Deniz Sağdıç: Herkes için sanat, ulaşılabilir sanat düşüncesindeyim

Kot kumaşları ve eline geçirdiği eski, yeni her türlü maddeyi inanılmaz birer sanat eserine dönüştüren sanatçı Deniz Sağdıç ile eserleri, projeleri, sanat anlayışı ve sanatta varmak istediği noktaları konuştuk.

Deniz Sağdıç: Herkes için sanat, ulaşılabilir sanat düşüncesindeyim

Yaptığınız sanat çalışmalarıyla adınızı Türkiye’ye sonra da dünyaya duyurdunuz. Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Deniz Sağdıç kimdir?

1982 yılında Mersin’de doğup büyüdüm. Üniversiteyi de Mersin’de okudum. Sanatkâr bir aileden geliyorum, her zaman sanatla ve zanaatla ilgimiz olmuştur. Babam vitray ustası, amcam marangoz, oyma ustası, halalarım terzi…  Bu sebeple hep sanatın, zanaatın kıyısında, köşesinde yer aldım. 1999 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Görsel Sanatlar Bölümü’nü kazandım. Dört yıllık üniversite eğitimim sırasında ülkemizin sanat başkentinin İstanbul olduğunu iyiden iyiye fark ettim.

Hayatımı sanatla sürdüreceksem mezun olur olmaz İstanbul’a yerleşmeliyim fikri oluştu. Fakülteyi birincilikle bitirdim. Fakülteyi bitirir bitirmez İstanbul’a geldim ve 2004 yılında da ilk atölyemi kurdum. Bunun yanında sanat galerileriyle çalışmaya, kişisel projelerimi sergilemeye çalıştım. Zamanla yurtiçi ve yurtdışında birçok sergiye katıldım.

Sanatla ilgilenmeye başladığımda 16 yaşındaydım. O zamanlar önce İstanbul’u sonra dünyayı fethetmem gerekiyor diye düşünüyordum. Yaklaşık 20 yıldan sonra İstanbul’da belli bir noktaya geldiğimi hissedince artık yurt dışında da bir şeyler yapmak ülkemizde sanatının, yaratıcılığının sanıldığından çok daha ileri seviyelerde olduğunu dünyaya göstermek gerek diye düşündüğüm bir noktaya geldim. Ama hâlâ yapılacak çok şey olduğunu, yolun başında olduğumu da biliyorum.

Bize sanatla, resimle tanışma hikâyenizi anlatabilir misiniz?

Esasen ilkokuldan itibaren hiç boş vaktim olmuyordu. Babamın atölyesine gidiyor, desen çizmem, vitray yapılacak ise konturlarını hazırlamam gerekiyordu. Babama malzemelerinin hazırlanmasında, camlarının kesilmesinde yardım ediyordum. Oradan çıkıyor mobilya atölyesinde üretilecek mobilyaların tasarım çizimlerine, döşemelik kumaşların desen seçimlerine katkıda bulunmaya çalışıyordum. Başka zamanlar bu kez soluğu halamın terzi dükkânında alıyor, onunla dikiş yapmaya bayılıyordum. Kumaş nasıl dikilecek, kalıplar nasıl alınacak… Hepsinde de bir çizim hikâyesi ve tasarım süreci vardı ki bu beni her zaman çok heyecanlandırıyordu. Çünkü mevcut olmayan, o çalışmalar sonucunda var olan bir şey, insanların temas ettiği dokunduğu bir şey hâline geliyordu. Bir objenin, nesnenin var olma sürecine şahit olmak, katkıda bulunmak inanılmaz bir keyif.

Bu nedenlerle sanatla, resimle tanışmam konusunda bir tarih veremiyorum. Çünkü sanatın hayatın içinde, her alanında her anında var olduğunu hissederek, deneyimleyerek büyüdüm. Tabii bunu eğitim aldıkça, sergiler açtıkça, insanlarla paylaştıkça, onların tepkilerini gördükçe daha da perçinlemiş oldum. Böylelikle sanat süreci tamamen kendiliğinden gelişti.

Sanatınızı kumaşlara dökme fikri nasıl oluştu?

Aslında sanatımın ilk yılları tuval resimleriyle,  yağlı boya, akrilik gibi malzemelerin sınırlarını keşfetmeye çalışmakla geçti. Ama zamanla fark ettiğim bir mesele vardı ki beni çok son derece rahatsız etmeye başlamıştı. Bu çalışmaların belli bir toplumsal kesime hitap eden elitist bir tavrı vardı. Daha doğrusu yağlı boya tablolar gibi sanatın klasik biçim yöntemleri, geçmişten beri belirli bir tip topluluğa hitap eden bir hâl almıştı. Sergileri çoğunlukla belirli kesimden insanların takip etmesi, bu gruplar dışındakilerin sanat kurumlarına, sanat eserlerine olan ürkek yaklaşımları sanatın yanlış konumlandırıldığının göstergeleriydi. Anladım ki çok daha geniş kitleleri sanat ile buluşturmak için farklı çözümler bulmak gerekliydi.

Daha sonra insanların günlük hayatta kullandığı ve çok tanıdık objeleri malzeme olarak kullandığım bir proje geliştirdim. “Ready-ReMade” ismini verdiğim projede kullanım nesnelerini, kasetleri, kaset kapaklarını, eski madeni paraları, ansiklopedileri, sokağa atılmış pencereleri gibi çok bilindik nesnelerle sanat üretmeye başladım. O nokta da şunu fark ettim; insanlar kendilerine yabancı olmayan bir nesnenin sanat eserine dönüştüğünü gördüğü zaman oradaki samimiyeti daha rahat alıyor.

Tabii bu da dört beş yıllık bir süreç. O zamanlar her türlü malzemeyi deniyordum; madeni paraları, kasetleri, kumaşları, plastik kelepçeleri… Bu malzemelerden biri de kot (denim) kumaşıydı. Herkesin üzerinde var olan tanındık bir eşyaydı. Kot kumaşlarıyla denemeler yapmaya başladım ve denerken de inanılmaz bir şey fark ettim. Kot, dünyanın her yerindeki insanın; ırk, din, dil fark etmeksizin yaşlı, genç herkesin tanıdığı, kullandığı belki de tek eşyaydı. Ve bu nesne o kadar güzel bir hammadde ki her şeyi nötrlüyor. Yani kot kumaşından bir şey giyen birini gördüğünüz zaman hangi dine mensup olduğunu, ne yaptığını, öğrenci mi yönetici mi sorgulamazsınız.

Malzemenin bu yönünü keşfettikçe, felsefi derinliğini gördükçe inanılmaz heyecanlandım. Bu kumaşın çok enteresan özellikleri var; yıpratabiliyorsunuz, eskitebiliyorsunuz, kesebiliyorsunuz dikebiliyorsunuz size o kadar çok imkân tanıyor ki aynı hayat gibi… Yani tek bir dili yok, tek bir şekilde boya ya da fırçayla çalışmak zorunda değilsiniz. Kimi zaman sadece bir makas, kimi zamansa bir parça zımparadan yardım alıyor, iğne iplikle dikiyor ve her seferinde ondan yeni bir şey öğreniyorsunuz. Aslında baktığınızda tek renk mavi ama inanılmaz bir ton çeşitliliği, zenginliği var. Ben bu kumaşı biraz insanlar gibi görüyorum. İnsanlara da bakıyorsunuz iki kol, iki bacak, bir baş, bir gövde ancak içinde o kadar büyük bir zenginlik var ki. Böyle olunca da kot kumaşıyla özdeş bir algı yaratıyor bende.

Kot kumaş ile çalışmanın artıları, eksileri nelerdir?

Kot kumaşıyla çalışmanın çok fazla avantajları var. Tek ton üzerinden gidiyorsunuz ve konu insan portreleri olduğu için portrenin tonlamasından tutun da, ifadeyi güçlü kılabilecek her türlü yapıya dönüşebilir bir hâli var. Beni zorlayan tek kısmı bir pantolon geldiği zaman ben onu parçalara ayırıyorum. Bel kemerlerinden tutun da şeritlerine, ceplerine, düğmelerine her türlü parçaya ayırıyorum. Tek bir kumaşın tek bir parçanın bile çöpe gitmemesi için çaba sarf ediyorum.

Çünkü bir yandan da doğaya karşı sorumluluğumun olduğu, bu kadar tüketim çılgınlığının içerisinde tek bir parçanın bile ziyan olmaması gerektiği fikri var. Öyle olunca tabii sürekli kesmeniz gerekiyor ve kumaşla fazla haşır neşir olmak durumundasınız. Bu da ellerinizde acılara, nasırlaşmalara sebep oluyor ve kumaşlardan çıkan o tozlar, küçük partiküller nefes borunuza kaçabiliyor. Bu işin belki de tek sıkıntısı bu olabilir. Ama her şeye değer diye düşünüyorum. Çalışmamı bitirdikten sonra çıkan sonucu görünce çok da önemli değilmiş gibi geliyor.

Çalışmalarınızda kullandığınız denim kumaşları, parçaları nereden temin ediyorsunuz. Ve bunları çalışmalarınızda kullanmadan önce herhangi bir işlemden geçiriyor musunuz?

Başlangıçta ikinci el kıyafet satan yerlerden, bir kısmını da dolabımdaki kot pantolonlardan temin ediyordum. Daha sonra baktım ki bununla baş edemiyorum Türkiye’nin çok önemli firmaları var ve onlarla yazışmaya başladım. Türkiye’deki firmalar o kadar vizyoner ve o kadar sanata destek veren iyi insanlar ki şuana kadar talep ettiğim hiçbir firma sahibi hiçbir kuruluş bana hayır demedi. Aksine nasıl yardımcı olabiliriz, ne yapabiliriz, yaptığınız çalışmalar çok iyi bunun tanıtımını nasıl yapabiliriz, gibi geri dönüşler aldım. Durum böyle olunca her türlü firma destek sağlamak için sadece bir telefon uzağımda gibi bir duruma dönüştü. Firmalarda kumaşların sanatta yol bulduğunu gördükleri için çok memnunlar. Bu durum benim açımdan da inanılmaz keyifli çünkü hammaddede sıkıntısı yaşamıyorum.

Peki, kullanmadan kumaşlar üzerinde ne tür işlemler yapıyorsunuz?

Kot kumaşla uğraşmaya başladıktan sonra dünya da aslında bunu yapan tek kişinin ben olduğumu gördüm. Merakla araştırdım bir kişi daha yapmış ama farklı bir yöntem kullanmış. Sadece üst üste tabaka şeklinde yapıştırarak manzara ya da oda resimleri gibi şeyler yapmış. Bunları yaparken sekiz tane farklı teknik geliştirdiğimi gördüm.

Pantolon bana geliyor giyilecek kıvamda ya da defolu olarak geliyor. Onları parçalamaya başlıyorum, bel kemerlerini ayırıyorum, düğmelerini kesiyorum, paça kenarlarını kesiyorum, ön tarafta taşlanmış ve yıpranmış kesimler var onları ayırıyorum, ceplerin ayrı bir tekniği var onları ayırıyorum. Derken her bir parçada farklı farklı teknikler ortaya çıkıyor. İlk önce bir parçalama süreci var, sonra tonlarına ayırma süreci, tonlarına ayırdıktan sonra da sıra çalışacağım portreyi seçmeye geliyor.

Özellikle sizinle göz teması kuran portreler tercih ediyorum. Bunları kimi zaman çektiğim fotoğrafları, kimi zaman internetten, kimi zaman da dergileri karıştırırken buluyorum. Fotoğrafa karar verdikten sonra büyük çıktılar alıyorum ve ton değerlerine göre ayırıyorum. Sonunda da hangi tekniği yapacaksam ki ben bazı tanımlar belirledim; spiral tekniği, sarmal tekniği, kırpma tekniği gibi… Hangi tekniği uygulayacaksam ona göre karar verip çalışmaya başlıyorum.

Tablolarınızda, denim çalışmalarınızda genellikle insanı, insan portrelerini konu alıyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı?

Aslında projemin adı “Tenim Denim”. Teni bile aşan aslından tenin ayrıştırılması olan bir dünya da denim bunu aşmış durumda. İnsanı insanla anlatabilirsin, başka bir yolu olamaz… İnsan seninle konuşur ve sen insanla konuşursun, bir temas kurarsın. Bunun ilk noktası da göz temasıdır. Bütün portrelerim size bakar, sizinle temasa geçer. Baktığınız zaman size bir hikâye anlatır. Sizinle konuşur ama siz ne algılamak istiyorsanız onu algılarsınız. Yani herkesin psikolojisini, duygusunu ve kendisini sorguladığı noktada değişen duygu durumuna karşılık gelen şeyler gibi geliyor bana portreler. O yüzden de insan odaklıyım çünkü insan birinci önceliğim, insanî duygu birinci önceliğim, insanî davranış biçimleri birinci önceliğim… Bunu anlatabilecek en iyi dilinde portreler olduğunu düşünüyorum.

“Ready-ReMade” projenizden bahsetmek isteriz. Bu proje ile neyi amaçladınız?

“Ready-Remade” projesi, yağlı boyanın insanlara ulaşamaması ya da temas edememesi noktasında, sanatın çok tepelere çıkartılmasından artık anlaşılamaz düzeye gelmesinden duyduğum rahatsızlıktan dolayı ortaya çıktı. “Ready-Remade” kullanılmayan, eski, atılmış, herkes tarafından bilindik olağan nesnelerin sanatsal bir yorumuydu. Benim bütün çalışmalarımda inanılmaz bir işçilik ve detay vardır. Her bir detay, benim için izleyiciye bir sadakat gibidir. Onlara karşı duyduğum bir sorumluluk gibidir.

Anlaşılamaz sanat algısını ya da elitist sanat algısını “Ready-Remade” ile daha anlaşılabilir, daha herkesin temas edebileceği bir noktaya çekmeye çalıştım. Baktığımız zaman sanat hayatın içinde zaten bunu neden anlaşılmaz hâle getiriyoruz, neden anlaşılmaz kılıyoruz. Dünyanın birçok yerinde sergi açıyorum ve work shoplar yapıyorum. Bu work shopları yapmamın tek sebebi insanların sanatla karşılaştığı zaman oradaki yakınlığı ve samimiyeti duyması.

Her sanatçının bir ilham kaynağı vardır. Sizin ilham kaynağınız nedir?

O kadar çok ki… Mesela, atölyemin bulunduğu binanın alt katında bir döşemeci ustasının mobilyaları spreylediği bir makine var. Pıs pıs diye bir ses çıkarıyor ve ben burada çalışırken onu duymak inanılmaz keyifli geliyor. Çünkü orada bir oluşum sürecinin sesini duyuyorsunuz ve bu bana ilham veriyor. O ses olmadığı zaman bir süre sonra merak ediyorum acaba ne oldu, neden çalışmıyor, rahatsız mı, hasta mı oldu diye... Onun haricinde atölyem tabii ki… Vapurların geçişi, martıların uçuşu, atölyemde bir tane asma var, asmanın yapraklarının birer birer çoğalması, dökülmesi süreci, kızımın gelip çok absürt bir soru sorması, sonra Üsküdar’da böyle çok gizli parklar vardır o parklarda yarım saat oturup insanları izlemeniz bile inanılmaz keyifli ve ilham verici.

Algılarınızı açtığınızda her şey, herkes, her an, ilham kaynağı oluşturabilir sizin için. Önyargısız bir şekilde izlemek lazım, çünkü kendinize kimlik oluşturmaya başladığınız anda bu kimliklerle sınırları belirlemeye başlıyorsunuz. Bu sınırlarda önyargılara sebep oluyor o da insanlarla olan negatif iletişime doğru eviriliyor. En önemli nokta önyargısız net ve açık olmak…

Bir gününüz nasıl geçer? Atölyeniz ve evinizin aynı yerde olmasının avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Defalarca atölyemi ayırmaya çalıştım, beceremedim. Sabah 8.00 gibi kalkıyorum. Kızımı okula gönderiyorum sonra hemen atölyeme geçiyorum. Öğleye kadar atölyemde çalışıyorum sonra öğle arasında internettir, televizyondur, dünyada ne oluyor ne bitiyor onlara bakıyorum. Ya da almam gereken malzemeler oluyor onları alıyorum. Öğleden sonra saat 17.00’a kadar yine atölyemde oluyorum. Daha sonra zaten kızım geliyor, bütün algım birden değişiyor. Eşimde sanat yazarı ve sanat yönetmeni, odalardan biri de onun ofisi. Kızımın da kendi odası, çalışma alanı var. Herkes akşam yemeğinden sonra biraz muhabbet edip odasına çekiliyor.  

Genellikle gece saat 02.00’ye kadar çalışıyorum. Günde nerdeyse 16 saat çalışıyorum. Sürekli işte olmak çok büyük bir avantaj çünkü mesela gecenin bir yarısı bir rüya görüyorum, kafama takılan bir şey oluyor kalkıyorum hemen çalışmaya başlıyorum. O yüzden atölyemi ve evimi uzun bir süre daha birbirinden ayıramayacağım. Çünkü iki tane kalbim varmış gibi. Bu kalbimin birisi sanat diğeri ailem... Bu iki kalbin birbirinden ayrılmasının mümkünatı yok. Sağımda da solumda da atan bir kalp gibi hissediyorum ve bunların bir bütün olması gerekiyormuş gibi düşünüyorum.

Bir çalışmaya başladığınızda bitiş tarihi belli midir yoksa her çalışmanın süreci değişir mi?

Bazı çalışmalarım iki hafta, üç hafta ya da bir ay sürüyor. Ve bazen çalışmanın benimle oynadığını hissediyorum. Yani hem formu hem ifadesi diyor ki; “Deniz beni çözümlemen lazım. Beni kullanıyorsun, malzemeyi kullanıyorsun ve insanla bütünleştiriyorsun ama anlaman gereken bir şeyler var.” Bu yüzden bazen çok uzun sürebiliyor bir çalışmam. Bazen de bitti her şey tamam dediğim bir işi sonuca baktığımda memnun olmayıp bozabiliyorum.

Bence yaptığım çalışmanın bir konuşma dili var ve öncelikle onun ne demek istediğini anlamak durumundayım. Bazen o süreç, iki gün olabiliyor bazen de bir hafta ya da bir ayda sürebiliyor. Karşınızda bir insan portresi oluşturuyorsunuz ve onu oluştururken sanki sorunlarıyla da uğraşıyor gibisiniz. Fotoğrafın içine girdikçe malzemeyle bütünleştikçe hikâyesini duymaya başlıyorsunuz. Belki kendi kafamda senaryolaştırıyorum ama bu portreyle karşılıklı bir iletişimmiş gibi geliyor.

Deniz Sağdıç, sanatı ve sanatçıyı nasıl tanımlar?

Sanat hayatın içinde, hayatın her alanında, her türlü bakış açısıyla temas etmek zorunda ve bence temas ediyor... Çünkü sanat ayrı bir şey olarak algılanmamalı ve algılanamaz. Sanatçının da önyargılardan uzak olması ve kendine oluşturduğu değerlerin çok siyah beyaz olmasından kaçınması gerekiyor. Benim için sanatçı tanımı; algıları açık, önyargısız ve kabullenen… Sanat ve sanatçı her zaman iç içe olmalı. Hayattan, toplumdan ayrı bir yerde olmamalı. Hatta toplumu, hayatı o kadar özümsemeli ki onun ne ifade ettiğini anlayabilmeli.

Birçok başarıya imza atmış bir sanatçı olarak okuyucularımız adına soruyorum; hayata dair temel felsefeniz nelerdir?

Hikâyemin başından beri herkes için sanat, ulaşılabilir sanat düşüncesindeyim. Sanat ayrıştırılmış bir durum değil aksine hayatın ta kendisidir. İnsan önemlidir ve insanı insana anlatmanın en iyi yolu insandır. Bunun gibi daha sayabileceğim birçok madde var. Hepsinin ayrı ayrı değeri var. Bu sebeple tam bir tanım ya da benim için sanatın amacı budur demem mümkün değil.

Sizi etkileyebilecek sanat eserleri ya da sanatçıları merak ediyoruz?

Bu dönem dönem değişen bir durum... Türk sanatçılar da var yabancı sanatçılar da var. Yaptığı çalışmalara bazen muhteşemmiş dediğim bazen hayal kırıklığına uğradığım birçok isim var. Üniversite dönemlerimde etkilendiğim Rembrandt van Rijn var. Sonraki dönem Andy Warhol’un hayata temas etme noktasında pop art yaklaşımıyla oradaki aslında vermek istediği ince detayı keşfettiğim ve hayranlığımın arttığı dönemler oldu. Yine Picasso’nun eserleri ki, onun eser verme konusunda rekorunu aşan bir sanatçı daha yok. 10.000 den fazla eserinin olduğu söyleniyor. Hayran olmamak mümkün değil. Geçenlerde Marc Quinn sergisini gördüğümde insanı ne kadar güzel harmanladığını düşündüm. Dolayısıyla başından beri sadece bunu seviyorum diyemiyorum. Çünkü benim de düşüncelerim, tavrım, yaptığım iş değişiyor.

Sizce iyi bir ressam olabilmenin olmazsa olmaz kuralları var mıdır?

Aslında ben bu tanımı sevmiyorum. Heykeltıraş, ressam, seramik sanatçısı, fotoğrafçı, sinema sanatçısı bunların hepsi bir bütündür. Sinemanın içerisinde resmi de görürsünüz tiyatroyu da görürsünüz, kurgusal olarak müziği de görürsünüz. Ya da bir resim yaptığınızda iyi bir fotoğrafı da görürsünüz iyi bir heykeli de görürsünüz. Bunlar aslında ayrımı olan şeyler değil. Ben Güzel Sanatlar Fakültesinin Resim Bölümü’nden mezunum. Heykel dersi aldım, fotoğraf dersi aldım, seramik dersi aldım. Ama ana odağım resim yapmaktı ve ona odaklandım. Bence sanat eğitiminde böyle bir ayrım olmaması gerekiyor. Çünkü aslında heykeldeki malzemeyle sizin boya fırça kullandığınız, şuan benim kullandığım denim kumaş malzemesinin hiçbir farkı yok. Bunlar birer malzeme sadece, burada önemli olan düşünce, sizin vermek istediğiniz ifade, duygu ve anlatım diliniz.

İyi bir okur musunuz? Bir başucu kitabınız var mı?

İyi bir okurum ama aynı zamanda da iyi bir analizciyim. Okuduğum metni baştan sona bir süzgeçten geçirip yazar böyle bir yargıya varmak istemiş ama acaba bu yargının böyle mi olması gerekirdi gibi yorumsal bir okuma tarzım var. Kafam yazılanlara muhâlefet etmeyi seviyor. Okuduğum şeyi analiz ederek o metnin vermek istediğinden başka bir yere doğru yolculuk etmiş oluyorum. O yüzden okumak benim için daha keyifli bir süreç.

Başucu kitabın ise dönem dönem değişiyor. Mesela son dönemde lisede okuduğum George Orwell’in nedense tekrar okuma isteği geldi. Yine geçenlerde üniversite döneminde okuduğum Yaşar Kemal’in “Hüyükteki Nar Ağacı” kitabını okudum ve tekrar çok etkilendim. Aradan yıllar geçip aynı kitabı tekrar okuyunca o zaman okuduğunuzda aldığınız tatla şuan okuduğunuzda aldığınız tat çok değişiyor.

Son olarak hayata geçirmeyi düşündüğünüz yeni projeleriniz var mı?

Yapmak istediğim projeler var. Kot kumaşın; özgürlük, yaratıcılık ve demokrasiyi ifade eden tanımları var bende. Bir de sanatın herkes için olduğunu iddiam var. Bu iddiamı desteklemek, güçlendirmek adına Türkiye’de ve dünyanın birçok şehrinde sergi ve work shoplar yapıyorum. Bu amaçla New York’ta başlayan süreç Londra, Amsterdam, Hong Kong, Paris ve Milano olarak devam ediyor. Mayıs ayında gerçekleşecek bir sergim var, İran’dan başlayarak dünyayı gezecek bir projem var.

Şöyle bir durum var, bize küçüklüğümüzden beri sanat Avrupa’nındır, gelişmiş toplumlarındır şeklinde empoze edilir. Bunu eğitim hayatım boyunca o kadar çok duymuşumdur ki… Ancak bu tür tanımları duymaktan çok yoruldum ve dünyanın birçok yerini dolaşan ve dolaşacak olan sergilerimin aslında bir Türk sanatçının ne kadar farklı işler yapabildiğini göstermesini istiyorum. Bu çok keyif verici... İnsanlar yurt dışındaki sergilerimde soruyorlar nerelisiniz diye ve o zaman Türk’üm demek gerçekten çok hoşuma gidiyor. Türkiye’de gerçekten birçok iyi sanatçı olduğunu, dünyanın birçok yerinde projeler gerçekleştirdiklerini, iyi işler yaptıklarının gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle olabildiğince dünyanın farklı köşesinde sergiler açmaya çalışıyorum. Sanatın olabildiğince çok insana temas edebilmesi için yılmadan çalışacağım. Ömrüm yettikçe sanat herkes için demeye devam edeceğim.

Kitabın Ortası dergisi, Haziran 2019, sayı 27.

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 09 Haziran 2019, 00:46
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13