Uğur Canbolat ile “Kalbi Tutan Mektuplar Üzerine” söyleşi

“Yaşamımıza yön veren rüzgârları arayıp bulmalı, tanımalı. Uzağımızda değil. Çok yakınımızda. Bazen içimizde. Kimi vakit gözün göreceği mesafede.” Şakir Kurtulmuş’un söyleşisi.

Uğur Canbolat ile “Kalbi Tutan Mektuplar Üzerine” söyleşi

Kalem Kalbe Göç Etti…

“Kanat çırparak geldiler gönül ülkesinden…

Yaprak, yaprak.

Nice mevsimler gördüler, nice bulutlarla gölgelendiler.

Çok ırmaklar geçip açık denizler aştılar.

Geceye gece, gündüze gündüz demeden uçtular.

Önce bir kalbi tuttular, tam ortasından.

Isıttılar…”

Böyle takdim ediliyor Uğur Canbolat’ın “Kalbi Tutan Mektuplar” adını taşıyan son kitabı.

Henüz raflara yeni çıktı.

Okuyucusuyla buluşma heyecanı içerisinde.

Bizde bu coşkuyu paylaşalım istedik.

Neden mektuplar?

İlk yazıyı İdris Peygamber’in yazdığı söylenir. Şu halde ilk mektubu o yazmış olmalı. Bu telmihi yaptıktan sonra şunlar söylenebilir. Bizim kadim kültürümüzde mektup geleneği vardır. Âlimler talebelerine, mürşitler taliplerine mektuplar yazmıştır. Bu mektuplarda onların ilmî ve mânevî gelişimleri dikkate alınarak öğütler verilmiştir. Hak yoldan sapmamaları ve hevalarına uyup yanlışa düşmemeleri için ikazlarda bulunmuşlardır. Prensipler ortaya koymuşlardır. “Mektubat” adıyla neşredilen kitapları çoğumuz hatırlarız.

Evet, geleneğimizde vardır yalnız “Kalbi Tutan Mektuplar’da bu tersine zuhur etmiş görünüyor.

Haklısınız. Onlarda genellikle hocadan öğrenciye şeklinde iken burada öğrenciden özellikle hocasına tarzındadır.

Bu özel bir tercih mi?

Tabi. Hepimiz kabul ederiz ki sözel olarak ifade edemediklerimizi yazıyla daha kolay başarırız. Hususiyle bu özel bulduğumuz ve önem verdiğimiz şahıslar ise daha çok yaşanır. Hata etmemek, yanlış bir ifadede bulunmamak için mektup tercih edilebilir. Neticede kontrol edip düzeltme imkânı her zaman vardır.

Ve kalıcıdır da.

Mektuplar kitabın içinde bir bölüm sadece. İçinde başka mühim mevzular görülüyor.

Teşekkür ederim. Evet, mektuplar kitabın ortasında verildi. Aslına bakarsanız gönderilmemek üzerine yazılmış mektuplar. Ancak yaşanan olaylar bunu bir emri vaki hâline dönüştürdü.

Kalbi tutan mektuplar…

Doğrudur, kalbimi tutan mektuplar. Isıtan. Hatta yer yer eriten mektuplar. Bir oluş, kavruluş süreci. Hesaplaşma, sonuca ulaşamama, alabora olma halleri. İniş çıkışları bol yani. Bir nevi kendiyle cebelleşme sonrasında kalbin taşma hâli… Kitapta anlatılan yaşanmışlıkların damıtılmış şekli mektuplarda dile geldi.

Önceden de mektup yazmayı sever miydiniz?

Çok severim. İlk gençlik yıllarımı mektuplu yıllar olarak tarif edebilirim. Sıkça yazardım. Günlük meselelerle boğulmuş mektuplar değildi. Daha ötesini kurcalamaya çalışırdı. Kendi halince idi ama böyleydi.

Sonraları mı kalem kalbe göç etti?

Doğrudur. Kalem kalbe göç etti. Yerleşti. O sebeple kalbin rengine büründü kelimeler. Kokusu sindi üzerine. Ardından kelebek olmayı arzuladı. Uçma denemeleri yaptı.

Başardı da…

Umarım başarmıştır. Buna elbette okuyucu karar verecek. Benim bu hususta bir şey söylemem yakışık almaz. Metin yazardan çıktığı vakit okurun malı olur. Onunla hemhal olur. Kalbimin rengine bürünüp kelebek hâline dönüşerek havalanan kelimeler okurun kalbine konabiliyorsa bu başarılmış demektir. Bu yetmez hatta bende oluşturduğu heyecanı, titreşimi okuyucunun da kalbi hissederse kelimeler kitabın sayfası arasından çıkıp sahibini bulmuş olur. Eğer böyleyse metin başarılı sayılır.

“Aklımda Olduğun Aklında Olsun” kitabı ile rüzgâr almıştı kelimeler değil mi?

Öyle oldu. O rüzgârın soluklandığı ilk kitaptı. Folliant Yayınları’ndan havalanmıştı. Devamı sayılabilecek bu kitap ise Akıl Fikir Yayınları üzerinden sahiplerini aramaya başladı.

Gördüğüm kadarıyla buluyor da…

İçinde yaşadığımız zor pandemi şartlarına rağmen okuyucusuyla hızlı bir buluşma gerçekleştirmeye başladı. Hatta imzalı olarak buluşuyor çoğunlukla.

Bu nasıl mümkün olabiliyor peki?

Şartlar ne kadar zorsa yeni fırsatlar o kadar fazla demektir. Pınar Yayınları tarafından kurulan www.kitapoba.com sitesi bunu başarıyor. Site üzerinden imzalı talepte bulunanları üşenmeden bildiriyorlar. Fatma Ersem Yargıcı bir yayınevi sahibi ve yetkilisi olarak yazar, dağıtım ve okur arasında iyi bir köprü oldu. Bildirilen isimlere özel olarak imzalıyoruz. Onlar da ulaştırıyorlar.

Mektup yazmayı tekrar sevdirecek gibi görünüyor.

Dilerim öyle olur. Ben seviyorum yazmayı. Okuyuculara da öneririm. Aslında onlar kitapla oluşturdukları konseptleri fotoğraflayıp bana göndererek ve kendi sosyal mecralarında paylaşarak aslında bunu başarıyla yapıyorlar. Yazar Cihat Zafer “Mektup meşgul çalmaz” demişti. Ben de katılıyorum. Meşgul çalmıyor ulaşıyor muhatabına.

Bu kitap bir başka açıdan incelendiğinde “Manevi Kişisel Gelişim” kitabı niteliği taşıyor gibi.

Eğer öyleyse ne mutlu. Buna sevinirim. Tespitiniz çok yerinde ve değerli. Kitap benim şahsi yaşayışıyım açısından bu nitelikte. Manevi obezliğimize dikkat çekmeye çalışıyor. Çeperde yaşamak yerine merkeze çağırıyor. Yani kalbe davet ediyor. Merkezlenmemizi diliyor. İfrat ve tefrit davranışlarımıza vurgu yaparak dengeye işaret ediyor. Dengeye gelmeden denk olamıyoruz. Hep yarım kalıyoruz. Metin olamıyoruz. Aziz olamıyoruz. Elzem olanları kaçırıyor fantezi seviyesindeki konuları ana gündem yapıyoruz.

Kitabın Çoban Aziz ile başlaması tesadüf görünmüyor o zaman?

Tesadüf değil, haklısınız. Aziz tanıdığım bir şahsiyet. Bende etkisi fazla. Ama ifade ettiğiniz gibi burada yer alması asla tesadüf değil. Zelil olmaktan paçamızı kurtarmamız aziz olmamızla mümkün. Kişinin kendisinin efendisi olup özgürleşmesi ancak Hakka kul olarak aziz olmasıyla mümkün. Ancak o zaman gerçek anlamda hürriyetten bahsedebiliriz. Özgür okumadan bahsedebiliriz. Azizin, aziz olması ve yine çoban olması simgesel anlamlar barındırıyor. Okuyucuyu o isim üzerinden düşündürmek istiyor.

Evet, çoban olması da aynı şekilde o zaman.

Tabi. Çoban olmak önemli. Nelerin çobanı olduğumuz konusu düşünülmeye değer. Organize edip gütmemiz gereken nice olumsuz duygu ve düşüncelerimiz tarafından güdülenip yönlendirildiğimizi dikkate alırsak mesele hiç hafife alınacak gibi değil.

Bizim hafife almamız bizi boğmak için tetikte bekleyen menfi duygu ve fikirlerin de aynı şekilde düşüneceği manasına gelmiyor. Onlar işini çok ciddiye alıyorlar ve her türlü manevi gelişmemizi engellemek için türlü kılığa ve renge giriyorlar. Yusuf’u kuyuya atanların kardeşleri olduğunu hesaba katarsak mevzu daha da önem kazanıyor. Sizin de bu hususta şiiriniz var zaten.

Kardeşler bile düşman olabiliyor, cana kastedebiliyor…

Aynen öyle. Bizi kıskaca alanlar düşman kisvesini çıkarıp genellik dost libasları giyerler. Korkutmadan yaklaşırlar. Konuya uyanmamızı istemezler. Bizimle aynı dili kullanırlar. Terim birliği sağlamaya çalışırlar. Bunlarla güvenli bir alan oluşturup kendimizi rahat ve konforlu hissetmemizi temin ederler. Olumsuz duygu ve düşünceler bize koyun postuna bürünmüş olarak gelirler. İtimat telkin edici yaklaşımlar gösterirler. Bizi içeriden fethederler. Riske girmeden kazanmak isterler.

Son olarak Rüzgâr kim? Ya da ne? İki kitapta da Rüzgâr başrolde…

İlk başta bir muamma gibi görünüyor ama okur sayfalarda gezindikçe çözüyor bunu. Rüzgârı tanıyor ya da rüzgârları. Çok tanıdık biri veya birileri. Hepimizin hayatında Rüzgârlar var. Biraz dikkatle bakmak görmek için yeterli.

Yaşamımıza yön veren rüzgârları arayıp bulmalı, tanımalı. Uzağımızda değil. Çok yakınımızda. Bazen içimizde. Kimi vakit gözün göreceği mesafede.

Mühim olan buna niyetimiz var mı? Arzumuz sahih mi? Öze ulaşma çabamız gerçek mi? Bu sorulara sahih cevaplar üretebildiğimiz zaman rüzgârı bulacağız. Ya da o bizi bulacak.

İlginç birkaç okuyucu geri dönüşü oldu. “Ben rüzgârı tanıyorum” dediler. İnanıyorum buna.

Söyleşi: Şakir Kurtulmuş

Yayın Tarihi: 04 Mart 2021 Perşembe 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner26