Tahta Bacaklı At, masaldan kopup gelmiş gibi görünen imgelerin ardında acının, kaybın ve direncin gerçek yüzünü saklıyor. Bu masalsılık, bir kaçış değil; tam tersine, gerçeğe başka bir pencereden bakma imkânı.
Zeliha Tamer Uçar’ın öykü evreni, gündelik hayatın sıradanlığından değil; o sıradanlığın içindeki çatlaklardan sızan ışık ve karanlıktan besleniyor. Tahta Bacaklı At, tam da bu çatlakların kitabı. Ailelerin görünmeyen yaralarını, evlerin susturulmuş köşelerini, dilden dökülmeyen fakat ruhta birikmiş öfkeleri, kırgınlıkları ve özlemleri, masalsı bir loşlukla anlatan bir eser. Uçar’ın kalemi, hem bir lambanın titreyen ışığı gibi ürperten hem de bir masal anlatıcısının dinginliğiyle teselli eden bir sese sahip.
Bu kitapta okur, yalnızca karakterlerin hikâyesine değil, kendi içinin perdelenmiş odalarına da çağrılıyor. Yazar, kayıpların ardından beliriveren gölgeleri izlerken insan ruhunun karanlıkta kalan katmanlarını incelikle açığa çıkarıyor.
Bir öykünün eşiğinde duran sessizlik, başka bir öykünün balkonundan duyulan hayalî bir at kişnemesi, bir başkasında ise eşyaların gölgesine sinmiş hatıralar…
Hepsi, okuru dış dünyanın gürültüsünden alıp iç dünyanın derin koridorlarına yönlendiren metaforik işaretler.
Tahta Bacaklı At, masaldan kopup gelmiş gibi görünen imgelerin ardında acının, kaybın ve direncin gerçek yüzünü saklıyor. Bu masalsılık, bir kaçış değil; tam tersine, gerçeğe başka bir pencereden bakma imkânı.
Okur, öyküler boyunca hem çocukluğun hem yetişkinliğin eşiğinde duran bir ruh hâlinin içinde salınıyor. Uçar, yarım kalmış cümlelerin, söylenememiş itirafların ve bastırılmış duyguların izini sürerken, insanı insan yapan en kırılgan damarları görünür kılıyor.
Kitap, geçmişle gelecek arasında asılı duran bir yaşamın fotoğrafını çekiyor. Her öyküde, geride kalanların gölgesi ile geleceğin kırılgan ihtimalleri birbirine karışıyor. Bu nedenle Tahta Bacaklı At, yalnızca bir öykü kitabı değil; okuru kendi hatıralarının, kendi sessizliklerinin, kendi yarım kalmış masallarının tam ortasına bırakan bir iç yolculuk metni.
Zeliha Tamer Uçar, bu eserinde kelimeleri birer sığınak, birer uyarı ve birer iz gibi kullanıyor. Kimi zaman bir evin kuytusunda duran yalnız bir sandalye bile insanın iç dünyasını açan bir kapıya dönüşüyor. Kimi zaman bir çocuğun bakışı, yıllarca saklanan bir kırgınlığı uyandırıyor. Kimi zaman da düşsel bir atın ayak sesleri, yaşamın sarsıcı gerçekliğine karşı insan ruhunun direnme biçimini hatırlatıyor.
Tahta Bacaklı At, okuru yalnızca hikâyelerle buluşturmuyor; onu kendi gölgeleriyle yüzleştiriyor. Her bir öykü, içsel bir yankı yaratıyor. Bu yankı bazen bir masalın sıcaklığını taşıyor, bazen de yıllarca söylenmemiş bir sözün taş ağırlığında derinleşiyor.
Nihayetinde kitap; insanın görünür yüzünden çok görünmeyen derinliklerini anlatan, sessizlikleri kelimeye, yaraları hikâyeye dönüştüren güçlü bir edebi deneyim sunuyor.
Uçar’ın anlatısı, okurun zihninde uzun süre dolaşacak bir yankı bırakıyor:
Hayat, en çok gölgelerin içinden anlatıldığında gerçektir.