payını aldığını söylüyor. Değerler, idealler, ilkeler, iddialar artık birer ayak bağı olarak görülüyor. Her şey kazanmaya ve görünmeye ayarlı. Bağlanma bilinci aşınmış. Yayıncılık metalaşmış bir halde. Edebiyat ve edebiyatçılar medyaya teslim olmuş durumdalar. Herhangi bir ticari nesne gibi kitapların da billboardlarda reklamları var. Ve kitapların afişleri buralardan inmeden kendileri unutulup gidiyor. Yayınevlerinin banko yazarları, daha doğru tabirle yazar mankenleri var. Büyük paralarla transferler söz konusu… Edebiyatta dehşet bir imaj dönemi. Artık yazarın kalemi ve düşüncesi yok. Hüseyin Bey’in dediği gibi bedenleri var. Kalemler susuyor, bedenler konuşuyor. Edebiyat kaybediyor aslında. Yazar ve yayıncı da… Durup derin derin düşünülmesi gereken bir durum söz konusu.
“Yazar, Niçin Yazdığını Bilir Mi?” adlı yazıda, Hüseyin Su, kendi yazarlık serüveni hakkında da bir anekdot aktarıyor. İlk yazı ve öyküsü Edebiyat dergisinde yayınlanıyor. Bu yazılar Nuri Pakdil’in ‘yazdıklarını getir’ diye aylarca ısrar etmesi sonucunda yayınlanıyor. Hüseyin Bey Pakdil’le sekiz yıllık görüşmeleri sonucunda ve Edebiyat dergisi manifestosu doğrultusunda oluşan hukuklarının bozulmasından endişelendiği için yazıyor ve götürüp teslim ediyor. Nuri Pakdil ona Hüseyin Su adını veriyor. O gün bugündür yazdıkları bu adla yayınlanıyor. Bağlanma bilinci ve inancıyla eylem ve amel bağlamında yazmaya devam ediyor.
Yazı ve Yazgı adlı kitap Şule Yayınları’nca yayınlandı. Sözün ve yazının değerini yeniden vurguluyor. Yazma eylemini tek başına kutsamıyor ve araçsallaştırmıyor. Okumayı ve yazmayı önemseyenlerin dikkatle okuması gereken bir çalışma… İnsan hâlâ kalemle, yazıyla, kitapla uyarmaya ve uyarılmaya devam ediyor.