Emin Gürdamur: “Gözlerimizi fanilik bahçesinde açtık ama dallarımız sonsuzluğa sarkıyor.”

“Dilin uyandırıcı gücüne inanıyorum. Türkçeye inanıyorum. Doğru dilin, yazarı koruyacağına, öykünün yüzünü önünde sonunda ağartacağına inanıyorum.” Emre Orhan Gökalp’in söyleşisi.

Emin Gürdamur: “Gözlerimizi fanilik bahçesinde açtık ama dallarımız sonsuzluğa sarkıyor.”

Bize kendinizden, hikâyenizden, yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz? Mesela, nasıl bir çocuktunuz? Geçmişinizin, ailenizin ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Benim hikâyem Trabzon’da, evlerin bacasından el uzatsanız dokunacakmışsınız gibi yakın geçen bulutların, köyleri bir anda yutan sisin, dur durak bilmeyen yağmurların ortasında başladı. İyi ki orada başladı. İlk kitaplarımı orada okudum. Mesela, okuduğum ilk kitap bir gürgen ağacıydı. Solaklı Vadisi’ne bakan dağlara yüzyılların belki binyılların marifetiyle kondurulmuş doğal terasların birinde, ulu sözler gibi semaya yükselen bir gürgen ağacı. Beyaz, yılankavi kökleri topraktan çıkıp yüzeyde bir müddet yürüyen, yeryüzünü sarmaladıktan, biraz da sahiplendikten sonra tekrar toprağa giriveren ağacın okumakla bitmeyen, bakmakla aşınmayan sayfaları vardı. Biz çocuklar için yayla demek gürgen ağacı demekti. Cıvıltılı bir ses öbeği olarak çimenleri bir uçtan bir uca koşarken biçilecek çayırlardan taş kırıklarını toplar, bumbuz çeşmeden ellerimizi üşüten bidonlarla su taşır ama bir an olsun gürgen ağacından, onun altında oynayacağımız oyunlardan uzaklaşmazdık. O ağacın yalnızlığı, tek başınalığı, farkında olmadan bize de sirayet etmiş olabilir. Ya da o ağaçla ilgili her şeyi sonradan süsleyerek, değiştirerek ben kurguladım ve anılarımın ayrılmaz bir parçası hâline getirdim. Bilmiyorum. Ama ne zaman kendimi çaresiz ve yalnız hissetsem yolun başında da o gürgen ağacı gibi yalnız olduğumu hatırlayarak kendimi teselli ediyorum. Çocukluğum korumacı bir ailenin içinde geçti. İçine kapanıktım ve kendimi hiçbir zaman ifade edemeyeceğimi sanırdım. Tabii bütün o çevre, aile, yalnızlık ve kendini ifade edememe duygusu el birliğiyle bana bir şey armağan etti. Nefesi kesilinceye kadar konuşan bir iç ses, iç konuşma kabiliyeti. Bazen düşünmüyor değilim, bütün bu öyküler ve yazarlık maceram, sesi biraz açılmış bir iç konuşmadan ibaret olabilir mi? Doğrusu, neden olmasın…

Yazma ve okurluk maceranız nasıl başladı? Yazarlık hayali olan biri miydiniz?

Yazma maceram okurluk maceramın bir hediyesidir. Benim için okurluk, her şeyin önünde ve üzerindedir. Öyle başladı ve sanırım öyle de devam edecek. Ortaokul yıllarında okul kütüphanesini keşfetmek, benim için milada tekabül eder. Mesela hep anmak isterim. Montaigne’in Denemeler’i beni kelimenin tam anlamıyla çarpmıştı. Köyde yaşayan, korumacı bir ailede yetişen bir çocuğun o cesur ve itirafçı dille karşılaştığını düşünün. Hayretler içinde kaldım. Acaba kendimle ilgili de böyle cesur şeyler söyleyebilir miyim, diye düşündüm. Bu arada öğretmenlerimin bendeki yazma kabiliyetini değilse bile yazma hevesini fark edip desteklemesi, hiçbir zaman unutamayacağım bir katkıdır. Sayfalar dolusu günlük ve deneme yazdım. Mürekkebim, az önce bahsettiğim iç konuşmalardı. Bir süre sonra yani lise yıllarında, okulun dergisinde yazılarım yayımlandığında ise gerçek anlamda yazar olmayı hayal etmeye, hadi itiraf edeyim, tutkuyla istemeye başladım. Yakın arkadaş çevreme de bunu sıklıkla söylerdim. Sonra nasip oldu.

Öykülerinizin oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi? Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Öykülerimin oluşum sürecine dair bir genelleştirme yapacak ölçüde fikrim yok. Çünkü çok eskiden kafama takılan bir meseleyi de gözüme takılan bir simayı da gönlüme takılan bir yarayı da öykülerime konuk edebilirim. Bir ölçüm veya ön hazırlığım olmaz pek. Bu özgürlük, kışkırtıcı başka özgürlüklerin de kapısını aralar. Dürüst olmam gerekirse bir okurun öykümü okurken yaşadığı merakı ben yazarken yaşıyorum. Olayın, durumun, dilin nereye gideceğini kestiremiyorum. Kestirememek konusunda tavrımı muhafaza etmeye çalışıyorum. Bu bilinmezlik olmasaydı saatler boyu bilgisayarın başında ya da düşe kalka kelimelerin, cümlelerin peşinde vakit geçiremeyebilirdim. Her bir kelime kendi cümlesini, her bir cümle kendinden sonraki cümleleri giydiriyor. Bana düşen, bütün o akışa en uygun elbiseleri yetiştirmek. Dilin uyandırıcı gücüne inanıyorum. Türkçeye inanıyorum. Doğru dilin, yazarı koruyacağına, öykünün yüzünü, önünde sonunda ağartacağına inanıyorum. Nihayete eren bir öyküyü, dergilerde yayımlamadan önce okurluğuna, dikkatine ve kalbine güvendiğim dostlarıma okuturum. Hiç değişmeyen kural bu benim için. Metinlerim dokunulmaz değildir. Onların önerilere ve eleştirilerine kulak veririm. Gerekli düzelti ve değişiklikleri gönlüm el verdiğince yaparım.

“Âdem’in düşüşünden hepimizin payına bazı yalnızlıklar düştü.”

Ketebe Yayınları’ndan yayımlanan kitaplarınız Aşık Şeytan Kör Talih-Şeytanın Kültürel Biyografisi”, Yasak Ağacın Altında ve diğer kitaplarınızı oluşturmanızdaki temel dinamiğiniz neydi? Bu kitaplarınızda okuyucu neler bekliyor?

Sondan başlayarak cevaplandırayım. Yasak Ağacın Altında, üçüncü öykü kitabım. İlk iki kitabıma nazaran uzun öykülerden oluşuyor. Büsbütün tematik bir bütünlük taşımasa bile insanın ilk hatasını, yeryüzüne düşüşünü anımsatan olayları merkeze alıyor. Âdem’in düşüşünden hepimizin payına bazı yalnızlıklar düştü. Öyküler insanın yeryüzündeki kahırlı saatleriyle, o büyük düşüşün ilgisini aynı anda düşünüyor. En azından yazar, böyle bir ilginin kapısını daima açık tutarak öyküleri yazdı, demeliyim. Aşık Şeytan Kör Talih ise bir inceleme kitabı. Dünya edebiyatında şeytan ve kötülük sorunu hakkında bir merak, bir iz sürme macerasının sonucu olarak doğdu. O kitap, benim zihinsel yolculuğumun ürünü. Okuru, bu defa en büyük hikâyenin peşinde bir yolculuğa davet ettim. Çünkü şeytanın hikâyesi, bizim büyük hikâyemizin doğumudur aynı zamanda. Okuru orada, kült metinlerin refakatinde şeytana bakmaya davet ettim. Şeytana baktıkça kendi karanlığımıza da bakmış olduk. Kaldı ki bu benim öykülerimin de kuşandığı amaçlardan biri sayılır.

“Yasak Ağacın Altında”, “Allah’ın cezası bir köy.” cümlesi ile başlıyor. Herkesin köye gitmeyi ve köy hayatını yaşamayı hayal ettiği bir zamanda “köy güzellemesi” yaparak alkış alabilirdiniz. Niçin bunu yapmadınız?

Gerçekten güzel olanın güzellemeye ihtiyacı yok bence. Köy güzellemesini modern Türk edebiyatına kentli aydınlar soktu. Bunu gerçekten çok düşündüm. Sanırım karşılaştığı Batılı metinlerde toprağın, halkın ve yerliliğin el üstünde tutulduğunu gören kentli yazar, dönüp kendi taşrasıyla barışmak istediğinde önce yeni bir taşra miti icat etmek ihtiyacı duydu. Toz toprak içinde, ter içinde, çamur içinde bir köylüye sarılmak kolay değil. Ben köyde doğdum, uzun yıllar köyde yaşadım. Tabiatın el değmemişliğini yücelten, her fırsatta soba edebiyatı yapan insanların bir kışlık sefalete bile tahammül edemeyeceğini düşünürüm hep. Yine de köy güzel, soba güzel, toprak yol güzel filan! Mesele kentli aydının bir yandan küçümsediği bir yandan sevmek istediği taşrayla nevrotik barışma çabası olmaktan çıktı, bütün memleket sathında el birliğiyle güzellemesi yapılan hayali bir sevgiliye dönüştü. Canım köy, güzel köy. Köyün güzel yanları yok mu? Elbette var. Ama bunun bir bilinçaltı avcılığına dönüştürülmesini yadırgıyorum. Son olarak, neden mi alkışa talip olmadım? Dürüst olalım, insan yazıyor ve yayımlıyorsa eninde sonunda alkışa taliptir. Belki ben alkışa talip olmamakla elde edilecek öbür takdire talip oldum, kim bilir.

“Bir eserdeki şiirsellik, o eserdeki sonsuzluğa sarkmanın göstergesi aynı zamanda.”

Metinlerinizi olaylardan ve karakterlerden ziyade dil ve üslupla inşa ediyorsunuz. Bu dengeyi nasıl yakalıyor ve koruyorsunuz?

Başlarda bunun için fazladan bir çaba harcadığımı itiraf etmeliyim. Nihayetinde öykü türünde yazıyoruz ve bu türün kendine mahsus kuralları, sınırları, yol işaretleri var. O sınırları aşmamak gerekiyor, aşarsak metnin içeriğinden önce kendisi tartışmaya açılır. Dili ve üslubu, kurgunun bir parçası hatta omurgası olarak inşa etmek, yolda edindiğim bir alışkanlık. Dergilerde yayımlandığı hâlde kitaplarıma almamayı tercih ettiğim kimi ilk öykülerim bu alışkanlığın kurbanı oldu sanırım. Buna alışkanlık mı demeli onu da bilmiyorum. Okumaktan keyif aldığım metinler zamanla yazmaktan keyif aldığım metinlere dönüştü. Hayli zamandır bu denge için fazladan bir çaba sarf etmiyorum. Çünkü öykü, zihnimde aşağı yukarı o şekilde beliriyor. Şunu söylemek isterim. Dil, kullanarak aşındırdığımız, körleştiğimiz mucizelerden birisi. Yaşamın özünü dille kavrarız. Dille görür, dille duyar ve dille anlarız. Dille meşguliyetimiz, mesaimiz arttıkça onun sayesinde erişemeyeceğimiz anlam katmanı kalmıyor önümüzde. Bilinç düzeyine çıkan her düşünce, her kurgu sadece doğarken dilden beslenmiyor, yaşamı boyunca dille ilişkisini, alışverişini sürdürüyor. Dil ve üslup konusunda özenli bir yol tutturmuş olmamın bir sebebi de bu olsa gerek. Hem şu da var. Gözlerimizi fanilik bahçesinde açtık ama dallarımız sonsuzluğa sarkıyor. Bir eserdeki şiirsellik, o eserdeki sonsuzluğa sarkmanın göstergesi aynı zamanda.

Yazdığınız metnin bitmiş olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

Bunu anladığımı sanmıyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, umarım bitmiştirler.

Yazarken neler hissedip düşünüyor, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz? Herhangi bir ritüeliniz var mı?

Sessizlik, yalnızlık gibi takıntılarım yok. Zamanla her yerde, her ortamda yazabilmeyi öğreniyor insan. Ritüeller konusunda renksiz bir hayatım var. O duyguyu yazmak isteyeyim yeter. Yeterince istekli değilsem ya da o duygu tarafından yeterince köşeye sıkıştırılmamışsam, bütün atmosfer hazır olsa bile oturup tek kelime yazamam.

İlk kitabınızdan bugüne sizde neler değişti? Hem fikir hem üslup olarak değişimlerden söz edebilir miyiz?

Değişim mucizesine inanıyorum. Şu tekdüze hareketlerle tepemizde dönüp duran güneşin altında bizi yaşama bağlayan şey değişimdir. Sadece fikirlerim değişmez. Meraklarım, üzüntülerim, sevinçlerim de değişir. Gizli gizli bununla övünürüm hatta. Eskiden cevapların peşinden giderken zamanla soruların ardından yürümeyi öğrendim. Öykülerimde kimseye bir şey açıklamak, izah etmek zorunda kalmamamın nedeni bu… Sorular, cevaplardan daha kıymetli. Üslubum da kendi sınırları içinde muhtemelen değişiyordur ama bunu okurun değerlendirmesi daha uygun olacaktır.

Peki, yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Son okuduğunuz üç kitabın ismi neydi?

Yorgun bir okurum. Artık bütün kitaplara yetişemeyeceğini anlamış, hayatın kısalığının farkına varmış, bir ömre her şeyi sığdıramayacağını kabullenmiş bir okur. Bazı isimler ve eserler etrafında derinleşmeyi, onları döne döne okumayı önceliyorum. Okuduğum son üç kitap şunlar: Soren Kierkegaard, Sevginin İşleri; Jack London, Büyük Evin Küçük Hanımefendisi; Mehmet Kahraman, Kurmacanın Doğası.

Sizi en çok etkileyen kitap, film, müzik gibi eserlerin listesini yapsanız bu listede neler olur?

Unutkan bir insan olduğumdan mıdır nedir, listelerle başım hoş değil. Hele film ve müzik listesi yapmak için yeterli bilgiye sahip değilim. Bir de az önce söylediğim değişim mucizesi, beni bir liste yapmaktan alıkoyuyor.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Sıradan hayat diye bir şeye inanmıyorum. Ayrıca hiçbir şeyi gözümüzde büyütmemize gerek yok. Dışarıya, dış dünyaya fazla kıymet vermek bizi kendimizden uzaklaştıracaktır. İçimizde her şey var. Dışarıdan sadece yürüyüşümüz esnasında düşmeyecek kadar ışık sızsa kâfi. Bütün yapıtlar, yontulmayı bekleyen kayalar misali, sıradan hayatlarımızın içinde saklanmış bizi bekliyor. Bunu söyleyebilirim.

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 26 Kasım 2021 Cuma 14:00
banner25
YORUM EKLE

banner26