Sabit olan hiçbir şey yok; yalnızca yüklediğimiz anlamlar, taşıdığımız anılar ve içimizde durmadan bir anlam arayan ruh var. Bir de tüm bunlara rağmen geleceğimizi inşa etmeye çalışan bedenimiz.
Değişim, içimizde ve dışımızda sürekli hareket halinde olan dalgalar gibidir.
Bazen esen bir rüzgâr gibi içimizi serinletir bazen de bir kasırga gibi her şeyi yıkar, parçalar. Çoğu zaman irademiz dışında gerçekleşir; biz nedenini sonuna kadar anlayamayız. Yaşarken iyi gelmeyen deneyimler bile, bilincimizi açık tutmayı başarırsak, sonunda bize büyük bir değer katabilir.
Hayatımız bir anda çok kötü veya çok iyi bir yere sürüklenmiş olabilir.
Ancak bu değişimin bize kalıcı olarak iyi gelip gelmeyeceğini bilemeyiz. Eğer kendi değerlerimiz, kimseye kanıtlamaya ihtiyaç duymadığımız erdemlerimiz yoksa, dışsal koşullar ne kadar iyi görünürse görünsün, zaten iyi bir yerde değilizdir.
Hayatımızın pencereleri açıktır, ama perdeler sürekli yüzümüze çarparak bize o kendimize ait olan erdemleri hatırlatır. Rüzgârla beraber tenimizde hissettiğimiz bu soyut güç, bize ait olandır. Ne çeşit zorluklar ve kötülükler içerisinde yaşarsak yaşayalım, kimse bize kalıcı olarak zarar veremez. Çünkü bizden asla alamayacakları bir şey vardır: Bedenimizin ve ruhumuzun bütünlüğüne sahip çıkmamızın hediyesi olan erdemlerimiz.
Geçmişin Bütünlüğü ve İlk Ev
Her şey değişti. Bazıları gelişti, bazıları yıkıldı.
Değişim her zaman vardı ve her zaman da var olacak. Onun varlığını kavradığımızda, nesnelere daha az bağlanıp anılara daha fazla odaklanıyoruz.
Sabit olan hiçbir şey yok; yalnızca yüklediğimiz anlamlar, taşıdığımız anılar ve içimizde durmadan bir anlam arayan ruh var. Bir de tüm bunlara rağmen geleceğimizi inşa etmeye çalışan bedenimiz. Çoğu zaman bugünün yorgunluğu, geçmişe duyduğumuz saygının ve geleceğe duyduğumuz inancın bir eseridir ve bu yorgunluğa dikkatli baktığımızda vicdanımızın rahatlığının verdiği tatlı bir yorgunluktur. Bunu görebilmek için geçmişe, bugüne ve yarına tek bir çizgi üzerinden bakmak gerekiyor. Çünkü bu kavramlar birbirinden bağımsız görünse de ortak bir yanı var: hepsi bize ait
Değişim, taşındığımız ilk ev gibidir.
Bir zamanlar benimle dolu olan odam—duvarlarında resimlerim, kitaplarım, kokum olan oda—artık bana ait değil. Her şeyi alıp çıktım; orası
artık benim gibi görünmüyor, benim gibi kokmuyor. Benim hayatımdan geçti, şimdi bir başkasının hayatına karışıyor. Başkası orada ağlıyor, gülüyor, eğleniyor.
Ama bu, benim artık oraya bağlı bir şey hissetmediğim anlamına gelmiyor. Ben şimdi bambaşka bir odayı kendi kokumla dolduruyorum. Ağlıyorum,
gülüyorum; her şey değişiyor, hatta kokum bile. Ama o odadan geçmiş olduğum gerçeği değişmiyor. Orada yaşamış olan ben hâlâ benimle. Her şey değişirken geçmişteki ben ile şimdiki ben arasındaki bütünlük sabit
kalıyor.
Evrensel Bağ ve İnsan Olmak
Geçmiş evrenseldir. Kimsenin geleceğini kanıtlayamazsınız ama herkesin bir geçmişi vardır. Yaşantılar kişiyi şekillendirir, değiştirir. Bu, kişisel olduğu
kadar toplumsal da bir konudur.
Yüzyıllar önce yaşamış insanlarla tamamen farklı deneyimler yaşamamıza rağmen aynı hisleri paylaşabiliyoruz. Bir zamanlar ailesini doyurmak için avlanan bir insanla bugün iş başvurusu için bekleyen bir insanın kaygısı benzer olabilir. Aynı yerden sevinip aynı yerden kırılıyoruz; çünkü günün
sonunda ikimiz de insanız. Sevdiklerimiz ve sorumluluklarımız var; bu, onların yaşamını en az kendi hayatımız kadar değerli kılıyor. Kendi yaşamımız kadar onların yaşamının da sürmesini istiyoruz.
Belki de çok eskiden beri süren koşuşturma bu yüzdendir: yalnız değiliz ve bunu seviyoruz. Eskiden hayatta kalmak için ne kadar topluluğa ihtiyaç varsa, bugün de o kadar var. Kabul görme ihtiyacı hep vardı ve uzun bir süre daha bizimle olacak.
Arkadaşlık ve aile gibi kavramlar bu iki sebepten hâlâ hayatımızda: sevgi ve kabul görme ihtiyacı. Bu ilişkiler, kendimizi görmemizi sağlıyor. Bazen aynalarımız oluyorlar; biri nereden geldiğimizi hatırlatırken, diğeri nereye gidebileceğimizi gösteriyor.
Biz ise bütün bu akışın içinde kendimizi arıyoruz. Bu süreçte en çok ihtiyacımız olan şey ise yanlış yapma hakkıdır. İlk denemede doğruyu bulmak çoğu zaman şans işidir ve bizim şanstan fazlasına ihtiyacımız var: denemeye, yanılmaya, affedilmeye ve affetmeye ihtiyacımız var.
Sabit Olan Erdemdir
Peki, bu denemelerle, bu kırılmalarla geçen hayatta, yarın başımızı yastığa huzurla koymak için ne yapmalıyız? Cevap, değişimin getirdiği her şeyi kabul etmek ve kendimizden geriye kalanı korumaktır.
Her şey değişirken, kendi iç bütünlüğümüzü sabit tutmalıyız. Hayatımıza girip çıkan her şeyin ortasında, bize kendimizi hatırlatan parçaları korumalıyız. Bu parçalar; değişen dünyanın ve değişen benliğimizin girdabında, asla kaybetmememiz gereken temel erdemlerimiz ve geçmişimizle kurduğumuz kopmaz bağdır.
Unutmayalım ki, bu değişen dünyada bizim kalıcı tek bir etkimiz olacak: Ardımızda bıraktığımız anlam. Tıpkı o ilk evden çıkarken olduğu gibi, bu hayattan ayrılırken de geriye sadece kendimize ait olan kokumuz, yani erdemlerimizin mirası kalacaktır.
Bu bütünlükle var olduğum sürece; geçmişimin anıları ve erdemlerimle bütünleştiğim her an, evetleyebileceğim her değişimi ve sabit olacak iç bütünlüğüm, taşındığım her evde ve esen her rüzgârda benimle olacak. Bu miras, benim bırakacağım en önemli imzadır.