Sadık Yalsızuçanlar: “Melamete uğramayanın cemalden nasibi olmazmış”

"İnsan, inandığını yaşayınca bilmedikleri ona öğretiliyor. Aksi ise insana sürekli ağırlık veriyor. Yüklendikçe yükleniyor. Giderek yaşamı çekilmez kılıyor. İnandığını yaşayamayan için bilgi kuru bir emekten, bir yükten ve acı duymaktan başka nedir ki…" Yağız Gönüler'in, Sadık Yalsızuçanlar'la oldukça zengin bir mecrayı konu alarak ve ötelerden seslenerek yaptığı röportajı istifadelerinize sunuyoruz.

Sadık Yalsızuçanlar: “Melamete uğramayanın cemalden nasibi olmazmış”


Sadık ağabey, gönülden merhaba. Afiyet ve sıhhat niyaz ederek başlıyorum. Evvela şu yaşadığımız günlere dair konuşalım isterim. Nasıl geçiyor Korona günleri? Neler okuyorsunuz, neler dinliyorsunuz, neler gözlemliyorsunuz?

Merhaba değerli kardeşim. Ben de sağlık ve huzur dilerim.

Günler oldukça bereketli geçiyor diyebilirim. Virüs haberleri ilk çıkmağa başladığında bendeniz de kaygılandım. Kendim, ailem, milletimiz ve insanlık için endişe duydum. Bendeniz onu aşkın ameliyat geçirdim. En son iki ağır ameliyatım oldu. Birisi beyin cerrahide, omurlarda daha önce üç operasyon geçirmiştim, tekrar sorun çıkmıştı, bu defa altı platin taktılar. Ağır bir bel kayması yaşamıştım. En son sedyeyle götürdüler, şiddetli ağrılar vardı. Öyle ki MR çekemediler, sırt üstü uzanamıyordum. Uyuşturucu iğne yaptılar da öyle MR çekilebildi. Ardından ameliyata aldılar. Üç ayı aşkın bir süre yattım. Ancak toparlayabildim. Bir yıl geçmedi bu defa kalpte sorun vardı, dört damar ileri düzeyde tıkanmıştı, açık kalp ameliyatı oldum. 1985 yılından beri düzenli aralıkla defalarca ameliyat oldum. Bir ağır kaza geçirmiştim doksanlarda. Yeşil ışıkta geçmeğe çalışırken, kırmızı ışıkta durmayan bir araç, saatte 90 km. hızla gelirken çarptı. Üç operasyon, bir yıla yakın sürdü tedavim. Neredeyse otuz senedir kronik migrenim var vs. vs. Başını ağrıtmak istemiyorum. Ama hani virüs, bilhassa kronik hastalıkları olan, cerrahi müdahale yaşamışlarda daha etkindir filan deyince, eşim, çocuklar da abarttılar, böylece hiç dışarı çıkamaz olduk. Zaten evciyimdir ben. Kapalı bir yerde yalnız başıma okumak, yazmak, dinlenmek için film seyretmek, yemek yapmak, bayıldığım bir hâl. Benim için hasılı nimet oldu.

Biliyorsun, Yüce Kur’an’da, “Kötü bildiğinizde iyilik, iyi bildiğinizde kötülük olabilir, siz bilmezsiniz” buyurulur. Bu ayeti bendeniz sürekli gönlümde taşırım. İlk anda bir refleks gibi kaygı oldu ama bu kısa sürede yerini tevekküle terk etti. Lale Müldür’ün bir şiirinde geçer, “Ve kalem en güzel anları / İnsanın kendisiyle geçirdiği anları yazdı.” Bendeniz böyle düşünürüm. Yalnız geçirdiğim anlar çok üretici bir süreç oluyor benim için. Okumaya çalışıyorum. Eskiden çok okurdum, şimdilerde artık daha az okuyorum. Daha seçiciyim. Daha doğrusu eskiden okumağa tahammül edebildiklerime şimdi edemiyorum. Başucu kitaplarım var, onları döne döne okuyorum. Yeni kitabımı yazmağa başladım. Deli Tomarı ve Allah’ın Adamları’nın üçüncüsü olacak. Dörtte birini yazdım neredeyse. Üçleme gibi olacak, bununla bitecek kısmetse. Yine deliler, meczuplar, mecluplar, âşıklar ve uzunca bir hikâyede ise karşıtlıklara dayalı, daha absürd denilebilecek bir dizi olayları konu ediniyorum.  Arada Mevlevî âyin-i şeriflerinin doğru ve güzel icralarını buldukça dinliyorum. Öteden beri film seyretmeye bayılırım. Gün boyu çalıştıktan sonra, gece birkaç film seyrediyorum. Televizyon çok az seyrediyorum. Eskiden daha fazla idi. Şimdi filmi tercih ediyorum. Video platformları arttı biliyorsun, dolayısıyla tercih imkanları da arttı. Seçerek film ve dizi film, nadiren belgesel seyrediyorum.

Bu tip günlerin, yani “eve kapanma” hâllerinin bilhassa okur-yazar kesimi için faydalı olduğunu düşünüyorum. Ancak bir daralma, sıkılma da söz konusu olabilir. “Ev hamur gibidir, çökersiniz içine” demişti Ayfer Tunç. Evle ilişkiniz nasıldır? Ev sizin için nedir, ne değildir?

Ayfer, haklı olarak evde pelteleşmekten söz ediyor. Bende bu aksi yönde gerçekleşiyor. Evimiz bahçeli, sık sık çıkıyorum. Her gün mutlaka bir şeyler yapmak üzere mutfağa uğruyorum. Nedense bende yalnız kalmak ve kapanmak öteden beri üretkenliği besliyor. Yani pelteleşmiyorum. Daralma tabi hücre gibi bir yerde, kapana kısılmaya benzer bir sıkıntı oluşturursa o fena. Dilediğin zaman dışarı çıkma imkânı, o daralmayı önlüyor sanırım. Ev ahalisiyle zaman zaman sorunlar yaşıyorum tabi. Ama yaşlandıkça sürekli mevzi kaybettiğimden, biraz da çuvaldızı kendime batırmayı öğrendiğimden kısa süreli oluyor tartışmalar. Bir bakıma tadı tuzu hayatın. Çocukları kendimden hep ilerde gördüğümden sanırım onlarla bir çatışma da olmuyor. Bir de herkesin bizde kendine özgü bir alanı var, bir bakıma bahçesi… Odası… Dünyası. Yani o dünyanın özerkliğini diğeri tanıyor. Bu da hayır üretmeyen çatışmaları önlüyor sanırım. Dediğim gibi bendeniz evcilimdir daha doğrusu evci. Evi, evde olmayı, sürekli evde kalmayı, dışarı çıkmamayı çok severim. İnsan dışa kapanınca dış ona açılıyor. İç, zaten dışa kapandıkça açılan bir şey. Dış ve için sağlıklı bir dengede yaşaması verimli oluyor.

Çok yazan ve az konuşanların yakıtı sessizlik midir? Siz mesela, kitaplarınızı yazmaya başlarken kendinizi mutlaka geriye, kıyıya-köşeye çeker misiniz? Kimi yazarlar tanıyorum, eser üretirken de toplumla hemhâl olabiliyorlar, kalabalıklara karışabiliyorlar zira.

Bendeniz yazarken hem sessizleşen hem de mecbur kalınca kalabalığa karışanlardanım. Aslında kolay yazıyorum yani yazabilmem için çok fazla koşula ihtiyaç duymuyorum. Otobüste, trende, uçakta, kahvede filan yazabilirim ama bir sorunum var, masaüstü bilgisayar olmaksızın yazamıyorum. El yazım berbat. İster öykü, roman isterse deneme, makale yazayım, yazı bende çağrışımlarla gelişiyor ve ilerliyor. Kalem, çağrışımlara yetişemiyor. Yazım da kötü. Öteden beri daktilo, şimdi bilgisayarla yazdım, yazıyorum. Tabi kahvede, parkta, trende bu mümkün olmuyor. Dizüstü de kullanamıyorum. Böyle takıntılarım var. Bilgisayar, kahve-sigara yakıt olarak yetiyor. Sessizlik, içte öteden beri var. Bazen kalabalık bazen ıssızlık. Öyküsel metinler yazarken bazen içe kapanma, düş gücünün daha işlek çalışmasını sağlar. Bazen de pencereden bakarken görülen bir şey ya da kalabalık bir caddede yürürken çağrışanlar, ne bileyim gazete haberleri, sokakta birinden duyulan bir cümle, bir kelime tetikleyici olabilir, öykünün mecrasını değiştirebilir. Bende ikisi de sıklıkla olur.
 

Birçok kitap yazdınız. Bu kitaplar her yaştan, her kesimden sevgi dolu okurlara kavuştu. Yani okur kitabına kavuşurken esasında kitap da okuruna kavuşuyor herhalde. Her kitabınıza değinmek çok güç fakat bendeki yeri büyük olanlarıyla ilgili muhakkak soracağım. Evvela Diyamandi. Hazretin hayat hikayesi mi sizi büyüledi yoksa başka bir hikayesi var mı kitabın?

Evvela adı yaktı. Elmas. Daha önce de Cam ve Elmas diye bir anlatı yazmıştım. Sonra bir sözü. Müslüman olup yıllar sonra ailesinden ayrılmak zorunda kalınca kızı, “Mevlânâ, onu bizden aldı” demiş bir öğrencisine. Öğrencisi kendisine söyleyince, “Kızım bir gün anlayacaktır, Mevlana beni onlardan almadı, beni benden aldı” diyor. Bu söz tabi ardındaki hikâyeyi merak etmemi sağladı. Biraz öğrenince ben de kendisi kadar değilse de yandım. O sıralar Kayseri’de, İletişim Fakültesi kısa metrajlı film günleri yapıyordu. Jüri üyesi olarak gitmiştim. Gün boyu filmleri seyrettik, puanladık, akşam Talas’a yemeğe götürdüler. Arada sigara içmek için dışarı çıkmıştım. Böyle dar, eski bir sokak. Restore edilmiş konaklar filan. Bir levha gördüm: Yaman Dede Konağı. Meğer onların değilmiş, onun hatırasına o adı vermişler.

“Hani her şey ayettir,” denir. Gündelik yaşamın rutinleri içinde de bize sürekli işaretler sunuluyor zannediyorum. Yaman Dede, Yaman Dede… O mu peşime düştü yoksa bendeniz mi zaten, onun gönlünden çözerek bana attığı bağla bağlanmıştım anlayamadım. Hoş anlamam da gerekmiyordu. Ankara’ya dönünce, ne kadar kaynak varsa edinip okumağa başladım. Hikâyenin içine girince nasıl bir ateşin ve gül bahçesinin tam ortasına düştüğümü fark etmeğe başladım. “Gönül hun oldu şevkınden boyandım ya Resulullah, nasıl bilmem bu nirâna dayandım ya Resulullah…” Bu naat-ı şerifi dışında meğer ne muhteşem şiirleri varmış. Hele mektupları. Pek çok azınlık lisesinde öğretmenlik yapmış. Saint Michel, Saint Joseph, Saint Benoit, Pangaltı Ermeni Lisesi, Heybeliada Ruhban Okulu, Saint Louis, sonra İmam Hatip’te, Çamlıca Kız Lisesi’nde, Yüksek İslam’da… Tabi öğrencilerini deli gibi seviyor. Onlar da Yaman Dede’ye âşıklar. Nasıl zarif, nazik, beyefendi, içli, samimi, toprak gibi bir adam. Hukuk tahsil etmiş ama lisedeyken medrese eğitimi de almış, Arapça, Farsça mükemmel. Bir mektubunda, öğrencisine, “Hazret-i Cânân’ın bir beytini, bütün bir cihân edebiyatına değişmem evladım” diyor. Çile çıkarmış. Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî icazeti almış. Celaleddin Dede’yle Rusuhî şerhini ikinci defa okumuş. Louis Masignon, Annarie Schimmel, Arif Nihat Asya, Hakkı Süha Gezgin, Nureddin Topçu, Celaleddin Ökten, Yahya Kemal’le dostlukları olmuş. 42 sene Müslümanlığını gizli yaşamış. Ailesi dağılmasın, eşi, kızı incinmesin diye gizlemiş. Allah, kendi aşkıyla rızıklandırmış ve yakmış. Hani bir kudsî rivayet vardır: “Beni arayan, beni bulur. Beni bulan, beni bilir. Beni bilen, beni sever. Beni seven, beni tanır. Beni tanıyan, bana âşık olur. Ben, bana âşık olana âşık olurum. Ben âşık olduğumu öldürürüm. Öldürdüğümün diyeti bana farz olur. Diyeti ise bizzat benim.” Hikâyenin özeti bu aslında. Ver cânı, bul canânı. Hz. Mısrî’nin dediği gibi, “Ey rahat-ı cân isteyen, kurban olandır can sana…” Yaman Dede, Rum Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak Hakk tarafından seçilmiş, yakılmış, Hakk’ın Kendine yakınlaştırdıklarından. Dolayısıyla bedeli de ağır olmuş. Bizim için en güzel örneklerden. Muazzam bir hikâye. Tabi okudukça perişan oldum. Nihayet notlar aldım, hazırlık bitti. Nasıl yazayım nasıl yazayım derken riskli bir yöntemi kullandım, mektup formunda yazdım romanı. O kadar malzeme var ki, tümünü dışta bırakmak istemiyordum. Kendimi zor zaptettim. Anlatı tabi aynı zamanda bir seçme, ayıklama işi. Gayret ettim, ne ölçüde oldu bilmiyorum. Yazı, yazanın neresinden çıkarsa okuyanın orasına ulaşıyor. Diyamandi’yle ilgili aldığım okur tepkileri beni çok heyecanlandırıyor. Yazım sürecinde de sonrasında da pek çok güzellik yaşadım. Ama bunlar bendenizde kalsın.

Gelelim çok sevdiğim, fakire çok farklı tesir etmiş kitabınız Cam ve Elmas’a. Ebu'l Hasan Harakânî Hazretleri’yle ne zaman tanıştınız? Bunu çok içten soruyorum, zira tasavvuf tarihine dair yazılan popüler kitaplarda dahi hazretin ismine rastlamak güç. Sanki özellikle sırlamış, sırlanmış. Sizin muhabbetinizin -eğer çok hususi değilse- kaynağı nedir?

Cam ve Elmas, zannediyorum kitaplarım arasında yazım hikâyesi, neredeyse kendisinden daha ilginç olanı. Aslında Cam ve Elmas’ı sonradan yeniden yazayım, yazım öyküsünü de ana hikâyeye katayım diye çok düşündüm, olmadı… Belki ileride uzunca bir hikâye olarak yazarım.

TRT’de çalıştığım günlerdi. Doksanlı yılların ikinci yarısı. Malatya’lı bir dostum, yapımcı-yönetmen Nuri Işık aradı. Sanırım aylık periyotta bir tür yol hikayesi çekiyordu. Senâi Demirci dostumuzun sunduğu, bir konuk eşliğinde, bir şehirde mekânları dolaşarak yapılan bir söyleşi programı. Kıştı. Kars’a gideceklerini söyledi, konuk olarak çağırdı. Nuri’ye hayır demem mümkün değil, Senâi’ye de. Tamam dedim. Hani derler ya kader ağlarını örüyordu. Neyse Kars’a gittik. Bir iki üç gün, Kars’ın çeşitli yerlerinde çekimler yaptık. Rus, Ermeni, Türk konakları, Kale vs. Harakanî adını daha önce duymuştum. Bazı tabakat kitaplarından birkaç satır okumuşluğum vardı. Esasen o günlerde bir kitap yazmayı düşünüyordum. Bir öykü kitabı. İçinde otuzüç hikaye olacaktı. Adı, Otüzüç Hikâye olacaktı. Zünnun-ı Mısrî, Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdadi, Maruf-ı Kerhî, Harakanî, Yesevî, Niyazî-i Mısrî, Mevlana, Muhyiddin Arabi gibi âriflerin menkıbelerinden oluşacaktı. Harakanî adını duyunca kalbim yanıyordu.

Nuri’ye, “Harakanî Türbesi’nde çekim yapmayacağız mı?” diye sordum, “Düşünüyoruz abi” dedi.

Ertesi gün, sabah, “Bugün gidelim” diye konuştuk, gün boyu yine Kars’ın farklı mekânlarında çalıştık. Yorulmuştuk. Nuri haklı olarak, gün batımında da birkaç plan çekelim, gidip otelde dinlenelim, demişti. Her nasılsa kendimizi, ikindi sonra Evliyâ Camii’nde bulduk. Türbe hemen bitişiğinde zaten.

Camiin imamı ve türbedarı, Harakanî Vakfı’nın kurucusu Yavuz Selim Uzgur Hoca içerdeymiş. Ekipten kimse O’nu tanımıyor, daha önce hiç duymamış. Bizim Kars’ta çekim yaptığımızı da Yavuz Hoca bilmiyor, daha doğrusu O’nunla hiç temas etmemiştik. Zaten kimseye haber de vermemiştik. Hele o gün ikindi sonrası câmiye gideceğimizden bizim dahi haberimiz yoktu. İçeri girdik. Az ilerde, birkaç genç ile yanlarında imam efendi, yani Yavuz hocamız. Böyle karşıdan ışık vuruyor, hocamız ışığa göre kontur kalıyor, hayal meyal seçebiliyoruz. Bizi fark edince, eliyle selam verdi. Gençlere bir şeyler söyledi, uğurladı, yanımıza geldi. Gülümsüyor. “Hoşgeldiniz, buyurun” dedi, imam odasını gösterdi. Kapı yarı açık. İçeri girdik. Girdik ki, -ekip beş kişi- altı yer minderi, semaverde çay yeni demlenmiş. Her minderin önünde bir pasta tabağı, üzerinde iki dilim baklava, yanında çay bardağı… Birbirimize baktık, bir şey anlayamadık. Yavuz Hoca, “Dün Hazret, mânâda, yarın ikindi sonrası beş misafirimiz gelecek, onları ağırlayın buyurdu” dedi. Der demez tabi bizim duygu dünyamız birden değişti. Herkes birbirine baktı, sessizlik oldu.

Neyse oturduk. Böyle kısık sesle konuşan daha doğrusu denileni yapan ama pek konuşmayan bir delikanlı geldi, çayları doldurdu, kapı eşiğine çöktü. Akşam ezanına değin kaldık. Böyle yarı aç yarı tok duygularla, sarhoş bir hâlde, namazdan sonra ayrıldık. Ayrılırken daha doğrusu ayrılmak üzere hareketlenirken, kalbimdeki ateş iyice alevlenmişti, kafasesim, “Acaba yazabilecek miyim, Hazret’in dünyasından hatıralar, ışıklar, gölgeler düşürebilecek miyim?” deyip duruyor. Kapıdan en son bendeniz çıktım. Yavuz Hocam’ın elini öpmeğe çalıştım, öptürmedi, sarıldık, kulağıma, “Merak etme sultanım, yazacaksın; yazacaksın” dedi. Otele döndük. O gece rüyalar gördüm. Epeydir uzaklaştığımı sandığım kimi heyecanların içimde canlandığımı hissettim. Ertesi ve sonrası gün sürekli türbede, camide ve kültür merkezinde çalıştık. Ayrılırken Hocam, bendenize bir çanta verdi. “İhtiyacın olan her şey burada” dedi. Uçakta baktım, Harakanî Hazretleri’nin şemaili dahil, hakkında yapılan doktora tezi, menkıbeleri, İbrahim Alanka’nın kitabı, Ayaşî Hazretleri’nin risalesi, şiirleri, hatıraları, hâsılı her şey var.” Ankara’ya döndüm. Birkaç gün sonra TRT’den izin alıp Almanya’ya eşimin ve çocuklarım yanına gittim. Kuzeyde Rendsburg diye küçük bir şehir. Bir ay boyunca okudum. Döndüm. Birkaç gün sonra, sürekli zihnimde dolaştırdığım, geliştirdiğim kurguladığım üzere yazmaya başladım. Böyle sağanak gibi. Öyle akıcı bir yazım oldu ki… Parmaklarım tuşlara yetişemiyor. Üstelik çok seri yazarım bendeniz. Altıncı günün akşamı. Son bölümü yazacağım. Harakanî Hazretleri’nin şehadeti. Ona bağlı bir bölüm, hikâyenin başkişisi kameraman, Kars’tan ayrılırken uçakta kafasesi… Fakat pek bilgi bulamıyorum. Yılmaz Öztuna’nın tarihinde bir paragraf var, Çağrı Bey’in Doğu seferinde, 30 bin kişilik bir orduyla yaptığı seferde şehid oluyor o kadar. Çaresiz, kıvranırken kahve yaptım, sigara yaktım. Kara kara düşünüyorum. Telefon çaldı. Sadece numara. Açtım. “Sultan şöyle olmuş” diye başladı. Hocam. Yaklâşık yirmi dakika anlattı. “Hadi kolay gelsin” deyip kapattı. Hemen yazdım. Bitti. Cam ve Elmas’ın yazım ve yayım sürecinde hatta sonrasında çok ilginç şeyler yaşadım. Tabi anlatamadıklarım çok. Ama benim kitaplarım içinde zannediyorum ortaya çıkışı bakımından en enteresan kitap bu oldu, diyebilirim.

Cam ve Elmas’ın üretim sürecinde ya da daha öncesinde Kars’a seyahat ettiğinizi düşünerek sizce Kars, nasıl bir manevi iklime sahip, şehir ve insanı hakkında neler düşünüyorsunuz? Aziz ve muhterem büyüğüm Yavuz Selim Uzgur ile bir hatıranızı paylaşmanız mümkün mü?

Kars’ı tabi Yavuz Hocam’la birlikte tanıdım. Daha önce, Cam ve Elmas’ın doğuşuna vesile olan seyahatten önce belki yedi-sekiz defa gitmiştim. Bizim âşık şiir geleneğine ilişkin bir belgesel çekiyorduk. Bu yüzden belli aralıklarla gidiyorduk. Çıldır’da, Selim’de, Arpaçay’da, Göle’de, Iğdır’da çekimler yaptık. Bu seyahatlerde Kars’ın manevî çekim kutbu olan Ebul Hasan Harakanî’den pek haberdar değildik. Ama gerek Erzurum gerekse Kars’ta, hissettiğim ama bir türlü açıklayamadığım manevî bakımdan çekici bir şey vardı. İnsanlar olağanüstü güzeldi, güzel gönüllüydü. Taşa toprağa sinmiş bir ermişlik vardı. Bir olgunluk, bir güzellik… Tabi gerek uzak gerekse yakın tarihi bakımından da Kars çok zengindir. Geçen yüzyılda çok acılar da yaşamış bir şehir. Yerel yönetimler yeterince Kars’ın kıymetini bilememişler. Kışı çetin, iki ay, insanların ancak ısınabildiği alabildiğine soğuk bir iklim. Çok fazla göç veriyor. İstanbul’un bir ilçesinde iki Kars nüfusu yaşıyor örneğin. İnsanlar, hele köylerden yıllardır kaçmış. Köyler boşalmış. Kars merkezi, yarı harabe gibiydi. Bakımsız. Konaklar, o güzelim Rus, Ermeni ve Müslüman konaklarının çoğu kendi hâline terk edilmiş. Yollar delik deşik. Geçim güç. Bütün bu yönleriyle Kars, beni fena hâlde yaralıyordu, hırpalıyordu. Ama dediğim gibi sıcak, samimi, gönülden bir şey vardı. Bunu, söz ettiğim program çekimleri için gittiğimde fark edecektim. Yavuz hocamı tanıyınca. Hoca, Dağıstan’dan buraya gelmiş soylu bir aileden. Reyhan kokuyordu. Sırlı bir insandı. Kendini kolay ele vermiyordu. Toprak gibiydi, mütevazıydı. Bilgeydi. Zaman zaman sohbet ettiğinde ne denli derinleştiğini görüyordum. Kars’ı ve Türkiye’yi çok sevdiğini gördüm. Kars’a, Harakanî’ye, İslâm irfanına adanmış yorucu, çileli bir ömür. Tabi bu seyahatte yaşadıklarım beni çok etkilemişti. Cam ve Elmas’ı yazdıktan sonra Kars ilgimiz daha da arttı. Yavuz Hocam’ın himmetiyle çok çok güzel şeyler oldu. Sempozyumlar, paneller, konferanslar, tv yayınları, yeni kitaplar… Arif insanlar Kars’a gelmeğe başladı. Yurt içinden, dışından sürekli Harakanî’ye bir akın oldu. Havalimanına Hazret’in adı verildi. Üniversite’de bir Araştırma Merkezi açıldı. Hâsılı bend yıkıldı…

Diğer anılar bende kalsın dilersen. Yavuz Hocam’ın bende çok güzel, çok aziz emanetleri var.

Ocak 2020’de neşredilen Allah’ın Adamları kitabınıza dair bir yazı yazmıştım. Gerçekten hem ismiyle hem de cismiyle çok kıskandığım bir kitap. Çünkü böyle bir hayalim vardı. Sonra “Senin daha yaşın kaç, çilen ne ki kıskanıyorsun, bak Sadık Hoca yazmış işte” diyerek zevkle okumuştum. Sizin “Nerede bir Allah adamı duysa oraya koşanlardan” olduğunuzu düşünüyorum. Kitabın çıkış hikâyesi var mıdır?

Aman aziz dostum, akıl yaşta değil, baştadır.

Allah’ın Adamları, aslında bir üçlemenin ikinci kitabı. Birincisi, Deli Tomarı. Üçlemeler genellikle romanda olur, bendeniz öyküde bunu yaşadım. Birkaç yıl önce Dr. Timuçin Çevikoğlu dostumuzla muhabbet ederken gelişti kitap fikri. O’ndan pek çok güzel hikâye dinledim. Lutfedip paylaşıyordu. O, Adana’lı. Güneyin iklimi, insanları, şehirleri, delileri, velileri bir başka oluyor. Yazın birkaç ayını Namrun Yaylası’nda geçiriyor. Oradan bendenize sürekli öyküler gönderdi. Bu arada, çocukluğumda Malatya’da tanıdığım pek çok güzel vardı. Deliler, meczuplar, mecluplar… Dinlediklerim, okuduklarım ve bizzat tanıdıklarımdan, Timuçin Bey’in anlattıklarından Deli Tomarı oluştu. Onu, üç yaz önce Silifke’de yazdım. İki buçuk ayı orada geçirdim. Yeni dostlarım oldu, çok güzelliklerle karşılaştım. Gündüz denizde geçiyordu, akşam yazıyordum. Telefonda soran dostlara, “Yüzüyor ve yazıyorum” diyordum. Deli Tomarı, içindeki uzun hikâyeyi istisna tutarsak andığım meczupların öykülerinden oluşuyordu. Deli Tomarı’ndan sonra, yine Silifke’de geçirdiğim yaz boyu Allah’ın Adamları’nı yazdım. “Adanalı’yık, Allahın adamıyık” sözü, kitaba adını verdi. Bu sözün de Çanakkale’ye uzanan bir hikayesi olduğunu öğrendim. Çanakkale’de, Adanalılar’ın yoğun olduğu bir birlik, Anzaklar’a kan kustururmuş. Kendi aralarında, “God’s Men” diyorlar bu gizemli savaşçılara. Onlar da duyuyor, memleketlerine döndüklerinde, bizi, gavurlar, “Allah’ın adamı” diye anarmış, diyorlar. Bu, meczupların da gayb ricâlinin de sıfatı aslında. Hepimiz O’nun ayaliyiz ama Kendisine yakınlaştırdıkları “adamları” malum. Deli Tomarı’nın devamı gibiydi Allah’ın Adamları. İlginçtir, yazım sürecinde tanıdığım, rüyasını gördüğüm, dinlediğim meczuplar da oldu, onları da ekledim. Şimdi üçüncüsünü yazıyorum. Bu yaz, salgın dolayısıyla Silifke’ye gidemedim ama Ankara’da, İncek’teki evime kapanmış bir hâlde meczupları konu edinen üçlemenin son kitabını kuruyorum.

Haluk Nurbaki, Münir Derman, Abdurrahim Reyhanî Hazretleri içinden tanışıp görüştükleriniz oldu mu? Her birini anlatmak güçtür belki ama hepsini anlatsanız neler söylemek istersiniz?
 

Nurbaki üstadın huzurunda bulunmuştum. Önce kitaplarını okudum. Tanıyınca kitaplarından yansıyan nurun kaynağını bizzat gördüm. Ârif bir insandı. İhlaslı, mütevazı, feyizli, ışıklı bir insan… Böyle ciğerinden gelen bir sesle, tane tane ilimle, irfanla anlatıyordu. Sözleri o kadar tesirliydi ki insanın kalbine nüfuz ediyordu.

Münir Derman üstada yetişemedim. Adını ilk duyduğum andan itibaren gönlümde O’na karşı bir aşırı muhabbet ve hürmet duydum. Sonra elime “Su” ile ilgili o muhteşem kitabı geçti. Su gibi aziz bir kitap. Su gibi akıyordu. su içer gibi okudum. Sonra bir dostum, sohbetlerinin ses kayıtlarını verdi. Onları geceler boyu dinledim. Aradaki teknik aygıtları yok eden, sanki huzurundaymışcasına heybetle, muhabbetle, edeple dinledim. Birkaç hikâyemde, romanımda Münir Derman üstadımız geçer. O’ndan bazı kokular, tatlar serpiştirmeye çalıştım.

Reyhanî efendimizin huzurunda olamadık. Ama O’na ermişlere erdik, onları çok sevdik. O, gerçekten de ulu bir sultan. Harakanî Hazretleri’nin derviş tanımının kendisine en çok yakıştığı bir eren.

Kenân Rıfaî Hazretleri’ne, "Siz neden Yezid'e küfretmiyorsunuz?" diye sordukları zaman "Ben içimdeki Yezid'le meşgulüm" cevabını verirmiş. Bugünün dünyasında hepimizin zaman zaman da olsa “Taşlatan Hüseyin” olmamız gerekmiyor mu?
 

Hem de nasıl. Aslında istesek de istemesek de mutlaka bir şekilde melamet vadisinden geçiyoruz. Melamete uğramayanın cemalden nasibi olmazmış. Daha doğrusu, “Cemale mutlaka celalden geçilir,” denir. Hz. Mısrî, “İçin dışa zuhuratı, dışın içe hayalatı, birinden ol birine, tuhfeler her bar olur peydâ” diyor. İçte yaşanan aslında dışa yansıyor, dış, içten yansıyanlara mazhar oluyor. İç-dış ilişkisini keşfetmemiş kişinin işi zor. Kuran’da, “En yakınınızdaki kâfirden başlamak üzere harb edin” buyruluyor. Kişinin en yakınındaki kâfir, nefs-i emmâresidir. Kâfir, “perdelenmiş” demektir. Hakikatten perdeli olan hayvanî benlik. Onunla savaşa mücahade deniyor malum, cihad ise dış düşmanla yapılana… “Mücahade çekersen müşahade edersin,” buyuruyor Hz. Yunus. Kenan Rıfâî efendimiz, “Evladım, ben içimdeki Yezid’le meşgulüm” diyor bu yüzden. Biz, dıştaki bir problemi, ancak içte çözebiliyoruz. Bunu keşfetmemiz lazım. Taşlatan Hüseyin de çocuklar kendisini taşlayınca dönüp dolaşıyor, tekrar geliyor taşlamaları için… Soranlara, “Bu, Tâif sünnetidir,” diyor. Nefsin taşlanması, en büyük lütuf.
 

Cüneyd-i Bağdâdî bir yaz günü dervişleriyle yürürken bir buz satıcısının hüseynî avazını duyar. "Ey insanlar! Sermayesi erimekte olan şu fakire merhamet edin!" demektedir satıcı. Cüneyd-i Bağdâdî bayılır, uyandığında dervişlerin meraklı bakışlarını giderir: "Bizi, bize anlattı.” Çocuklar ve meczuplar çoğu zaman bize bizi anlatmıyorlar mı aslında?

Çocukların, delilerin, meczupların, filozofların ve velilerin ruhları kardeş sanırım. Onların sözlerinin, egemen sistemin nosyonlarına aykırı olması, hakikatin hatırını yüksek tutmalarından. Hakkın hatrı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez. Oysa delinin söylemi gayr-i meşru değildir. O’nu egemenler söylüyor. Çünkü işlerine gelmiyor. Onlar dolaysız ve garazsız biçimde konuşuyor ve davranıyorlar. Çocuklar da öyle. Ayrıca çocuklar sorunun, insanın meşruluğunun simgesi olduğunu biliyor. Deliler de öyle, veliler de. Meczupların çoğu, deliliği bir örtü gibi kullanıyor. Kendini sırlamak için ne yapacak? Ya deli görünecek veya ayyaş…

Şimdiye dek tanıdığınız, sohbet meclisinde bulunduğunuz yahut mektuplaştığınız, telefonlaştığınız azizlerle ilgili bir hatırat yazmayı düşünüyor musunuz? Misal, Sadettin Ökten’in “Hayatımdan Portreler” kitabını bu hususta çok anlamlı buluyorum. Böyle bir düşünceniz var mı?

Evet çok güzel insanlar tanıdım, huzurunda bulundum, sohbetlerini dinledim, dinliyorum. Öğrencilik yıllarımda çok güzel hocalardan nasiplendim. Rahmetli Âmil Çelebioğlu Hocam’dan Mesnevî’nin 18 beytini okudum, Su Kasidesi şerhini dinledim, Divân Edebiyâtı derslerini unutamam. Keza Şükrü Elçin, Ahmet Bican, Talat Tekin, Sadık Kemal Tural, daha pek çok hocamızdan dersler aldım. TYB’nin kurucu genel başkanı D. Mehmed Doğan abimden seksenli yılların ilk yarısında istifade ettim. O süreçte Ankara’da çok kıymetli aydınlar, yazarlar, bilim insanları konuşurdu. Onların söyleşilerini kaçırmazdım. İstanbul’daki Türkoloji kongrelerinin müdavimiydim. Mehmet Kaplan, Akün, Bilgegil, Timurtaş, Ergin gibi çok kıymetli hocaların sohbetlerinden feyizlendim. Burada adını anamayacağım pek çok irfan ve aşk ehli zâtların sohbetlerine katıldım. Hayli güzel tanıdım. Onları zaman zaman yazmayı düşünüyorum. Ama Sadeddin Hocam’ın anlatımı yanında benimkisi çok çok sönük kalır. Rahmetli Ahmed Yüksel Özemre’nin Üsküdar Üçlemesi yanında hele… Belki biraz daha yaş kemâle ererse bir anı kitabı yazabilirim. İnşallah nasib olur.

İnananlar için ömür yolundaki en zorlu virajlarda hep “vehim” yazdığını söylerler. Diğer yandan ise tasavvuf mekteplerinde mürşid-i kamillerin talip olanlardan vehmi kaldırmakla yükümlü olduklarını da yazarlar. Hani “Kaldır postu aradan, çıksın ortaya Yaradan” denir ya bizim gördüğümüz, gördüğümüzü sandığımız birçok şey posttan ibaret mi? Vehim esasında görüneni sadece olduğu gibi gösteren, bize perde olan bir zorluk değil mi?

Vehim de o büyük hikâyenin içinde aslında. Vehimle ortaya çıkan veya çıkamayan da o meta hikâyenin bir parçası. Hz. Yunus, “Aşktan söyler bu dilim” veya “Hak’tan söyler bu dilim” diyor. Yine, “Yunus değil bunu diyen, kendüliğidir söyleyen” diyor. Kişisel algının genişleyip bütünü idrak edebilecek kıvama gelmesi hâli… Yunus’un dilinden konuşan Hak’tır. “Kulum öyle bir hale gelir ki onun söyleyen dili olurum…” Kişisel algının hakikati kavrama imkanları bakımından kemâle ermesi, en güzeli. O zaman sana görelik, bana görelik kalmıyor. Ama, insanın her hâli, evrensel insanlığın içine dahildir. Kişisel algıyla da ortaya çıkan şey, küllî aklın bir cüzüdür.

Bir önceki soru beni Kars’a götürdü. Yaşadığım ve el’an yaşamakta olduğum anksiyete sebebiyle sık sık başımın ağrıdığından, deprem gibi hadiselerin de bunu tetiklediğinden bahsetmiştim muhterem büyüğüme. “Kaç deprem yaşadın ki?” diye sormuştu. Ben de saymaya başlamıştım; Gölcük, Düzce… Sonra o da saymaya başlamıştı: “Nur-u Muhammedî, ‘Ve nefeha fîhi min rûhihî’, toprak, su, rahim, dünya… Gözlerim başka diyarlara göç etmiş olacak ki “Sen İstanbul’a dönünce bu konuda bir yazı yaz” demişti. Velilerin hayatlarını okumak bile içimizi açarken bu manevi depremlerin farkına varmak ve onlara mağlup olmamak için neler yapmalıyız?
 

Kendi menkıbemizi, özendiğimiz, hayranı veya âşığı olduğumuz o ulu sultanlarınkine benzer hâle getirmek… Bunun için neler yapılmaz ki! Ama kişisel gayretle bir yere kadar. Hani, “Kader gayrete âşıktır” denir. Bu öylesine hassas bir dengeyle gerçekleşiyor ki… Aramakla bulunmuyor, bulmak içinse mutlaka aramak gerekiyor. Her an, yeni bir şe’ndedir… Biz, hakikatin bir görüntüsünü pozladığımızı sandığımız anda hakikat başka bir hâle bürünmüş oluyor. Kendi depremlerimizin farkına kişisel çaba ile varmamız çok güç. Gayretin himmetle taçlanması gerekiyor. Himmet için de çok gayret etmek gerekiyor. Bu birbirini karşılıklı besleyen bir süreç.
 

Deli Tomarı kitabınızda bir cümle var. “Bilgi acı veriyordu ama asıl ızdırap, insanın bildiğini gerçekleştirebilecek gücü olmayınca başlıyordu” diye. Bugün düşününce şöyle bir anlam veriyorum bu cümleye: İnsan, inandığını yaşamadığında o inandığı o insana yük oluyor. Bu durumda dinini güzel güzel yaşayamayan bir insan sık sık depresyona girebiliyor, yorulabiliyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
 

Çok doğru. Öğrendiğini tatmadan, yaşamadan yeni bir şey öğrenmek istememek. “Kelimeler, eylemlerdir” diyor düşünür. İnsan inandığını yaşayınca bilmedikleri ona öğretiliyor. Aksi ise insana sürekli ağırlık veriyor. Yüklendikçe yükleniyor. Giderek yaşamı çekilmez kılıyor. İnandığını yaşayamayan için bilgi kuru bir emekten, bir yükten ve acı duymaktan başka nedir ki…

Röportaj: Yağız Gönüler
 

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2020, 14:19
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26