Asuman Karamustafaoğlu: "Fıkıh ilmine vakıf olmadan hidayette, doğru yolda olamazsınız."

Kübra Nur Kayır, fıkıh ve akâid alanında hizmetleri ile tanıdığımız Asuman Karamustafaoğlu ile Hüma Dergisi için bir söyleşi gerçekleştirdi.

Asuman Karamustafaoğlu: "Fıkıh ilmine vakıf olmadan hidayette, doğru yolda olamazsınız."

Fıkıh alanındaki çalışmalarıyla tanıdığımız Asuman Karamustafaoğlu kimdir, nasıl bir hayat içinden gelmiştir?

İstanbul, Şişli’de büyüdüm. On dokuz yaşına kadar ilkokul mezunuydum. Altı kardeşin en büyüğüyüm. Çok kitap okurdum. Tabii hâlen okuyorum… İlkokul birinci sınıftan itibaren arkadaşlarımızla okul kütüphanesinden kitap alır, bitirdikten sonra da aramızda değiştirirdik. Annem okuma yazma bilmediği için ben kitap okuduğum zaman bazen çok rahatsız olurdu. Bana zarar verecek şeyler okur muyum diye endişelenirdi.

Biz Şule Yüksel’i, Ahmet Günbay Yıldız’ı okuduk, onları tanıdık. Fakat onlardan önce İstanbul’da içinde yetiştiğimiz toplum, Rus ya da Batı kültürünü, edebiyatını koydu önümüze. Medreseye gidinceye kadar İmam-ı Rabbani’yi de İmam-ı Gazali’yi de Necip Fazıl’ı da hatta Peygamberimi ve O’nun ashabını da tanımıyordum.

Zaman zaman kendimi sorguluyorum. İlkokul mezunuyum, dindar bir ailede yetiştim. Ancak çevremde iletişim kurduğum insanlar sebebiyle bana yaratıcımdan ve yaratılış gayemden hiç bahsetmeyen hatta beni bunlardan uzaklaştıran Latin Edebiyatı’ndan, Fransız Edebiyatı’ndan eserler okudum. Bu alanda yaptığım okumalar, benim için büyük bir kazanım olmadı. Sadece okumam gelişti. Geriye dönüp baktığınızda menfi bazı şeyleri daha iyi görüyorsunuz. O dönem okuduğum şeylerin çoğunda Allah sevgisi, anne baba sevgisi, vatan sevgisi ile alakalı bir şey yoktu.

İlim hayatınıza nasıl girdi, nasıl bu yola talip oldunuz?

Çok okudum, her fırsatta okudum. Annemin okuma yazması yok ama benim okumamı, dinimi, diyanetimi bilmemi çok istedi. Hep bunun için dua etti. On dokuz yaşına geldiğimde şöyle bir şey oldu; Ramazan ayında, tefsir derslerine giden bir çocukluk arkadaşımla Çağlayan Camisi’ne sohbete gittim. Hoca efendi bir Ayet-i Kerime okudu, baktım ki birlikte gittiğim arkadaşım da Ayet-i Kerimeye hoca ile aynı manayı verebildi. O an kendimi dünyanın en cahil insanı olarak gördüm. Beraber büyüdüğüm arkadaşım Kur’an’a, benim kitabıma mana verdi; ben ise sadece baktım. O anda arkadaşım bütün Kur’an-ı Kerim’i biliyor, tamamını anlıyor diye düşündüm ve kendimden utanacak hâle geldim. Biz beraber büyüdük. Ben de Müslümanım, o da. O, Kur’an’ın manasını biliyor, ben neden bilmiyorum? Böyle bir şey olamaz, olmamalı diye düşündüm. O an kafamda şimşek çaktı, “Benim de okumam lazım!” diye. Hâlbuki hiç düşünmüyordum ilim öğrenmeyi, medreseye gitmeyi.

Ramazanın son günlerinden birinde, mahallemizdeki mukabelenin hatim duasına gittim. Hafız kardeşimiz son cüzü okudu. Sonra da uzun bir dua yaptı. Orada birden korktum, “Ben okuyamam, bu dua bile ne kadar uzun! Ben bunları ezberleyemem ki!” dedim. Ancak eve geldikten sonra kendi kendime dedim ki, “O nasıl okudu? Onun sana ne üstünlüğü var? O okuduysa sen de okursun!” Böyle metotları çok kullandım. İnsanın kendini motive etmesi, bakış açısını düzeltmesi çok önemli. İnsanın kendi kendisini kamçılaması gerekiyor. Bir ideal, bir hedef koyacaksınız kendinize, “Okunu Güneş’e at, Yıldız’a gitsin.” Bunu yapmak, azimli olmak lazım… Bir yarışa girdiğinizde arkanızdakilere bakarak yarışı kazanamazsınız! Kazanmak istiyorsanız daima önünüzdekilere bakacaksınız ki motivasyonunuz, hızınız artsın…

Ben medreseye gittiğim zaman on dokuz yaşındaydım. Şimdi bu yaştakilere çocuk diyoruz ama o dönemde on dokuz yaş evlilik çağlarıydı. “Bir sene kadar okuyacağım, dinimin alt yapılarını öğreneceğim.” niyetiyle başladım. Elhamdülillah, tadını aldıkça devam ettim.

Hem eserlerinizde hem ilim hayatınızda özellikle fıkıh alanına yönelmenizin bir sebebi var mı?

Fıkıh ve akâid, ikisi birden. Fıkıhta kayınpederimin etkisi çok oldu. Kendisi fıkıh âlimiydi. Fakat evlenmeden önce de medresede fıkha karşı özel bir muhabbetim oluşmuştu. Şunu hep düşünmüşümdür, “Okuyacağımız ilimlerde güncel olarak en çok muhtaç olduğumuz şeyler, nelerdir?”

Evlenmeden önce gramer, tefsir, hadis ve tasavvuf gibi ilimleri aynı şekilde okuyordum. Fakat evlendikten sonra kayınpederimin ilmi sebebiyle fıkhî sorulara muhatap olmaya başladım. Bunlar daha ziyade hanımların özel hâlleri, namaz, oruç ve zekât gibi ibadet meseleleri ile nikâh ve alışveriş gibi muamelâtla alakalı sorular oluyordu. Bir nevi, şartlar beni fıkhın içine düşürdü ve öğrenmek zorunda kaldım. Tabii muhabbetim de vardı, severek yaptım.

Akâid ilmine özel ilgim ve onun önemini fark etmem ise dışarıya dönük hizmetlerimle başladı. Şehir içinde hafta içi her gün sohbetim var. Hafta sonu ise genelde ya Anadolu’dayım ya da yurt dışına çıkıyorum. Bulunduğum yerden uzaklaştıkça ne kadar bozuk itikadlar olduğunu gördüm. Bu da bana Ehl-i Sünnet’in gerektiği kadar önemsenmediğini, ezberci bir gidişin var olduğunu gösterdi. Ülkemizde 40 sene önce bugünkü kadar ilim ve irfanla meşgul olunmuyordu. Fakat Müslümanların kâhir çoğunluğu (Ne demek olduğunu bilmeseler de) Ehl-i Sünnet’e mensuptu. Hâlbuki bugün bidat fırkalar her tarafta cirit atmakta! Bütün Sünnî kardeşlerimize, “Ehl-i Sünneti” ve “Bidat fırkaları” tanıtmalı, onların özelliklerini anlatmalıyız. Hatta muhalif fırkalara da Ehl-i Sünnet’i anlatmak, tanıtmak mecburiyetindeyiz. Bidat fırkaları anlamadan, tanımadan, “Ehl-i Sünnet” kavramını anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Bu konuda korkunç bir açık olduğunu gördüm. Bu da beni akâide yönlendirdi.

Eserleriniz arasında en çok bildiğimiz “Hanımlara Mahsus Fıkhî Hükümler” isimli kitabınız. Sizi bu kitabı yazmaya yönelten sebep, kadınların dilinden kadınların daha iyi anlıyor olması mıydı? Ya da kadınlar ile ilgili konuları ele alırken erkeklerin detaylandırmayarak boşluk bırakması mı?

Tabii öncelikle halkın soruları, halka yeterince cevap veremememiz. Siz bir tebliğciyseniz İslâm’ı anlatacaksınız. İlminiz yoksa ne anlatabilirsiniz! Sadece “Namaz kılın, oruç tutun demek” yeterli değil. Zekât verin! İyi de zekâtı kimler vermek zorundadır? Kimler kendilerine zekat vermek farz olmadığı hâlde zekat da alamazlar? Kimler zekât alabilirler? Siz bu üç sınıfı bilmedikçe zekâtı bilmiyorsunuz demektir. Bu üç sınıfın birisindesiniz fakat bu konuda ilminiz yoksa hangi grupta olduğunuzu nereden bileceksiniz? Siz mi koyacaksınız çizgiyi, Şeriat mı koyacak!

Kadınlarla alakalı meselelerde çok sorular soruluyor ancak biz bunların hepsinin altından Mülteka’dan okuyarak kalkamıyoruz. Böyle durumlar, beni araştırmaya sevk etti. Açıyorum kitaplarımı, gidip gelip çalışıyorum. Özellikle, “Menhedü’l-Varidin” bu konuda en çok istifade ettiğimiz eser. Hayız (Ay hali) ve nifas (Lohusalık) meselelerini incelediğim için ilk zamanlar tepkiler aldım. “Nerden çıkardın bunları?” diyen hocalar bile oldu. Hayız konusuyla çok uğraştım, gerçekten çok uğraştım. Fakat değdi mi? Hakikaten değdi!

İmam-ı Azam (Rahmetullahi aleyh) fıkhı, “Kişinin lehine ve aleyhine olanları bilmesi” olarak tarif ediyor. İmam-ı Şafii (Rahmetullahi aleyh) de “Dinin ameli hükümlerini, ayrıntılı delillerinden alarak ve çıkararak bilmektir.” diyor fıkıh için. Bu çerçevede “Leh ve aleyhimizde” olanları bilmede asgari ölçü nedir? İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin tarifinde akâid de vardır. İnsanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi denince itikad da “Neye inanması neye inanmaması gerekiyor.’’ bilmesi zorunlu, demektir. İtikad köktür, temeldir. Ondan sonra amelde, ibadette ve muamelatta bilgi sahibi olmalı. Ben, Ebu Hanife’nin “Fıkhu’l Ekber” adlı eserini ilk gördüğümde ibadetten, muamelattan bahsediyor sanmıştım. Hâlbuki tamamen akâidle alakalı bir eser. Çünkü onun bu tarifinin içinde akâid de İtikadî meseleler de var. Neden “Fıkhu’l Ekber”, İnsanın lehine ve aleyhine bilmesi gereken en önemli şeyler olduğu için “En Büyük Fıkıh” denilmiştir. Bu kavram daha sonra Şafiî’de de Hanefî’de de daraltıldı. Amel ve muamelat ile ilgili hükümleri bildiren ilimler ‘’Fıkıh’’, itikadle ilgili hükümleri bildiren ilimler ise ‘’Akâid’’ ve ‘’Kelam’’ adı altında toplandı. Ebu Hanife ilme yirmi yaşından sonra başlamış ve önce akâid meseleleri ile meşgul olmuştur. Ancak akâid meselelerinde sınırlar bellidir. Bu konuda Ehl-i Sünnet akidesini belirlemekte büyük çaba sarf etmiştir. Fakat bir gün mahallesindeki bir kadının kendisine sorduğu bir soruya cevap veremeyince kendi kendine, “Ben, itikadî meselelerle meşgul olurken yanı başımdaki bir kadının basit bir sorusuna bile cevap veremiyorum.” diyerek fıkıh ilmine yöneldiği rivayet edilmektedir. Çünkü inanılacak şeyler bellidir. Fakat muamelat meselesinde yeni şeyler hep çıkacak ve içtihatlar yapılacaktır.

Resulullah (Sallallahu aleyhi Vesellem), “Allah kime hidayet nasip ederse ona fıkıh ilmini nasip eder.” buyuruyor. Bu hadisin çerçevesine dâhil olmak için bize neler tavsiye edersiniz?

Fıkıh ilmine vakıf olmadan hidayette, doğru yolda olamazsınız. Peki, fıkıh ilmi nedir? Lügatte ‘’Bilmek’’ demektir. İslâm literatürüne baktığımız zaman da ibadet, muamelat ve ahlâktan bahseden ve bunların dinî hükümlerini ifade eden ilme fıkıh ilmi dendiğini görüyoruz. İbadetlerimiz bizi doğrudan doğruya Allah’a bağlayan sorumluluklarımızdır. Şimdi namazı hiç bilmezseniz nasıl hidayette olacaksınız? Fıkıh bilginiz yoksa; namaz da yok, zekât vb. de yok demektir.

Fatiha Suresi’nde “Bizi doğru yola ilet” buyuran Rabb’imiz, burada “Bana yönelin, dua edin! ‘Bizi hidayete erdir, doğru yola ilet’ deyin.” demektedir. Fussilet Suresi’nin 30. Ayet-i Kerimesinde de “Muhakkak o kimseler ki Rabb’imiz Allah’tır dediler, sonra da dosdoğru yolda istikamet ettiler…” buyurmakta, arkasından da bunların kavuşacağı nimetleri bildirmektedir. Bilmeden doğru yolda nasıl istikamet edeceğiz? O kadar çok yol var ki! Hiçbir şeyde ilimsiz hidayette, doğru yolda olamazsınız. Terzilikte de doktorlukta da aşçılıkta da bu böyledir... Bunların hepsi ilimle olur. Bir ilim talebesi bir gününü en verimli şekilde nasıl planlayabilir, güne nasıl başlamalıdır? İmam Zercuni, “Talim Müteallim”de diyor ki:

“Ben ilim için çalışan birçok talebe gördüm, ilim için çalıştıkları hâlde ya ilme ya da onun semerelerine ulaşamıyorlar. Bunun sebeplerini araştırdım ve şunu gördüm: İlmin yollarında yanlışlık yapıyorlar. İlmin elde edilmesi için sadece talebe olmak, ders çalışmak yetmez. Helal lokma, ilme saygı, hocaya saygı, kitaba saygı, arkadaşa saygı, Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve haramlarını terk etmek; bunların hepsinin ilme ve semerelerine ulaşmakta etkisi var.” Evet! Bunlar bir ilim talebesinde bulunması gereken vasıflar.

İlim ehli olma konusunda önce ilmin gerekliliğinin önemi, onunla ulaşılmak istenen hedef anlatılmalı, öğretilmeli, bu bilinmeli diye düşünüyorum. Bu bilinmedikçe ve bu deryaya dalınmadıkça ne yokluğunun zararları gerçek anlamda fark edilebiliyor ne de varlığının kıymeti bilinebiliyor. Ben öğlene kadar derse giriyorum; işin teori tarafı. Öğleden sonraları da halkın içine giriyorum. Bir sürü soru soruluyor, çözüm bekleyen birçok vaka ile karşı karşıya geliyorum; bu da pratik yönü. Geldiğim noktada iki şeyi çok dert ediyorum. Birincisi; İslâmî ilimlerin önemini, gereğini anlatamamak, ifade edememek. İkincisi de namazın önemini anlatamamak! Tabii bunların, sadece benim değil İslâm dini adına çalışan bütün tebliğcilerin sorunu olması gerektiğini düşünüyorum.

Ahlâk, her insanda ismi, cismi, sıfatı ne olursa olsun bulunması gereken bir özellik. Bununla ilgili nelere dikkat etmemiz gerekir? Müslüman hanımlar olarak neleri öncelememiz gerekiyor?

Ahlakın birçok kapısı var, bu yapı çok büyük! Fakat ben yine de şunu söyleyeceğim: İslâm hukukunu bilmek ve üzerinizde hakkı olan herkesin hakkını İslâm hukukuna göre meşru bir surette vermek, ayrıca hakkınız olmayan şeyleri istememek. Bir kere genel kaide olarak bilmemiz lazım: Sorumluluklarını yerine getirmeyen insanların, hak isteme hakkı yoktur. Öyle değil mi? İslâm bizi, haklarımızı aramaktan ziyade, sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellef kıldı. Zaten siz, hepiniz sorumluluklarınızı yerine getirince haklarınızı da almış olacaksınız. Fakat herkes haklarını istediği hâlde, kimse borcunu ödemeyi düşünmezse kim alacak/ alabilecek ki haklarını?

Ahlaklı olmak başka bir şey, ahlakçı olmak başka bir şeydir. Hepimiz ahlakçıyız da ahlaklı olan kim? Ahlak, en kısa ifadeyle “Üzerimizde hakkı olanların hakkını, meşru bir şekilde vermek ve hakkımız olmayan şeyleri istememektir.”

Rabb’imin, Peygamberimin (Sallallahu aleyhi Vesellem) benim üzerimde hakları var. Kendi bedenimin, ailemin, diğer insanların, mahlûkatın benim üzerimde hakları var. Allah Teâlâ bize ahlakı en kısa ifadesi ile öğretiyor. Herkesin hakkını vermemizi istiyor. Bunu da İslâm’dan alacağız, başka bir yerde bulamayız elbette.

Herkes sonuna kadar gücünün yettiğini yapacak ve karşısındakinden de gücünün yettiğini isteyecek. Bunları yapamadığımız için kargaşa ve kaos içinde yaşıyoruz. Bunlar bizim ahlakımızın mihenk taşları diye düşünüyorum.

21. yüzyılda Müslüman bir genç kızın sahip olması gereken duruş nasıl olmalıdır? Gençliğin en büyük eksikliği nedir?

Müslüman, dik duruşlu olmalıdır. Bir Müslüman hakkın da, “Falan haramı işledi” dediklerinde, onu tanıyanların, “O böyle bir şey yapmaz.”, diyeceği kadar güven vermesi gerekiyor. Bu dik duruştur. Hadis-i Şerifte de ifade edildiği gibi “Gerçek Müslüman, hiçbir fırtınada da güneşli havada da yaprak dökmeyendir.” Yani ne nimetler ziyadeleştiğinde şımarıp haddi aşacaksınız ne de musibetler arttığında şikayet edip isyana düşeceksiniz! Hep şükürde, nimetleri gerektiği gibi kullanmada ve sabırda teslimiyette olacaksınız.

Başka bir ifadeyle, “Masa (makam), kasa (para) ve nisa (kadın) -ya da kadınsanız erkek- sizi, dininizden, ideallerinizden asla koparamayacak.” Dik duracaksınız… Siz, sağ eline Güneş, sol eline Ay da konulsa hedefinden ayrılmayacak kadar hedefine kilitli bir Peygamberin ümmetisiniz! Onun arkasından gidiyorsunuz! Rehberiniz O! O’na uyabilmek için lütfen bugünkü; model olabilmekten, model sunabilmekten âciz olan, ilmini, malını ve makamını yapay zekâlarla kullananlara bakmayınız! Onları model almayınız! Malınız çoksa Abdurrahman b. Avf ile Mus’ab b. Umeyr (Radiyallahu Anha) gibileri, ilminiz çoksa Abdullah b. Selam (Radiyallahu Anha) gibileri, makam ve itibarınız çoksa Ömer b. Hattab (Radiyallahu Anha) gibileri, hiçbir şeyiniz yoksa Bilal-i Habeşî ve Habbab b. Eret (Radiyallahu Anha) gibileri tanıyın, onları örnek edinin kendinize…

Gençlere, muhakkak okunması gerektiğini düşündüğünüz, tavsiye edebileceğiniz kitaplar nelerdir?

Din adına söylüyorum; Ehl-i Sünnet itikadını içeren güvenilir kitaplar olmadan, onlar okunmadan olmaz. İslâm ahlâkını öğreten ve İslâm ahlâkında temel Hadis-i Şerifler okunmalı, bilinmeli. Ahlâk ile alakalı Hadis-i Şerifleri çok işlemimiz gerekiyor. Bunları avam tabakası okusa da pek anlayamıyor, alamıyor. Bizim bu konuda boşluğumuz var; ahlakla ilgili Hadis-i Şerifleri erbabı ele alacak ve İslâm ahlakını avamın önüne koyacak, böylece avam da havas da Batı kültüründen ahlak almaya çalışmayacak. Allah Resulü’nün (Sallallahu aleyhi Vesellem) hayatını, ahlakını çok iyi anlasak hiçbir şeye ihtiyacımız kalır mı?

Kalbiniz daraldığında, imtihanların üst üste geldiğini çatlayacak gibi olduğunuzu zannettiğiniz zamanlarda en çok gönlünüzü ferahlatan zikir hangisidir?

Zikir  olarak Zikir ilâhe La” “illa ente, Subhaneke innî küntü minezzalimîn” diyorum. Fakat İmam-ı Rabbani şöyle bir şey diyor: “Rabb’in gazabını söndürmekte ‘La İlâhe İllallah’tan daha tesirli bir şey yok.’”

Geçenlerde bir an kendi kendime dedim ki “Niye ‘La İlâhe İllallah’ diye tespih çekiyoruz ki? İhtimal olan durumlarda vurgu yapılır. Ya Rabbi, Senden başka ilâh olması söz konusu değil ki zaten. Niye biz bunu sürekli söylüyoruz? Sanki Senin ilah olmama ihtimalin mi var ki?” Düşündüm, cevap aradım! Aklıma geldi: “Allah’tan başka hiçbir İlâh olmadığı için mi, buna asla ihtimal vermediğin için mi zaman zaman nefsin seni alıp götürüyor? Madem ki Allah’tan başka ilâh yok! O hâlde neden nefsin senin sela; insanların birbirlerini Rabb edinmesi, Allah’a kulluk yerine birbirlerine kulluğu, nefsin arzularına uymayı Allah’ın emirlerine uymaya tercih edişleri bunlar da birer şirk çeşididir. O hâlde; “La İlâhe İllallah ”a’ devam, onu bırakamayız.

Son olarak sizden aşağıda yer alan her soruya birer kelimelik cevaplar vermenizi rica ediyoruz.

En çok kullandığınız kelime?

Bunu beni dinleyen herhangi birine sorsak daha iyi bilirler diye düşünüyorum. Ancak bunun, “Allah” lafzı olmasını çok isterdim.

Çocukluktan beri hâlâ tadı damağımda dediğiniz lezzet nedir?

Rabb’ime, büyüklerime ve insanlara yapmış olduğum hizmet; onları memnun etmek. Bunları her hatırladığımda çok haz alırım.

Hangi âlim ile aynı dönemde yaşamak isterdiniz? Ebu Hanife

Yaşamayı en sevdiğiniz şehir? İstanbul

Okumayı en sevdiğiniz sure hangisidir? İhlas Suresi

Hayatınızda en çok etkisi olduğunu düşündüğünüz hanımlar kimdir? Âişe validemiz, Rabiatu’l Adeviyye

Gençlerin size en çok sorduğu üç fıkhî konu nelerdir? Hayız, nifas ve boşanma soruları

En son bitirdiğiniz eser? “Asuman Karamustafaoğlu” Namazın Önemi ve Hükümleri

Söyleşi: Kübra Nur Kayır

Yayın Tarihi: 23 Nisan 2022 Cumartesi 16:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26