Kitabımın birinin adını “Unutmanın Sildiği Resimler” koyacağım. Ad koymak önce kafada başlar. “Kafaya koymak” tabiri karar almak anlamına geldiği kadar başlığı kafada atmak anlamını da haizdir. Ömür önüne kattığı her şeyi sürükleyerek ilerliyor. Dur durak bilmiyor yaşamak. Onu yavaşlamaya ikna etmenin en kestirme yolu: yazmak!
Yazınca düşünceye yer açıyorsunuz. Konuşmalarınız düşünmelerinizin önüne geçme alışkanlığını terk ediyor. Düşünerek yapılan her şey hayatı yavaşlatır. Daha doğrusu, kendi normal hızına avdet ettirir. Yazmanın okumaktan öğrendiği en önemli şey zamanın karşısında adımını yavaş atmasıdır. Tefekkür okumakla yazmanın ortaklaşa oluşturdukları bir dünya atmosferidir. Düşünmekten bağımsız yaşamak yaşadığını unutmak veya geri dönüşüm kutusuna atmaktır.
Bir sonrakini yaşayabilmek için bir öncesini unutmak yeni yaşantılara yer açma tekniği olarak kabul ediliyor. Peki yaşadığımız her şeyin hafızamızda kalması mümkün mü? Mümkün olsa bile bu iyi bir şey midir? Belli durak ve istasyonların, yön levhalarının, işaret ve kişi zamirlerinin hafızada kalması elzem elbette.
“Ben” bilgisi “sen”i tanımaya, “biz” bilinci “siz”i idrak etmeye katkı sağlar. İşaret zamirleri de öyle. “O” gayb bilgisini, “bu” yakını görme yeteneğini, “şu” ilgisizi ilgiliden tefrik kabiliyetini geliştirir. Haklısınız, ben ne demek istiyorum ve buraya ne diye geldim? Unutmanın sildiği resimler kadar silemediği suretler ve şekiller de vardır, onu haber vermeye geldim.
İlkokulda aklımda kalan sarışın Semra öğretmenimin dışında tüten sobamız ve kara tahtayla uyumlu siyah önlüğümdü. Hatıralar da kıyafetler gibi yıkadıkça çekiyor. O yaşlarda unuttuğum şeylere gelince ilk başta “evimin yolu” ve paspasın altındaki anahtardır.



