banner17

Hasan Kaçan: Keşke Böyle Yazabilsem Dedirten Bir Sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar

''Öyle kitaplar vardır ki, okurken bir taraftan hikâyeyi takip etmek istersiniz. Ama bir paragrafı alır sizi bambaşka bir dünyaya götürür. Kitabı okumayı bırakır o hayalin içinde bulursunuz kendinizi.'' Dünyabizim Kitap Söyleşileri’nde bugün hem mizah hem kitaplar var. Çünkü Hasan Kaçan’ı misafir ediyoruz.

Hasan Kaçan: Keşke Böyle Yazabilsem Dedirten Bir Sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar

Dünyabizim Kitap Söyleşileri’nde bu gün Hasan Kaçan’ın renkli dünyasına uzanıyoruz. Hasan Kaçan özellikle, bir dönem büyük bir kitleyi ekran başına kilitleyen Ekmek Teknesi dizisindeki Heredot Cevdet karakteriyle zihnimize kazınmıştır. Ayrıca Eşref Saati, A.R.O.G, Halil İbrahim Sofrası, Osmanlı Tokadı, Leyla ve Mecnun gibi film ve dizilerde de beğenerek izledik kendisini.

Oyunculuğunun yanı sıra o ayrıca bir karikatürist. Neredeyse 15 yıl boyunca Gırgır dergisinde çalışan Kaçan, çeşitli dergi ve gazeteler için de çizimler yaptı. Yine 1990’larda Keskin Ustura adlı bir mizah dergisi de çıkardı.

Şu an başucu kitaplarınız hangileri? Döne döne okuduğunuz kitaplar var mı? Tabii niçin bunlar?

Şu sıralar harıl harıl kitap okuyorum dersem yalan söylemiş olurum. Belli bir yaştan sonra ister istemez kitap okumak yavaşlıyor. Aynen gençliğimizde yaptığımız spor gibi, kitap okumada da bir yavaşlama söz konusu oluyor. Ama yine başucu kitabınız şu sıralarda ne derseniz, özellikle döne döne okuduğum kitap, Muzaffer Efendi’nin Envarü’l-Kulub isimli eseridir. Bu kitabı her okuyuşumda bambaşka bir kitap okuyormuşum hissine kapılıyorum. Maalesef gözlerim artık canavar gibi görmediği için ancak PDF formatında bilgisayardan okuyabiliyorum. Böylelikle sayfaları istediğim kadar büyültebiliyorum.

Çalışırken, yolculuk yaparken veya okurken ne tür müzikler dinlersiniz?

Çalışırken genellikle klasik Türk müziği dinlemeyi seviyorum. Özellikle dünyaca meşhur sanatçımız Göksel Baktagir’in eserlerini dinlemekten büyük keyif ve zevk alıyorum. Musikinin yazarken, çizerken insanın hayal dünyasının genişlemesine büyük katkısı olduğunu görüyorum, tecrübe ediyorum. Bu, bizzat yaşadığım bir şey.

Yolculuklarda türkü dinlemeyi çok severim. Yine Orhan Gencebay dinlerim. Genellikle bizim müziğimizi dinlemeyi tercih ediyorum ama Afrika ve Doğu müziklerini de kendime yakın buluyorum.

Nedendir bilmem, belki bir önyargıdır, belki çocukluktan kalma bir alışkanlıktır, bazı eserlerin dışında, Batı müziğine karşı pek bir yakınlığım olmadı. Tabii birkaç sanatçı dışında… Kendimi zorlasam da değişmedi bu durum. Müzik insanın gönlünde hissetmesi gereken bir şey… Batı’nın hem klasik müziğini hem de pop müziğini genç yaşlarımda belli oranlarda dinledim ama gönlümüzde yer eden, iz bırakan eserler hep bizim müziğimiz oldu.

Nasıl okumayı severseniz? Sizin için ideal bir okuma biçimi ve ortamı var mı?

Kitap okurken hiç kimsenin olmadığı bir ortamda, o eserle baş başa kalabileceğim bir ortamı tercih ediyorum. Ancak öyle konsantre olabiliyorum. Bu eskiden beri hep böyle oldu. Yani sadece şimdiye mahsus bir durum değil. Gençlik yıllarımda da kitapla baş başa olmayı tercih ettim. Havaalanlarında, parklarda ya da kafelerde kitap okuyanlara imreniyorum. Fakat ben bir türlü konsantre olamıyorum açıkçası bu ortamlarda kitaba. Bu biraz da mesleğimle alakalı olabilir. Çünkü çevreyle çok fazla ilgilenen, çevresini çok fazla izleyen bir insanım. Tabii burada izlemekten kastım gözetlemek değil. O ortamı yaşamak ve paylaşmak manasında kullanıyorum bu ifadeyi. Sanıyorum bundan dolayı yalnız kitap okumayı daha fazla tercih ediyorum.

Arayıp da ulaşamadığınız veya çok zor bulduğunuz kitaplar var mı?

Eski basım kitapları seviyorum ama ciddi derecede takipçisi değilim. Ancak hikâye ve senaryo oluştururken yararlanmam gereken kaynaklara ihtiyaç duyuyorum. Sahaflardaki arkadaşlarımdan rica ediyorum. Onlar belli bir süre araştırma yapıp bulabildiklerini gönderiyorlar. Örneğin son dönemde özellikle tarihi diziler ve filmler insanlar tarafından benimsenince, ben de tarihimizle alakalı yazılmış hikâye, roman, deneme ne varsa ulaşmak istedim. Bunların arasında Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kitapları da vardı ve hiçbiri piyasada yoktu. Çok zor ulaştım. Ve sonunda elime geçen kitaplar da neredeyse lime limeydi. Fakat yine de bunları bulduğuma ve okuma fırsatı elde ettiğime sevindim.

Okurken “bunu ben yazmalıydım” ya da “tam da beni anlatıyor” dediğiniz kitaplar oldu mu?

Öyle kitaplar vardır ki, okurken bir taraftan hikâyeyi takip etmek istersiniz ama bir paragrafı alır sizi bambaşka bir dünyaya götürür. Kitabı okumayı bırakır, o hayalin içinde bulursunuz kendinizi. Bunlardan birisi de Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı idi. Kitap o kadar hoşuma gitmişti ki, hakikaten bu kitabı okurken bunu ben yazsaydım dediğim olmuştur. Keşke böyle bir kitap yazabilseydim ve bu kadar tesirli anlatabilseydim her şeyi diye düşünmüştüm.

Yine eski yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın hikâyeleri ve romanlarını okurken de yaşamışımdır aynı şeyi. Hüseyin Rahmi Gürpınar eski İstanbul ağzını öyle güzel kullanır ki eserlerinde; sanki o insanlar o anda yaşıyorlarmış gibi hissedersiniz okurken.

Hayatta beceremediğim şeylerden biri kadın diyaloglarıdır. Bu, erkek senaristlerin çoğu için de geçerlidir. Kadın dünyasını çok fazla bilmedikleri için kadınlar arasında geçen konuşmalar, hikâyeler üzerine yazdıkları çok başarılı olmaz. Tabii bunun tersi de kadın yazar ve senaristler için geçerlidir. Tecrübeyle sabittir. İstisnaları ayrı tutuyorum elbette.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bunları nasıl yazabildiğine hayret ederdim eserlerini okurken. O dönemin konuşma ağzı ile Arap Bacı bir başka, Rum Teyze bir başka konuşurdu. Yine Ermenisi, Süryanisi hepsi ayrı ayrı tarzlarda konuşurdu. Bu da açıkçası benim için hayranlık duyulacak bir şeydi. Keşke ben de böyle yazabilseydim dedirtecek bir sanatçı Hüseyin Rahmi.

Filmi yapılsaydı mutlaka izlerdim dediğiniz roman, hikâye, tarihi olay ve şahsiyet var mı?

Eğer Kemal Tahir’in Devlet Ana’sının filmi yapılabilmiş olsaydı mutlaka izlerdim demiyorum. Çünkü o filmin “hakkıyla yapılmış” olması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla Devlet Ana hakkıyla film yapılabilmiş olsaydı; oturur herhalde defalarca seyrederdim. Çocukluğumdan, daha doğrusu ilk gençliğimden beri bende iz bırakan, hayaller kurdurtan, tarihe merak salmamda büyük katkısı olan Devlet Ana’yı dört dörtlük bir film olarak görmeyi çok isterdim.

Ailece okuduğunuz veya bilhassa çocuklarınıza okuttuğunuz kitapları soralım bir de?

Ailece okuduğumuz kitaplar pek yok. Gençlerin zevk dünyası artık bambaşka. Onların tercihleri ile bizimkiler örtüşmüyor. Geçmişte de böyleydi. Bizler hikâyeleri, çizgi romanları okumayı tercih ederken büyüklerimiz kendi yaşlarına hitap eden eserleri tavsiye ederlerdi. Biz kafamızın estiğince bambaşka hikâyelerin ya da eserlerin peşine düşerdik. O dönemde çok sevdiğim için özellikle efsaneleri ve dönemsel hikâyeleri tüketiyordum. Tabii bundan 45 yıl öncesinden bahsediyorum. Cami önlerinde açılmamış ucuz kitaplar satılırdı. Şahmeran, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi... Bu tür kitaplar piyasada kolay bulunmazdı. Sanki ucuz edebiyat eserleriymiş gibi camilerin önünde “hediyesi … kuruş” ibaresiyle satılırdı. İçlerinde resim de olurdu ve resimli kitaplar özellikle çok hoşuma giderdi. Bütün harçlığını bu kitaplara yatırırdım.

Konuya dönersek kuşak farkından dolayı ister istemez çocuklarımızla farklı farklı kitapları okumak durumunda kalıyoruz. Ama mesleğimizle alakalıysa, beraberce okuduğumuz kitaplar oluyor. Oğullarım da senaryo ve sinema dünyasıyla ilgilendikleri ve aynı paralelde işlerle uğraştığımız için teknik kitapları birlikte okuyabiliyoruz. Ama bu bir keyif veya tercih değil, zorunluluk. Bu kitaplar kendimizi ve mesleğimizi tamamlamaya hizmet ediyor.

Genellikle tatil nazarıyla bakılan yaz ayları başladı, siz nasıl dinlenmeyi tercih edersiniz?

Bizler yaz aylarında pek dinlenebiliyoruz diyemem. Çünkü televizyon ve sinema işiyle uğraşanlar için yaz ayları kuluçkaya yatma dönemidir tabiri caizse. Yazın projeler üretilir. İşimizi tatile bir yerlere gittiğimizde bile yanımızda götürüyoruz. Büyüklerin bir sözü vardır “eve iş getirme” diye. Biz eve iş getirdiğimiz gibi tatile de iş götürüyoruz. Bu biraz daha keyifli, daha zevkli oluyor. Yaz aylarında ürettiğimiz projeleri, kışın bir şekilde hayata geçirmeye çalışıyoruz. Bu tür işlerle uğraşıyorsanız, hele de süreklilik gerektiren haftalık bir dizi yazıyorsanız, böyle bir çalışma temposu dinlenmeye fırsat bırakmıyor ki. Bu kaçınılmaz bir netice.

 

Röportaj: Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 06 Temmuz 2018, 18:18
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20