banner17

Tekin Şener: Hiçbir çağda bu kadar derin bir yarılmışlık yoktu

“Gökyüzünden, topraktan, sudan soyutlanmış insan, insan olmaktan çıkıp başka bir tür haline gelir. Çünkü bizim yaradılışımızda bu var, toprak var, su var, hava var. Bunlardan koptuğumuz zaman başka bir mahlûka dönüşüyoruz.” Kelime Ata’nın röportajı.

Tekin Şener: Hiçbir çağda bu kadar derin bir yarılmışlık yoktu

Hayat Ağacı dergisindeki çarpıcı yazılarıyla dikkat çeken Tekin Şener’in tefekkür halleri Ötekiler Günü- Dil Bahçesinde Cümle Tarhları kitabıyla okurla buluştu. Genellikle politik veya kültürel içeriğe sahip şekilde gündeme gelen “ötekiler” kavramına getirdiği geniş çerçeve, modern insanın haz, geçicilik, hız vs. gibi fetişleştirdiği kavramların yarattığı insani kayıplar, yaşam alanı olmaktan çıkıp birer çilehaneye dönen şehirler, ekran tutsaklıkları, birey-toplum-devlet ilişkilerine dair sorgulamalarıyla Ötekiler Günü bir kayıplar listesi. Peki, insanın insanlıktan çıkması nerede, nasıl durdurulacak? Kitabın yazarı Tekin Şener ile “zamanın sarfı” üzerine dertleştik. Elbette ki bu dertleşmede istersek sarılabileceğimiz bir umut da var.

               ***

Önce kitabın yazılma serüveninden başlayalım isterseniz. Ötekiler Günü- Dil Bahçesinde Cümle Tarhları adlı kitap, bugünün insanına pek de çekici gelmeyecek bir tefekkür eseri... Kitaba adını veren “Ötekiler” kimler?
Çocukluğumdan beri iyi bir okur oldum. Bilmeyi doğuştan gelen bir şevkle istiyordum. Hasbelkader Hayat Ağacı dergisinin hem kuruluşunda hem yönetiminde bulundum; her işi yapabilecek durumda dergiyi sahiplendim. Yazarlığımın bu dergiyle biraz ilgisi var biraz da önceki okuma şevkimle hatta hırsımla... Ötekiler Günü’nde yer alan yazıların çoğu 2008’den itibaren kaleme alınan yazılar. Bugünün insanını ilk bakışta çekecek yazılar değil belki... Biraz zamanla ilgili, biraz dille ilgili biraz da ötekiler kavramı etrafında dönüp dolaşan ve ele aldığı somut konuları bu temalar etrafında işleyen tefekkür yazıları... Bugünün veya geleceğin insanına ne anlatabilirim; hatta bu dünyadan ne anladım ve ne anlatabilirim’i esas alarak yazdım. Bunlar bir kitap olur, birileri okur düşüncesiyle hareket etmedim; yazmak ihtiyaçtı, nefes almak nefes vermek gibi kendiliğinden gelişti.  Bir aşamaya geldiğimde de yeterince metnin oluştuğunu düşündüm ve bunları mantıklı sistematik bir şekilde kitaplaştırmanın zamanının geldiğini anladım. Bu fikre kapılmamla kitabı tertip etmem arasında kısa bir zaman vardır.

Kitabın iki ismi var. Ötekiler Günü ve Dil Bahçesinde Cümle Tarhları iki ana ekseni ifade ediyor. Kitap yayınlandıktan sonra iki farklı karşılık buldu; birincisi ötekiler biziz. Yeni hayat dinamiği içerisinde, bu sirkülasyon içerisinde bizi ötekileştirenler diğerleri... Diğer görüş de “biz öteki değiliz, ötekiler onlar” görüşüydü. Aslında bunların ikisi de doğru ve geçerlidir. Kitabı yazdıktan sonra geriye dönüp baktım, meğer ötekiler onlarmış biz değilmişiz. Büyük çoğunluğu biz, bizi ötekileştirenleri aslında ötekileştiriyormuşuz. Bu nokta önemli; zira durduğumuz yerden, ahlakımızdan, yaptıklarımızdan emin olmamız anlamına geliyor. Doğru yerde duruyoruz aslında, gidenler ters yöne gidiyor. Bunu anlatmaya çalışan bir vurgusu var ötekiler gününün. Ötekiler biz de olabiliriz ama ötekiler diğerleri... Bu bir karakter tipidir, “öteki” dediğiniz bir karakterdir. O karakteri uzun uzun anlatıyorum kitapta. Bize çok yabancı değil, ilk bakışta tanıyabileceğimiz bir tip. Dünyayı kendisi için bir hükümranlık ve yağma alanı olarak gören bir karakter bu. Mümkün oldukça dünyadan payını almayı hedefleyen bunun için de her şeyi yapabilen bir insan karakteri. Kitabın ikinci ana ekseni ise cümleler. Ben cümle üzerinde çok duruyorum, çünkü yazarlığımın temelinde cümle vardır, cümle esastır. Cümleyi tabi ki düşüncenin ana rahmi, vatanı gibi tanımlıyorum. Biz doğru cümle kurduğumuzda ancak düşündüğümüzü doğru iletebiliriz. Doğru cümleler yetmez, ahenkli ve uyumlu cümleler de kurmamız gerekiyor. Bu şekilde anlatımımız, ifademiz karşı tarafa güzel ve olması gerektiği gibi ulaşır. Cümleyi yazarlığının odağına koyan birisi olarak cümlelerime özen göstermek durumundayım ki bu kitap da cümle odaklı bir kitaptır.

Kuşkusuz ki, kitap okumak belli bir birikime yol açıyor ve insanı kitap yazmaya itebiliyor. Ancak bu bir tefekkür kitabı ve herhalde insan okumak, kitap okumaktan daha önemli olsa gerek.  

Evet haklısınız. Belki de en doğru ifade bu; insan okumak...

Ötekiler Günü aforizması bol bir kitap. İnsan, her halini anlatabilecek cümleleri çok kolay buluyor.

5-6 ay oldu, farklı okurlardan tepkiler alıyorum, herkes kendisine cümleler listelemiş, herkesin seçkisi farklı. Kendi ruh yapısına, karakterine, davranışlarına mizacına göre liste hazırlıyor.

Uzun bir liste çıkıyor olsa gerek...

İnsanların dönüp dönüp okudukları metinler var. Mesela “Hayal Melâl”in tam bir edebiyat metni gibi okunduğunu söylediler. Bir başkası fotoğraflarla ilgili yazıyı çok değerli bulduğunu söylüyor. Herkesin favori metinleri farklı.

Öteki’ne ahlaki bir çerçeveden bakmak

“Ötekiler” bir kavram olarak aslında azınlık konumundaki etnik, inançsal veya cinsiyet gibi farklılıklar için kullanılıyor. Oysa sizin öteki tanımlamanız çok geniş bir çerçeveye oturuyor.

Sizin de fark ettiğiniz gibi kültürel veya etnik azınlıklardan bağımsız olarak ahlaki azınlıktan bahsediyorum. Davranış kalıpları, hayata bakış açısı itibariyle bir sınıflandırma var. Mümkün olsa bunu bir kurgu içerisinde bir roman gibi anlatabilsem. O kadar kolay değil ama mesela biz ötekiler şunu yapmayız, bu adam bizden mi değil mi? Bunu yapıyorsak zaten onlardan olmayız, başka bir şey oluruz. Bu insan neye mensup dediğimiz anda biz yerimizi ve mevziimizi bırakmışız demektir. Dolayısıyla oturup da kesin sınırlar çizmemize gerek yok, ama biz şunu biliyoruz, biz hayatı zenginleştiriyor muyuz yoksa suiistimal mi ediyoruz? İnsanların bunu bilinçle tanımalarına gerek yok, birbirlerine etiket vurgulamalarına gerek yok, her hareketlerinden sezebilirler. Bir kelimesinden bile sezebilirler dolayısıyla bu öteki kavramının ne politik bir anlamı var ne de kültürel boyutu var. Bu tamamen ahlaki bir çerçeve...

Çocukluk dönemi için ilginç bir benzetmeniz var. “Çocukluk kaidemizdir” diyorsunuz. Dolayısıyla hayat o kaide üzerinden yükseliyor. Ayrıca çocuklukta çakan kıvılcımların bir ömür boyu insana eşlik edeceği vurgunuz var. Sizin çocukluğunuzda çakan kıvılcımlar neydi?

4 yaşındayım, sular donmuş, kar diz boyu... Annem mahalle çeşmesinden su getirmeye gitmiş. Belli ki beni götürmek istememiş ve ben onun arkasından ağlıyorum. Hava eksi 15-20’lerde... Komşumuzun oğlu fotoğrafımı çekmiş, fotoğraf makinesine bakarken gülüvermişim, ağlamakla gülmek arasında öyle şaşkın bir çocuk. Bu bir kıvılcımdır benim için. Bir başka kıvılcım, işçi olan babamın eve getirdiği çocuk dergileri ve onun gazete okumasıdır. Benden birkaç yaş büyük hala oğlum, babam gazete okurken yere oturur o da aşağıdan yukarıya doğru okurdu. Ben de ona hayranlıkla bakardım, okuyabiliyor diye. Bir sahne daha hatırlıyorum, o zaman Cin Ali serileri vardı. Komşu evde Cin Ali vardı. Cin Ali serisini okumak için sürekli oraya giderdim. Artık evin sahibi söylenmiş olacak ki, bir gün annem “Koş, koş, baban sana Cin Ali almış” dedi. Annemin sırtına atladığımı hatırlıyorum. Mesela akraba ziyaretleri olurdu, dayılar halalar amcalar... Kafamda onları, hangi tür ansiklopedi bulunduğuna göre kodlamıştım. Şu evde uzay ansiklopedisi, diğerinde sağlık ansiklopedisi, diğer evde hikayeler var diye. O ziyareti kendime göre şereflendiriyor, hemen o kitaplara dalıyordum. İlkokulda iken liseye giden halaoğullarımın tarih kitaplarını okurdum; böyle aşırı bir tarafım vardı. Üstelik 11 numara gözlüklerimle... Göz ameliyatı olduğumda iki sene boyunca okumam kesildi; ortaokulu bitirip liseye başlamıştım; iki yıl ara vermek durumunda kaldım. Bu dönem hayatımda kara deliktir ve asıl kırılmayı o zaman yaşadım ben. Sokağa zaten çok alışkın değildim, kitaplar da elden gidince…

Herhalde Âşık Veysel’i en iyi siz anlarsınız...

Öyle oluyor, zamanlar ve çağlar çok belirleyici.  Âşık Veysel’in çağında ben olsaydım belki hiçbir şeyin farkında olmadan geçip gidecektim. Âşık Veysel bu çağda olsaydı belki yazdıklarını yazamayacaktı. Başka meşgaleleri olacaktı çünkü insanı en çok belirleyen şey onun dışta bırakamadığı, öteleyemediği o meşguliyetler... Âşık Veysel kendi devrinde ortaya çıkmış, ben de bu devirde bunları yapabiliyorum. Âşık Veysel’i anlıyorum, hissediyorum.

Kaybettiğimiz mekanlar…

Kitaba yeniden dönecek olursak, kaybettiğimiz mekanlardan başlayalım isterseniz. Kitabınızda insanların önce şehirleri, sonra mahalleleri, ardından sokağı kaybettiğini yazıyorsunuz ve son kale olarak evi tanımlayıp “bari evi kurtaralım” diyorsunuz. Evlerimiz nasıl bir saldırı altında ve onu nasıl kurtaracağız?

Önce saldırının farkında olmamız gerekiyor. Şehir, mahalle ve sokağın bizden çalındığının farkında olmamız lazım. Şu yaşadığımız şehir hayatının insani bir şey olmadığını bilmemiz lazım.

Aslına bakıldığında oldukça konforlu evlerde oturuyoruz. Yerden uzak olsak da gökyüzüne yakın zirvelerdeyiz. Akıllı sistemler, güvenlik ihtiyacını karşılayan teknik imkanlar, bol ışık, steril ortamlar...

Anlattığım temalardan biri o. Yeni ekonomik yapı, postmodern tüketim çağı bizi tüketici bireyler olarak kodluyor, öyle tanımlıyor. Ne kadar tüketiyorsak o kadar değerliyiz. Bu, istatistiksel bir değer. Aslında insanlar bunu çok da kabul etmiyorlar ama unuttuğu şeyler var. Kendi doğalarına yabancılaştıkları için bunu kabulleniyorlar. Lüks rezidanslarda ya da orta sınıfın oturduğu apartmanlarda, bu kadar büyük bir yabancılaşma ile kabul edilebilecek bir hayat sürdürülüyor. Hayat Ağacı dergisinde de bunu defalarca anlatmaya çalıştım; gökyüzünden, topraktan, sudan soyutlanmış insan, insan olmaktan çıkıp başka bir tür haline gelir. Çünkü bizim yaradılışımızda bu var, toprak var, su var, hava var. Bunlardan koptuğumuz zaman başka bir mahlûka dönüşüyoruz. Bunu en iyi çocuklarda gözlemliyorum.

Doğru, bambaşka bir nesil yetişiyor. Tereyağının, koyun yoğurduğunun, köy tavuğunun kokusundan rahatsız olan, çimlere basmaktan korkan, hormonlu gıdaları tercih eden...

Mesela nişasta bazlı şekerlerden yapılmış gıdalara bayılıyorlar. Büyüklerden sıkılıyorlar. Bu yeni hayat tarzı, “Bizim çocukluğumuzda bunlar böyle değildi”, “Nerede o eski bayramlar” “Sokak vardı top oynardık” özleminin ötesine taşan başka bir mahiyet değişikliğini haber veriyor ve devasa dehşetli bir dönüşümü anlatıyor. Bu, insan hayatı üzerinden hem de insanın temel nitelikleri üzerinden süregelen bir dönüşümdür. Buna karşı koymak için bence elimizde kalan bir “ev” var sadece. Bazı örnekler verdim, çocuğunuzu alıp tabiata götürebilirsiniz, doğada ateş yakabilirsiniz. Çocuklarımızla hasta ziyaretlerine, cenaze evlerine gidebiliriz. Bunlar küçük ama çok önemli şeyler. Çocuklar bunlardan bizim zannettiğimizin çok ötesinde dersler alıyor, alır. Biz büyüklerden sıkılan sanal dünyanın sanal oyuncaklarıyla mutlu olabilen, vakit geçirebilen farklı bir türle karşı karşıyayız. Bunun ağır sonuçları olacak. Bu şehir hayatının, daha doğrusu şehir mimarisinin dikdörtgenleşmesi, totaliter bir biçimde toplu şekilde yaşamaya zorlanmamız, yani insanlar, aileler arasında mesafe bırakmayacak bir şehirleşme modeli biraz da Türkiye’ye özgü. Türkiye, çok uçlarda yaşıyor bunu. Bir Türkiye yaşıyor bir de Singapur gibi Dubai gibi köksüz şehirler yaşıyor. Ama biz köksüz şehirlerde yaşamıyoruz ki, kaç bin yıllık şehirlerde yaşıyoruz, dolayısıyla kendimizi böyle sokaklara, bu mahallelere, bu evlere mahkûm edemeyiz.

Kamusal mekanlar problemi

Aslında hepimiz yakınıyoruz; ama pek de masum değiliz. Örneğin, iki daire fazla almak için can atıyoruz, bize rant sağlayacak politik tercihlerde bulunuyoruz. Bu dalgayı tersine çevirmek nasıl mümkün olabilir?

Ne yazık ki toprak, zenginliğin kaynağı oldu. Sivas’ta hep anlatılır, 1985’te bir TRT belgesel ekibi gelmiş, o ekibin geldiğini duyan insanların bazıları, “evleri tescil etmeye gelecekler, biz el süremeyiz” diyerek 100’e yakın konağı yıkmışlar.  Kendi evlerini yıkmışlar, çünkü apartman dikilmesini istiyorlar. Bu 1985 yılında olan bir şey. Ben ahşabı bir yapı malzemesi olarak savunmadım; ben mimariden bahsediyorum. Yani betonarme yapı ile önünde 5-10 m2’lik bahçeleri olan çok güzel evler yapabiliriz; üstelik aynı maliyetle. Önceden kamu hayatı ile ev hayatını ayıran geçiş kuşaklar vardı. Oraya adım atarsınız yarı kamusaldır ama yarı da mahremdir. Tam kamusal hayat değildir, biraz da özel bir daire içine girer. Herkes birbirini bilir, babasını tanır. Şu an adımımızı attığımız andan itibaren tam bir resmiyetle kamu gücüyle, kamu alanıyla karşı karşıyayız. Bizi eve tıkan, o dairenin içine kapatan bir şey. Çünkü sokakta, mahallede ayaküstü laflarsınız, onu bunu çekiştirirsiniz, yaşınıza göre oynarsınız. Şimdi bu mekanlar kalmadı.

Türkiye’nin en büyük problemlerinden birisi bu kamusal mekanlar problemidir. Birlikte oturacağımız, kültürü çoğaltabileceğimiz mekanlar yok. Ben kültürün kaynağının enformel ilişkiler olabileceğine inanıyorum. Yani kanunlarla tüzüklerle düzenlenmemiş, kendiliğinden oluşmuş mekanlarda... Buralardan çok şey filizlenir. Biz bunları kaybediyoruz. Bir yanda nizamnamelerle sınırlanmış mekanlar var, bir yanda da kamu gücünün denetim olanakları zayıf olduğu için bir yolunu bulup o nizamnameleri aşan insanların toplandığı mekanlar var. Bunlar genelde mafya tipi yapılanmalar, kaçak göçek ilişkiler ya da yeraltı diyebileceğimiz şeyler... Buradan kültür çıkmıyor; diğeri kanunla düzenlenmemiş ama nizami. Mahallenin, sokağın kanunlardan daha güçlü bir örfü var; fakat şimdi hem yönetmeliğin, kanunun gücü yetmiyor hem de örf yok. Örf olmayan yerde kültür gelişmiyor çünkü dayanacağınız bir gelenek yok. Ayağınızı basacağınız zemin yok dolayısıyla bizim problemlerimizden birisi bu. Hatta şöyle diyeyim. Türkçeyle ilgili problemlerimizin altında da bu yatıyor. Ben Türkçenin bir deyim zenginliği taşıdığına, ahengi olduğuna inanıyorum. Bizden önceki nesillerin kendi aralarında konuştuklarını dinlediğimde bunu fark ediyorum. Köy odasında, mahalle kahvehanesinde belli bir ahengi olan, zengin imajlarla yüklü deyimlerle yapılan sohbetler olurdu. Şimdi bu yok. Şu an insanların toplanıp bir örf çerçevesinde birlikte olabilecekleri, birbirlerine duygu ve düşüncelerini iletecekleri mekanlar sınırlı. Kafeye gidersin ne yapacağın bellidir, kurslara, spor salonlarına gidersin bellidir. Oysa mahallede biri sana futbol dersi verirken aslında hayat dersi verir. Spor salonuna gidersen sadece zaman geçirirsin. Ben kitabımda hem bu zamana ayna tutup kayıt altına alıyorum hem de neyi geride bıraktık, neyi kaybettik sorusuna cevap arıyorum.

Zamanın herkesin peşinden gitmesini istediği şeyler var, daha çok haz, daha hızlı bir yaşam, kullan at anlayışı, koşmak gibi... Siz yürümeyi tavsiye ediyorsunuz. Yürüyen insanla koşan insan arasında nasıl bir fark var?   

İçinde yaşadığımız çağ bize ya koşmayı ya da oturmayı dayatıyor. Ya ekran karşısında oturacaksın; ekran ise buyurgan bir şey. Biz çok da farkında olmadan onun esiriyiz. Örtülü veya açık mesaj sağanağı altındayız. Hızlı olacaksın, hızlı olunca ne olacak? Ona daha çok sektör açacaksın. Yani iletişim hızlı olacak ki telefonu yenileyelim, ulaşım hızlı olacak ki arabasını alalım, uçağını kullanalım. Hızlı tüketici olalım ki sürekli nesnelerin yenisini alalım; yemeğimizi çabuk yiyeceğiz ki zincirler çalışsın. Yavaş olsak ne olur? Bir yemeği iki saatte yesek ne olur?...  

Yürüyen insan ufka bakar…

Mikrodalga fırında beş dakikada yemek pişirmesek...

Ne olur ne değişir, bütünüyle çöker bu sistem. Koşturalım veya bir ekran karşısında oturalım. Oysa insana asıl karakterini veren resim, yürüyüştür. Yürüyen insan profilden karşıya bakar, gözleri ufka bakar. Şimdi yürümeyi sonlandırdık. 20 sene önce kimse çocuğunu servisle okula göndermeyi düşünmezdi; şimdi buna mecbur. Niye mecbur bilmiyorum ama mecbur. Biz hepimiz yürüyerek gidip geldik, bunun başka anlamları var. Çocuğun yürüyerek gidip gelmesiyle servise binmesinin onun hayatı üzerinde silinmez etkileri var.  

Servis aslında çocuğu bir tür denetim ve kontrol altında tutmayı da amaçlıyor. Bir noktadan bir noktaya teslim... Çünkü sokak, korkutucu.  

Sokağı o hale getiren insan çocuğunu ondan korumaya çalışıyor, ama bu sırada dünyadan da hayattan da yalıtmış oluyor. Bulduğumuz tedbirler manzarayı daha da vahimleştiriyor. Bir tür trajedi... Zorlasak bazı yollar bulabiliriz. Mümkün oldukça toprağa basmamız lazım.

Parklarda levhalar olur; “Çimlere basmak yasaktır” diye. Çağı en iyi anlatan yasak...

Biz basmayacaksak, niye var o çim? Kendimize özgü bir aşırılık değil insanlığın geldiği bir aşama bu. Tüketim nesnelerinin insanı tükettiği başka bir devir. Her mevsim değişen kıyafetleri üzerimizde taşımak, trendlere katılmak, uygulamaları indirip kullanmak için varız sanki.  Bunun antitezi mutlaka gelecek.  Ben gündelik hayatımda bilgisayardan çok faydalanıyorum ama ben bunlara esir olan insanları görüyorum. Teknolojiyi kullanmak gibi sorunum yok; teknolojiyi reddeden tuhaf tarikatlarla karıştırılmak istemem; ama beni en çok rahatsız eden nesnelerin insanı yönetmeye başlamasıdır. Öyle ki, bilmediğin organizasyonlar senin hayatını belirliyor, nesneleri sürekli değiştiriyorsun, kullanıp atıyorsun.

Eskiden çeyiz sandıkları olurdu; nesilden nesile aktarılan eşyalar olurdu. Saatler, bakır kaplar, yemeniler.

Eşyalar da insanı şekillendirir. Eşyaya bağlanırız. İlla mücevher olması gerekmiyor; bir yemeni, bir mendil de o aileyi anlatabilecek bir nesne olur. Şimdi hayatımızda böyle objeler yok; çünkü değer ifade etmiyor. Çocukluğumda büyüklerin fiyakayla taşıdıkları nesneler olurdu: şapkalar, saatler, çakılar, onu taşımaktan gurur duyarlardı, çünkü onun adı anlamı olurdu, bu tersyüz oldu. Şimdi nesneler bizi kullanıyor, o nesneleri üreten, tasarlayan, satan iradeler bizi kullanıyor. İşin içine statü meseleleri karışıyor. Buna direnmek lazım. Direnebiliriz.

Ahlak ve hayat arasında açık var

Modern insanın bir yarılmışlık hali de var. Ancak yakındığımız, bildiğimiz gerçekler fakat yaşanamayan haller. Anlattığımız, bildiğimiz hayatlarla yaşadığımız hayatlar bambaşka...

Galiba hiçbir çağda bu kadar derin bir yarılmışlık yoktu. İnandığımız değerlerle yaşadığımız hayatımızın bu kadar zıt olduğu bir başka çağ olmuş mudur bilmiyorum. Buna biraz çağ zorluyor, biraz da ahlak... Meseleyi, buradan ötekilere bağlayabiliriz. Bizim öteki dediğimiz geniş kitlede şöyle bir şey var; ahlakı bir söylemden ibaret kılmak ve bir baskı aracına dönüştürmek; yani ahlakçılık yapmak... Ama ahlak esasında bizim için, yaşadığımıza yön veren ilkelerdir. Ahlakı bizim yazmamız, üstten aşağı sıralamamız gerekmez, biz biliriz ki böyle olduğu için yapmalıyız, buna inandığımız için böyle yapmalıyız. Bizi ayıran budur, “böyle yapmamız gerekir” der yaparız, ama ötekiler, “böyle olduğuna inandığım için değil böyle olması gerektiği için, bundan daha fazla çıkar elde edebildiğim için bunu yapmalıyım” şeklinde düşünür. Yaptığını meşrulaştırmanın yolunu fazlasıyla bulur. Ahlak ve hayat arasında çok fazla açık var, belki ahlak dediğimiz şey tamamen devre dışı kalacak, pragmatizmden başka bir şey kalmayacak.

Kitapta “insan kalmak” kavramına özel bir vurgu var. Üstelik, “örselenmek pahasına” “insan kalmak”tan bahsediliyor. Hazzın, hayatımızı yönlendirdiği bir çağda gerçek dışı değil mi bu?

Böyle insanlar var. Hayatlarına bakıyorum, hakikaten başarmışlar; mesela kendi kendine yazmış, yaşarken anlaşılmamış, ama 100 yıl sonra değeri bilinmiş insanlar var. Çok şeyi göze alıp yaşamışlar. İnsan zaten onların ayak izlerinden yürüyüp gidiyor. Mesela Tolstoy böyle bir yazar. Rusya’nın “manevi çarı” ilan edilmiş, çardan daha nüfuzlu bir adam; ama her şeyini bırakıp insan olma arayışına girebiliyor. İlla ünlü biri olması da gerekmez. Gündelik hayatta da böyle tiplere rastlarız. Çoluk çocuğunu helal yolla geçindirmek isteyen bir baba da örselenmek pahasına insan kalır. Helal yol nedir? Bunu illa da dini bir çerçevede anlamayabiliriz; başkasının zararına olmayan yol olarak da tanımlayabiliriz helal olanı. Dolayısıyla, bir başkasını zarara uğratmayacak şekilde çocuğunu yetiştiren de kahramandır. Büyük işler yapmasına gerek yok, zaten yaptığı büyük bir iştir. Çevrenizde birçok insan anlamadığınız yöntemlerle geçip gidiyor, zengin oluyor, şu oluyor bu oluyor ama siz hiç kimsenin hakkına tecavüz etmeden hayatınızı sürdürüyorsunuz.  

Kitapta  “Teori değil tefekkür” başlıklı bir bölüm var. Teori ve tefekkür birbirinin karşıtı mıdır? Bizim teorilere de ihtiyacımız yok mu?

Ben teorilere karşı değilim, teoriler var zaten; benim yapabildiğim tefekkür. Eğer teori yapsaydım üniversitede kalırdım, teoriyi o alanda çalışanlara bırakıyorum, teori yapanlara saygı duyuyorum. Hayatın teorilere sığmayacağını, ama teorilerin yeterince esnek olursa yenilenerek devam edeceğini düşünüyorum, biliyorum. Ama ben tefekkür alanındayım.

Temel ahlaki ilke nedir sorusuna cevap

“Merkez, ayağımı bastığım yerdir” başlıklı yazıda birey, toplum, devlet ilişkisine dair görüşleriniz var. Merkez kavramı sizin de belirttiğiniz gibi çok çekici. Bir anlamda sağduyu, normallik gibi çağrışımlara sahip ve aynı zamanda güç demek. Merkezi, ayağının değdiği nokta olarak tanımlamak, dolayısıyla kendi merkezini inşa etmek Türkiye’de ne kadar mümkün?  

Yakın dönemde bir cemaatin devlete hâkim olma gayretini ve en sonunda saldırısını yaşadık. Bunu biz nasıl yaşadık, altında ne var? Bu sadece kötü adamların organize ettiği bir şey midir? Toplumsal yapımızla, zihniyetimizle ilgili kökleri var mıdır? Türkiye’de devlet-toplum-birey ilişkilerinin kendine özgü geliştiğini söyleyebiliriz. İstiyoruz ki devlet bizi korusun, himaye etsin, gölgesi altında tutsun... Aynı zamanda devlete yerleşip, gücünü ele geçirmek istiyoruz. Bunun çok pratik sebepleri var; zira bu topraklarda tarihi hep devlet yapmış. Avrupa’da ise sınıflar yapmış. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’yle ilgili değil sadece, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki düzenle ilgili hatta Bizans’la ilgili... Coğrafyamızda güce ulaşmanın çok pratik yolu vardır; devlete ulaşacaksın. Öyle bir işi sıfırdan kurup devam ettirmek, nesiller boyu çalışıp emek vermek gerekmiyor. Devlete ulaştığında onun gücü senin oluyor. Bu tarihi bir arka plan. Yani devlet toplumsal yapıları, toplumu yönlendirme, zapturapt altında tutma, yönetme çabası içinde oluyor. Aslında karşılıklı bir ilişki de var. Devlet bir toplumsal gruba alan açıyor, ona yer veriyor ama kontrolü de elden bırakmıyor. Ben o yazıyı 2009’da yazdım, cemaatle ilgili sorunlar ise 2013’ten sonra ortaya çıktı. Devlet şu an bu tür örgütlere daha uzak; tabii cemaat derken sadece dini cemaatleri kastetmiyorum, devlete yerleşmek, güç için biraya gelmiş toplulukları kastediyorum. Dini de olabilir ladini de olabilir. Bizim toplum olmak gibi bir zaruretimiz var. Birey olmak, toplum olmak, devlet olmak aynı anda mümkün. Bir toplum içinde yaşamadan birey olamıyorsunuz, toplum cemaatler toplamı değildir. Cemaatler bir araya gelerek devlet şemsiyesi altında bir toplum gibi görünmüşler ki, bu görüntü aldatıcı. O cemaatler içerisinde ise birey yetişmiyor. O halde birey nedir diye sormak gerekiyor ki ben bireyi ‘merkez benim ayağımın altındadır’ diyebilen kişi olarak tanımlıyorum. Yani cemaatin verdiği ölçüleri değil, kendi ölçülerini koyabilen insan bireydir. Bu atmosfer altında birey yetişmiyor. 

Kitapta bahsettiğiniz “Aceze ittifakı”nda kimler bulunuyor? Bu ittifak karşısında ne, nasıl yapılabilir?

Aceze ittifakına karşı iki sığınağımız var; ilki işimiz, ikincisi zaman. Yani acezeye karşı işimize, işleyişimize sarılacağız ve zamana yaslanacağız. İşimizi, ilgilerimizi, hobilerimizi en üst seviyede kotarmamız lazım. Hatta imzamızı atmamız lazım. Ayrıca dünya üstündeki hareketimizin  karşılığını anda, şimdiki zamanda aramamak gerekiyor. Bu karşılık zamanın uzak ufuklarından daha gür bir şekilde de gelebilir. Bu kabulle hareket edersek kolay kolay yenilmeyiz. Aceze maceze bir şey yapamaz.

Bunun bir yöntemi de “halimden memnun değilim; ama mevcudiyetimden memnunum” demek olabilir mi?

Temel ahlaki ilke nedir diye sorulacaksa budur. Halinden memnun olmamak hep bir arayış içinde olmak demektir. Hal dediğiniz şey gelip geçicidir. Eğer halinden memnunsan ki böyle insanları görüyorum, onlar için üzülüyorum. Arayış içerisinde kendini kapatmadan ve her gün zenginleşmek, beşikten mezara kadar zenginleşmek... Gönül zenginliği, fikir zenginliği, hatta maddi zenginliği de dışlamıyorum. Halinden memnun olmamak biraz bunu gerektiriyor ama mevcudiyetinden memnun değilsen hem sen hapı yuttun hem de dünya... Mevcudiyetinden memnun değilsen dünyanın canına okursun. Mevcudiyetinden memnunluk dünya ile tam bir barışıklık hali, hayata saygı hali, dinlerin önerdiği olgunluk, kemalat halidir. Bu benim inandığım bir şey. Arayış halinde olmak, varlığın en derin yerinde ben doğru yerde duruyorum, doğru işler yapıyorum duygusunu hissetmek, bunu her zaman taşımak... Bu duyguyu taşımak bizi her zaman diri tutar.

Röportaj: Kelime Ata

Güncelleme Tarihi: 19 Aralık 2018, 06:46
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20