Alaattin Dolu: Osmanlılar hâkim olmadan dahi Kudüs’ün hâdimi olmuştur

Küre Yayınları geçtiğimiz aylarda Türkiye’deki Kudüs çalışmaları açısından önemli bir kitap yayımladı: “Osmanlı Kudüs’ü: Kent Kimliği, Nüfuz ve Meşruiyet (1703-1789)”. Yazarı Alaattin Dolu ile Osmanlı Kudüs’ünü konuştuk. Munise Şimşek’in röportajı.

Alaattin Dolu: Osmanlılar hâkim olmadan dahi Kudüs’ün hâdimi olmuştur

Küre Yayınları 2020 yılının Şubat ayında Türkiye’deki Kudüs çalışmaları açısından bir dönüm noktası olabilecek nitelikte bir kitap yayımladı: Osmanlı Kudüs’ü: Kent Kimliği, Nüfuz ve Meşruiyet (1703-1789)”. Şu an Kastamonu Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Alaattin Dolu’nun doktora tezinden mülhem bu kıymetli çalışma yayınevinin şehir dizisinde yer almış ve dizinin editörlüğünü ise Dr. Yunus Uğur yapmıştır.

Kudüs üzerine kaleme alınan çalışmalar içinde hem akademik arka planı ve zengin bir arşiv kaynağına dayanıyor olması, hem genel okuyucuya da hitap edecek akıcı anlatımı hem de bu kadim şehri tarihi, siyasi, sosyal, dini ve kültürel açılardan ele alması bakımından çok katmanlı bir kitap olmuş “Osmanlı Kudüs’ü: Kent Kimliği, Nüfuz ve Meşruiyet (1703-1789)”. 

Dünyabizim olarak Alaattin Dolu ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hocam Kudüs üzerine yapılan çalışmaları takip eden birisi olarak söyleşiye beni rahatsız eden bir çelişkiyi dile getirerek başlamak istiyorum. Meseleye bugünden bakarsak İsrail’in sözde başkent ilan etmesiyle birlikte Kudüs, neredeyse yüz yıldır bir çatışma alanı. Mitingler yapıyoruz, “İlk kıble” “İslam şehri” gibi sloganlar atıyoruz. “Kudüs İslam dünyasının kırmızıçizgisidir” diyoruz. Öte yandan Kudüs üzerine yapılmış ciddi çalışmaların sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Kendi adıma söylüyorum, “Müslümanlar için Kudüs ne anlama gelir” sorusunun en tatmin edici cevabını bile oryantalistlerden okuyorsak ortada büyük bir çelişki yok mudur? Biz Kudüs’ü gerçekten seviyor muyuz?

Munise Hanım, öncelikle Kudüs hassasiyetiniz için teşekkür ederim. Çeşitli vesilelerle dile getirdiğimiz bu hususu sizin vasıtanızla tekrar edelim. Öncelikle yakın zamanlarda bu meseleye dair pek çok akademik muhasebe yapıldı. En azından son birkaç yıla baktığımızda bunun sonuçlarını almaya başladığımızı söylemeliyim. Ancak 2000’li yıllara kadar Kudüs’ün bizim açımızdan ne önem ifade ettiğine dair bir soruyu sormak kimsenin aklına gelmemiş olamaz herhâlde diye de düşünüyor insan.

Biz Kudüs’ü seviyoruz ancak sade bir iştiyaktan öteye geçmiyor bu sevgi. Bu da sadece vakayı tasvir ederek ihtiyacımızı gidermemize yarıyor. Çok şükür son zamanlarda tasvirden temsile geçmeye yönelik adımlar atmaya başladık. Zira temsil bir şey hakkında eser ortaya koymaktır, benzeşmektir, kendi içinde eritmektir, son olarak da ilmi olarak icra etmektir. Bu da bilgiyle, ilimle mümkündür. Buna yetisi olmayanlar, sadece sevmeye muktedir olanlar destek olarak mümessil olabilirler. Örneğin yayın evleri, araştırma merkezleri, vakıflar, dernekler, yönetenler vb. bu temsilin birer parçası olabilirler.

Bundan 4 yıl önce nasıl mümessil oluruz sorusundan yola çıkarak Kudüs ve Filistin tarihine dair Türkiye’de alana bir mecra kazandırdık. İlgilenenler filistin.org adresinden ilmi faaliyetlerimizi takip edebilir ve alana katkı yapabilirler. Web sayfamız üzerinden bu dönem yoğun bir yayın ve iş birliği talepleri gelmektedir. Hepsine yetişmeye gayret ediyoruz.

Şehirlerin kimliklerini belirleyen faktörler nelerdir? Mesela Kudüs için neden “din kenti” ya da “kutsal şehir” diyoruz?

Şehirlerin doğal yapısı veya sonradan oluşan fiziki yapıları tarihi süreç içinde onların imajını belirleyen unsurlar olarak ön plana çıkarlar ve şehirlere kimlik kazandırırlar. Mabed yani dini bir toplanma alanı Kudüs’te öne çıkan belirgin bir özellik: Mescid-i Aksa, Kubbetü’s-Sahra, Burak Duvarı (Ağlama Duvarı) ve Kamâme (Kıyâme) kilisesi. Yine Osmanlı coğrafyasına baktığımızda Konya-Mevlana, İstanbul-Ayasofya-Sultan Ahmet Camii eşleştirmelerini yapmak mümkündür. Bu bağlamda İslamiyet, Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından önem verilen bir şehrin kimliğinin “din” olması kadar normal bir şey olamaz.

Her ne kadar 19. yüzyılda bu önem dinden siyasete veya teopolitik dediğimiz alana kaysa da bundan önceki dönemlerde dinin etkisi kente hâkim olan unsurlar nezdinde açıkça görülmektedir. Elbette bu kimliğin oluşumunda her seferinde yeniden bir tanımlama olabilmektedir. Az önce ifade ettiğim üzere 19. yüzyıl bu anlamda değişen kimlik algısına örnek bir dönem. Bu algının oluşmasına şehrin sakinleri de katkı yapmaktadır. Şehrin binaları, imgeleri, şehrin etrafına olan hâkimiyeti kimliğinin oluşmasında veya tanımlanmasında bir etki yapmaktadır. 

Diğer taraftan şehirlerin dini bir toplanma alanı olduğunu da düşünürsek Kudüs bu yönden tarihten günümüze bir ev (beyt) olmuştur. Malumunuz İslam şehirlerinde insanların Cuma günleri şehirlere gelerek ibadet etmeleri, Osmanlılarda bunun “Cuma kılınur bazar durur” ifadesiyle şehri tanımlaması Kudüs için de geçerli. Bunun yanında bir toplanma alanı olarak büyük bir mabedin Kudüs’te her dönem bulunması din kenti özelliğine referans bir özelliktir. Farklı dine mensup farklı etnik unsurların yine tarihten günümüze dini amaç için Kudüs’te bulunması yine başka bir referans olarak karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak Kudüs’ün din kenti tanımına uygun pek çok imgeyi resimlerde, videolarda veya Zeytindağı’ndan şehre baktığımıza hissedebiliyor veya görebiliyoruz.

Kudüs, Yavuz Sultan Selim döneminde 1517’de Osmanlı idaresine girdi. Bu süreçte şehrin ekonomik, etnik ve dini yapısı hakkında neler biliyoruz?

Osmanlı idaresindeki Kudüs’te Müslüman, Yahudi, Hristiyan ve Ermeniler kendi cemaatlerine ait bölgelerde yaşamaktaydı. Hare olarak adlandırılan ve etnik-dini bir bölümlenmeyi ifade eden farklı grupların oluşturduğu bölgeler mevcuttu. Osmanlı öncesinde de görülen bu bölgeler kendi içinde mahallelere ayrılmıştır. Ermeniler dışındaki Hristiyanlardan Grek, Latin ve Kıptiler ayrı mahallelerdeydi. Ermeniler ve Yahudiler kendilerine ait mahalleler oluşturmuşlardı. Müslüman Mağripliler ise şehrin güneyindeki Meğâribe mahallesinde yaşamaktaydı. Tüm bu bölümlenme birinin diğerinin mahallesinde yaşamasına bir tahdid getirmiyordu. Ancak gayrimüslimlerin çoğunlukla kendi mahallelerinde sakin olduğunu görmekteyiz.

Ekonomiye gelirsek; zeytin, şehir ekonomisinin önemli ürünlerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Hem kendisi hem bundan mamul zeytinyağı, sabun ve çekirdeğinden yapılan incik-boncuk gibi süs eşyaları gelir kaynağı idi. Nitekim Zeytinyağı çarşısı da bu ürünler için bir pazar durumundaydı. Mesela sabun önemli bir ihraç ürünüydü. İlerleyen dönemlerde Yafa yoluyla Anadolu’ya ve Mısır’a gönderilmiştir.

Kudüs ekonomisini ayakta tutan önemli ürünlerin başında ise pamuk gelmekteydi. Memluk dönemine tarihlenen pamukçular çarşısı Osmanlı dönemiyle birlikte büyük tamirattan geçti. Bu çarşı sadece pamuğun alınıp satıldığı bir çarşı da değildi. Başka ürünler de bulunmaktaydı. 18. yüzyılda Filistin ekonomisinde pamuk ihraç edilen mallar listesinde birinciydi.

Bir din kenti olması münasebetiyle dini turizmin yoğun yaşandığını görmekteyiz. Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden gemilerle gelen Yahudi ve Hıristiyanların şehirde başta turist rehberleri olmak üzere pek çok esnaf faaliyetini desteklemiştir. Nitekim hala da öyledir. Osmanlı döneminde turist rehberleri loncasının bulunması da bu ekonomik hareketliliğini delilidir. Kudüs’teki esnaf faaliyetlerine baktığımızda 60 loncayla ekonomiye katkı verdiklerini görüyoruz.

Genel ekonomik göstergelere binaen 18. yüzyılda bir bozulma olsa da İstanbul ve Kudüs’te koyun eti fiyatlarının birbirine yakındı. Nitekim bu dönemde Kudüslüler orta halli bir hayat sürmekteydi. Kitapta bu orta hallilerin belirlenmesinde farklı bit yöntem takip edildi. Osmanlı’da bir kaza veya vilayette yaşam standardının belirlenmesinde genel olarak tereke kayıtları (vefat edenin arkasında bıraktığı mallar) kullanılmaktadır. Bu çalışmada bu kayıtlar bir veri olarak ele alındı ancak Halil İnalcık’ın fakirlerin, orta hallilerin ve zengin kimselerin mal varlıklarına dair standardizasyonuna göre bir sağlama yapıldı. Bu sağlama Kudüs’teki et ve un-ekmek fiyatları ile nafaka miktarları üzerlerinden yapıldı. Kadınlardan ve yetimlerin nafaka miktarlarından yola çıkarak bu kimselerin 18. yüzyılda ne kadar ekmek ve et alabildiği hesaplanmıştır. Bu sorunun cevabıyla geçim standardı tespit edilmiştir. Bu miktar 18. yüzyılda Kudüs’te 36 kuruştur. Bir kişi bu miktarın %40’ını et ve ekmeğe harcıyordu. Bu hesaplar bir projeksiyon sağladı ve netice itibariyle Kudüslülerin %43’ü orta halli olarak tespit edildi.

Kudüs’ün Osmanlı idaresinde girmesi hem şehir hem de Osmanlı açısından ne anlama gelir? Osmanlı Kudüs’te nasıl bir yönetim tarzı benimsedi? Kudüs’ün statüsü neydi?

Her şeyden önce Kudüs’ün kutsal bir şehir olması önceki devletlerde olduğu gibi Osmanlılar açısından da sembolik önemi haizdi. Kudüs’ün statüsü neydi sorusuna bağlı olduğu Şam vilayetine bağlı bir Osmanlı kazası/sancağı idi cevabını vermek yeterli gelmez. İlk sorunuzda yer alan “Müslümanlar için Kudüs ne anlama gelir” sorusunu bu minvalde Osmanlı Devleti açısından artık “bizler”  cevaplayabiliyoruz.

Kudüs Osmanlı sultanları ve şehzadeleri açısından bir meşruiyet sembolüydü. Bunun en açık örneğini devletin kuruluş dönemindeki iktidar mücadelelerinde görmekteyiz. Mehmed Çelebi ile Musa Çelebi arasındaki mücadelede Musa Çelebi, kardeşi Mehmed Çelebi Mekke, Medine, Mısır, Şam, Irak ve Kudüs’e hâkim olmadıkça ona tâbi olmayacağını bildirmişti. Yani Kudüs hâkim olunmadan dahi önemli verilen ve hedef olarak gösterilen bir yer. Diğer taraftan Kudüs hâkim olunmadan hâdim olunan bir şehir aynı zamanda. II. Murat döneminde 1429-1430 yıllarında Kudüs’e surre gönderildiği Memlük dönemi kaynaklarında yer almaktadır. Yavuz Sultan Selim Safevilerle olan mücadelelerden dolayı Kudüs şahı olarak tavsif edilirken Kanuni Sultan Süleyman Kudüs’teki kitabelerde Süleyman Peygambere nispetle İkinci Süleyman (Süleyman-ı Sânî) olarak anılmaktadır.

Kudüs Osmanlı idaresine geçtikten sonra dini önemine binaen birtakım değişikliklere sahne oldu. Kudüslülerin algılarının şekillenmesinde Osmanlıların somut faaliyetlerinin büyük etkisi vardır. Nedir bu somut faaliyetler? Günlük hayatı kolaylaştıran şeyler aslında hepsi. Suyollarının tamiri, içilebilir suyun şehre ulaştırılması ve sebiller inşası, sürekli bedevi eşkıya kabilelerin saldırdığı şehirde surların güçlendirilmesi, vakıfların canlandırılması, önemli bir ihraç ürünü olan zeytinyağı ve bundan mamul malların üretiminin desteklenmesi, Kudüslülere yıllık olarak gönderilen nakdi yardımlar (surre) ve en önemlisi de Haseki Sultan İmareti’nin varlığı. Bu imaret fakirlere, Kudüs’te ibadetle meşgul kimselere, ulemaya kısaca her kesimden tebaaya ulaşarak devlet ile kutsal şehrin sakinleri arasında köprü olmuştur. Sadece devletin kendisi değil devletin yaptıklarını örnek alan beyler, paşalar, yereldeki ulema ve zengin kimseler şehrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı sultanının saygınlığını doğrudan etkileyen bu işler devletin temsilcileri tarafından da idame edildiği sürece şehrin idaresi kolaylıklar sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin özellikle 1703’te patlak veren Nakîbü’l-Eşraf isyanından sonra Kudüs’e özel bir ihtimam gösterdiğinden bahsediyorsunuz kitapta. Nakîbü’l-Eşraf isyanının sebepleri nelerdir?

17. yüzyılda Filistin sancaklarında idareyi elinde tutan bazı yerel aileler ekonomik ve siyasi imtiyazlar elde etmişti. 1670’lerden sonra ise bu aileler merkezden gönderilen sancakbeylerinin baskılarına maruz kaldı. Bu bakımdan devletin Köprülüler eliyle yürüttüğü merkezileşme çabaları, servet biriktiren ve yerel idarenin bağlaşıkları olan bu aileleri, bedevi kabilelerini ve yerel seçkinleri huzursuz etti. 18. yüzyılın başlarına kadar çeşitli başkaldırıların meydana geldiği bölgede askeri tedbirler sıkılaştırıldı ve iki bedevi Kudüs surlarında idam edildi. Akabinde bedeviler ile köylüler sancakbeyinin uygulamalarına karşı anlaştılar. Şehir ayanı ve uleması sancakbeyi Mehmed Bey’e karşı tavsiyelerde bulunsa da bunlar makbul görülmedi. Nitekim 1703 yılının Mayıs ayında bu sefer sancakbeyi karşısındaki cephe genişledi. Dini bir toplanma alanı olan Mescid-i Aksa bu sefer bir isyanın fitilinin ateşlendiği nokta olmuştur. İsyanın öncüsü de seyyid ve şeriflerin bölgedeki reisi konumunda bulunan Nakîbü’l-eşraf kaymakamı Seyyid Muhammed el-Vefaî el-Hüseynî idi.

Nakîbü’l-Eşraf isyanı Osmanlı’nın Kudüs politikalarında ne tür değişimlere yol açtı?

Bu isyanın karşısında olan ulema ve ileri gelenler de bulunmaktaydı. Seyyid Muhammed el-Vefaî el-Hüseynî’nin yakalanarak Yedikule’de idam edilmesi sonrası Kudüs yerel siyasetinde birtakım değişiklikler kaçınılmaz oldu. Devlet açısından ulema ile ittifak edilerek şehrin idaresinin kolaylıkla sağlanabileceği fark edildi. Önceki dönemin aileleri üzerlerindeki baskıyı attıktan sonra kendilerine ortakçı çıkan bazı ulema ile ittifak ederek bir vakıf şehir olan Kudüs’te önemli mevkiler elde etti. Örneğin isyancılar tarafından kadı naibi olarak tayin edilen Muhammed el-Hâlidî sonraki dönemde mahkeme başkâtibi olarak görev yaptı. Yüzyılın ilk yarısı boyunca kurduğu çok sayıdaki aile vakıfları onun siyaseten kaygılarına bir örnektir. Ulemaya ve onların bağlaşıklarına sunulan imkânlarla bu aileler hem yerel idareyi denetleme hem de devletin yereldeki meşruiyetini ikrar etme görevini ifa etmişlerdir. Böylece ileri gelen aileler halk üzerinde tahakküm kurarken, devlet de kalan yüzyıllar için çok ciddi muhalefetle karşılaşmadan idareyi sağlamış oldu.

Osmanlı Kudüs’ünde siyasi, sosyal, ekonomik veya dini açıdan nüfuz sahibi aktörler veya güç odaklarını sorabilir miyim? Zira gördüğüm kadarıyla Osmanlı Kudüs’ünü anlamak bu ilişkileri anlamaktan geçiyor.

Modern Arap tarihini anlamlandırmak ve son iki yüzyıldaki aktörlerinin kökenlerine inmek için özellikle 18. yüzyıl iyi anlaşılmalıdır. Mısır, Suriye, Irak, Ürdün gibi ülkelerde iktidar ile ilişkide bulunan üst düzey bürokrasinin kökenlerini iyi irdelemek gerekir. Özellikle Şam ve Hicaz bölgesinde ayan olarak karşımıza çıkan isimlere baktığımızda kültürel sermayesi olan kimseler karşımıza çıkmaktadır. Kudüs özelinde de durum aynıdır. 18. yüzyılda Kudüs’te Hâlidî ve Hüseynî gibi 19. ve 20. yüzyıl Filistin tarihinde öne çıkan isimlerin dedelerini de benzer makam ve mevkilerde görmekteyiz. Bu aileler içinde sahabe, evliya ve peygamber soyundan gelen kimseler bulunmaktadır. Hüseynîler hepimizin bildiği bir aile ismi. Daha çok nakibüleşraflık makamını ve müftülük makamını kontrol ediyorlar. Hâlidîler, 18. yüzyılda başkâtiplik makamı onların tekelinde, hatta sonraki yüzyılda kazaskerlik yapan bir aile mensubu var: Musa el-Hâlidî. Yine Ruhi el- Hâlidî Osmanlı mebusan meclisinde Kudüs temsilcisi olmuştur; Hüseynîlerden Said-El Hüseynî ile birlikte seçiliyorlar. Belediye teşkilatının teşekkülünden sonra Yusuf Ziya Hâlidî’nin belediye reisi olduğunu görmekteyiz. Diğer taraftan Filistin tarihi açısından Hacı Emin el-Hüseynî 20. yüzyılın önemli bir figürüdür.

Bu anlamda Arap şehirlerinin ayanı olarak nitelenen ulema ailelerinin 18. yüzyıl Kudüs’ündeki örnekleri ve bunların faaliyetleri kitabın temel konularından birisidir.

Bu ayrıcalıklı gruplardan biri de Kudüs’ün seyyidleri. Öyle değil mi?

Seyyidlik tek başına bir güç odağı değil Kudüs’te. Ancak yerel iktidarı kontrol eden ve reaya ile devlet arasında sözcü konumunda bulunan ileri gelenlerin pek çoğunun seyyid olduğunu düşünürsek bu unvanın kendilerine bir tahakküm aracı olarak olumlu etki yaptığını söylemek gerekir. Ayrıca şehirde otuzdan fazla seyyid-şerif ailesinin olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda bu zümrenin ayrıcalığını devletin kendilerine sunduğu bazı imtiyazlar olarak sınırlandırmak mümkündür. Nedir onlar? Avarız vergisinden muafiyet bunlardan birisidir. Diğer taraftan başlarındaki yeşil sarık seyyidliklerinin alameti olup maddi ve manevi imtiyazlı konumlarına katkı sunmaktaydı.

Kudüs’te kurulan vakıfların farklı bir misyon üstlendiklerine vurgu yapıyorsunuz kitapta.  O bölüm içinde dikkatimi çeken başlıklardan biri şöyle: “Bir Sermaye Alanı ve Aracı Olarak Vakıflar”. Vakıflar, Kudüs’te nasıl bir sermaye alanı veya aracı oluyordu açıklayabilir misiniz?

Vakıfların kurulmasındaki farklı nedenler bu kurumun sermaye olarak görülmesini de sağlamıştır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Muhammed el-Hâlidî sancakbeylerinin baskılarına maruz kalmış, isyan dönemini yaşamış ve hatta isyan döneminde kadı naibi olarak seçilmiş birisi olarak yeni dönemde mallarını korumanın yolu olarak vakıfları görmüştür. Zira dini saikler kadar malların müsadere edilme korkusunu yaşayanlar da bulunmaktadır. Aile vakıfları haricinde Kudüs’te pek çok kamu vakfı da bulunmaktadır. Medreseler, vakıflar, peygamber makamları gibi vakıflar ileri gelen ailelerin bu vakıflardaki görevleri paylaşmasını sağlamıştır.

Bu anlamda Kudüs’ün 18. yüzyılında Osmanlı’nın benzer kentlerinde görülen bazı unsurları görebiliyoruz. Vakıflar yerel ileri gelenlerin hem bu kurumların tevliyet ve nazırlık gibi idarecileri olmaları hem de aile üyelerinin ve onların ilişkide bulunduğu kimselerin bu kurumlardan bir vazife almaları bakımından önemlidir. Her ne kadar Şam ve Kahire gibi olmasa da önemli bir pasta var şehirde ve ulema aileleri de bu pastanın paydaşları konumunda. Hüseynî, Hâlidî, Decanî, Dekkak, Aselî, Alemî ve Lütfî ailelerinin toplam 295 medrese görevini tekeline aldıklarını görüyoruz. Bir kimsenin birden fazla görevi de icra ettiğini görmekteyiz. Örneğin Lütfî ailesinden 46 kişi 168 vazifeyi yürütmektedir. Bu 46 kişinin toplam günlük kazancı ise 335 kuruş. Bu miktar bir kimsenin yıllık yaşam standardının neredeyse 10 katıdır. Hatta kurumsal olarak niteliğine göre vazifeler paylaştırılmış durumdadır. Mesela mescid ve camilerde Alemî ailesinden kimselerin ağırlığı görülürken, türbe ve makamlardaki görevlerin yarısı Hüseynîlerin elindedir.

Osmanlı Kudüs’ü denilince mutlaka konuşulması gereken konulardan biri de Kudüs surresi. Surre Kudüslüler için de devlet için de çok önemli. Neden?

Surre para kesesi veya çıkını anlamına gelmektedir ve devletin Mekke, Medine ve Kudüs sakinlerine ve bölgedeki bazı unsurlara (Şam bedevi kabileleri vs) sunduğu bir ikramdır. Osmanlı öncesinden beri devam eden İslami bir gelenektir. Osmanlı padişahları hacca gitmedikleri için kutsal toprakların seyyid-şerif, ulema, suleha ve kutsal toprakların hizmetlileri ve fakirlerini bu yolla memnun etmişlerdir. Çoğunlukla nakdi olan surre bölgedeki ulemanın önde gelenleriyle şeyhlere hilat, kaftan, sof gibi hediye olarak da gönderilmektedir. Her yıl hac mevsiminden önce yola çıkan surre alayı Şam’a geldiğinde surre emini vasıtasıyla Kudüs’e ulaştırılmaktadır.

18. yüzyılda deniz yoluyla Mısır üzerinden ulaştırılan surre bu dönemden itibaren kara yoluyla Şam üzerinden Kudüs’e ulaştırılıyor. Tabii bu sadece Kudüs için değil Mekke ve Medine için de geçerli bir durumdur. 18. yüzyıl Osmanlı padişahlarının İslam’ın yüce koruyucusu ve halifesi olduklarına dair vurguya en fazla sarıldıkları dönemdir. Bunda bölgedeki vehhabi tehlikesinin de bir etkisi söz konusudur. Bu dönemdeki ulema ilişkisine de bu yönden bakmakta fayda vardır. Ulemanın geleneksel meşrulaştırıcı role soyunduğunu ve sünni ideolojinin tahkim edilmesi vazifesini üstlendiğini görmekteyiz. Surre alaylarının da geçtiği yerlerdeki görkemi padişahların kudretine ve meşruiyetine katkı sağlamaktaydı. Sultanın Müslümanların ve hacıların yüce koruyucusu olduğuna dair imge bu alaylar vasıtasıyla gösterilmiştir. Üsküdar’dan yola çıkarak Anadolu’dan geçip Şam’a, oradan Hicaz’a uzanan, içinde kutsal topraklara hediye ve altın bulunan hacıların yer aldığı bir alayı görmek devletin bölgedeki nüfuzunu hatırlatma açısından önemliydi.

Surre kimlere ve nasıl dağıtılıyor? Surreden pay alma hakkı miras kalıyor mu veya devrediliyor muydu?

Seyyid-şerif, ulema, suleha ve kutsal toprakların hizmetlileri ve fakirlerine gönderilen surrenin dağıtılmasında kadı ve beraberinden bulunan şehir ayanı önemli rol oynamaktaydı. Hak sahipleri belirli cemaatlere ayrılarak belirlenmekteydi. Fakir kadınlar, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra görevlileri, Peygamber türbelerinde görev alanlar, suleha, ulema, Haseki Sultan vakfı görevlileri, kale mustahfızları ve zaviyeler gibi toplam 63 cemaat bulunmaktaydı. Surrenin miras yoluyla devredilmesi mümkündü. Surreden hissesi bulunanlar devlet tarafından kendilerine verilen belgeyle surresini teslim almaktaydı. İstihkaklarını satanlar da bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti surreden pay alma hakkının satılmasına karşı çıkıp yasaklasa da surrelerin el değiştirmesinde bir miktar para ödenmesi usulü devam etmiştir. Özellikle ileri gelen aileler surre haklarını satın alarak tekel oluşturmuşlar ve devletin yaptığı bir yardımı daha sonra kendi vakıfları aracılığıyla sunarak toplum nezdindeki itibarlarını tahkim etmişlerdir.

Kudüs’e gelen hacıların ihtiyaçları nasıl karşılanıyordu? Hacılardan vergi alınıyor muydu?

Mekke ve Medine’ye giderken veya buralardan dönerken Kudüs’e Müslüman hacılar ile Avrupa’nın çeşitli kentlerinden gemilerle şehre gelen gayrimüslim hacıların şehir ekonomisine katkı sağladığı muhakkaktır. Özellikle gayrimüslim hacıların seyirleri ile şehirde karşılaştıkları sorunlara dair arşiv kaynaklarındaki veriler bizlere çok fazla yorum imkânı vermektedir. Hicaz yolcusu Müslüman hacıların varlığına dair ise daha az bilgiye sahibiz.

Yahudilerin İstanbul’da bulunan Kudüs Yahudi cemaati ofisi bu organizasyonu yürütmekteydi. 16. yüzyıldan itibaren gayrimüslimlerin karşılaştığı tolerans daha fazla Yahudi ve Hıristiyan’ın bölgeye gelmesine imkân sağladı. Hıristiyanlar İngiliz ve Fransız kalyonlarıyla Yafa limanına inerek Kudüs’e ulaşıyordu. Limana indiklerinde kendilerinden gafar (bağışlama) adında bir vergi tahsil edilmekteydi. Ayrıca Kudüs’e girişlerinde sancakbeyi kendilerinden giriş haracı alırken, geçtikleri yol üzerinde köylüler geçiş ücreti tahsil ediyordu. Şehir uleması ise aylık bir üret almaktaydı. Kudüs’teki rehberler ve tercümanlar ile hacıların bağlı bulundukları Hıristiyan ve Yahudi cemaatlerinin temsilcileri kutsal yerlerin ziyaretlerinde onlara eşlik etmekteydi.

Gayrimüslimlerin kendi aralarında kurdukları hayır sistemleri fakir dindaşlarının ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamaktaydı. Şehre gelen hacılar için bazı manastırlar aynı zamanda otel hizmeti vermekteydi. Manastırlarda satılan mum, kandil vb eşyaları satın alarak kendi cemaatlerine katkı yapmaktaydılar. Diğer taraftan bağlı oldukları cemaatlerin de gayrimüslim hacılardan tahsil ettikleri ödemeler bulunmaktaydı. Örneğin Kudüs’te ölen Yahudilerin mirasçıları kalan mirasın yüzde 10’unu vermek zorundaydı. Hıristiyan hacılar için Kıyame  (Kamame) Kilisesi’nde ibadet etmek özellikle patriklik için önemli bir gelir kaynağı idi.

Kudüs bir Osmanlı şehri oldu mu? Bunun emareleri nelerdir sizce?

Osmanlı şehri dediğimiz zaman şehrin tümüyle yeniden imar edilmesi veya iktisadi bir gelişme göstererek ekonomik bir ürün olarak sunulmasından bahsedebiliriz. Ancak bunların Osmanlı şehrini tanımlaması yüzeyseldir. Osmanlı tarzı şehirleşmede mevcut olanı yaşatarak eksik olanı ikmal etmek söz konusuydu. Dağların biçimini değiştirmek, topografyaya müdahale etmek yerine var olandan yola çıkarak neyin yapılması gerektiğini tespit etmiştir.

Bu anlamda en önemli yapılardan birisi,  Kudüs’ün bir Osmanlı şehri olduğuna dair en önemli emare Haseki Sultan İmareti’dir. Memlük döneminden kalma bir saray olan bu yapı Hürrem Sultan tarafından imarete dönüştürülmüştür. Yine Memlükler döneminde Haremü’ş-Şerif içerisinde bulunan boş alanlar vakıflar eliyle imar edilmiştir. Medreseler bu dönemin en dikkat çeken yapılarıdır. Osmanlı Devleti vakıfların işleyişini tanzim ederek şehre özel uygulamalarla mevcut durumu iyileştirmeye çalışmıştır.

Kısaca Osmanlılar hâkim olmadan dahi bu şehrin hizmetkârı, hâdimi olmuştur. Haseki Sultan İmareti bu anlamda çok önemlidir. Devletin otoritesini gösteren fiziki bir sembol olmasının yanı sıra sultanın halkı sahiplendiği izlenimi veren bir vakıftır. Her kesimden fukaraya çorba ve ekmek dağıtan bir imaretin varlığı devletin şefkatini göstermesi açısından önemlidir. Yine küçük ama önemli bir örnekle şehrin Osmanlı kimliğine atıf yapan yapılardan birinden bahsedelim: Sebiller. Osmanlı idaresiyle selefi Memlükleri ayıran önemli farklardan birisi sebillerdir. Su organizasyonunun geliştirilerek düzenlenmesi, suyollarının tamiri, sebillerin inşası itibar vesilesi olmuştur. Bir İslam şehri düşünün, hamamları, sebilleri ve mescitleri var ama suyu yok. İşte İslami gelenekte suyun birey eliyle organizasyonuna dair düzenlemeleri devletin üstlenmesi takdire şayandır.

Yaşadığı toplumu eleştirebilen bir Kudüs âliminin kaleminden Osmanlı Devleti imajına göz atalım: “Yol kesen eşkıyaları def etmiş, fakirliğe karşı önlem almış, kötülüğü def etmiş ve hak sahiplerinin yanında olmuş bir sultan dualara ve övgülere mazhar olmaktadır. Zira o şeriatı yaymış, hac kafilelerini korumuş ve haccı yüceltmiştir. Kâfirlerin kalplerine korku salmış, askeri tanzim etmiş, kâfirlere ordu göndermiştir. İşte bunlar bu diyarların sultana olan sevgisinin sebeplerindendir.”

Son olarak kitabın hikâyesini merak ediyoruz. Kudüs merakınız nasıl başladı? Ayrıca bu sahada çalışmak isteyen genç arkadaşlara neler tavsiye edersiniz?

Lisans öğreniminde son sınıfta araştırma teknikleri dersimizin final projesi olarak Filistin üzerine sunum yapmıştım. Lisans hocalarımdan birisi de Türkiye’de bu alanda çalışan herkesin bildiği Prof. Dr. Yasemin Avcı idi. Tüm bunlara karşın ben Ortaçağ Türk tarihi alanında bir çalışma öngörmekteydim. Nitekim lisans bitirme projem de Oğuz Yabgu Devleti üzerineydi. Belki yine Arap coğrafyasının farklı dönemine dair araştırma yapabilirdim. Bu nedenle Arapçamı geliştirmeye karar vermiş ve mezuniyetimden sonra MEB aracılığıyla verilen Mısır hükümeti bursuyla Kahire’ye gitmiştim. 2009-2010 yıllarında benzer bursla Ürdün’de bulundum. Bu dönemler benim ne yapmam gerektiğine dair ipuçları elde etmeme vesile oldu. Türkiye’de alandaki boşluğun farkında olan hocalarım da destek verdiler. Ürdün’de iken Prof. Dr. Adnan Bahît başta olmak üzere Filistin tarihi konusunda uzman kişilerle istişarelerde bulunmuştum. Akabinde de Amman’dan Kudüs’e keşif yolculuğu yaptım. Daha sonra 2012 yılında tekrar Kudüs’e geldiğimde kitaba dair en somut verilere ulaşma imkânım oldu. Batı Şeria’da Ebu Dîs’te bulunan vakıflar bakanlığına bağlı arşivde yaklaşık 6 ay kadar çalışmalarda bulundum. Her gün Kudüs ile Batı Şeria’yı ayıran duvarın dibinden yürüyerek arşive gittim. İkisi de mühendis olan Filistinli ev arkadaşlarım vardı.  Birisi çocuklarının isimlerini Hayfa ve Yafa koymuştu, zira özlemleri kadar umutları da vardı.

Alana ilgi duyan genç arkadaşlar bilgilerini arttırmak için coğrafyanın dilini öğrenmeleri gerekecektir. Yine bu genç arkadaşlara benim zamanla alıştığım bir hususta telkinde bulunmak iyi olabilir. Filistin arşivinde çalışmaya başladığım ilk gün mikrofilm makinesinin merceği kırılmıştı. Kahire ve Amman tecrübelerimden bu coğrafyada işlerin ne kadar yavaş yürüdüğünü biliyordum ve o merceğin gelmesi uzun zaman alabilirdi. Vakıflar bakanlığına yazı yazılarak merceğin başına gelen anlatılacak ve yeni mercek talep edilecekti. Olamaz dedim kendi kendime. Ancak tarihçilik sabır işi, şark ise sabrın bol olduğu bir coğrafyadır. Tanpınar’ın deyimiyle “şark oturup beklemenin yeridir, biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.” Öyle de oldu. Mercek kırılmıştı ancak üzerinde çalışacak olduğum mahkeme kayıtlarının bir kısmı resim formatında da var imiş! Birden bunları kucağımda buldum. Mikrofilm makinesinde okunamaz görünen belgeler artık daha temiz formatta arşivde kullanmama izin verilen bilgisayarda idi.

Filistin tarihi çalışmak isteyen genç kardeşlerimize naçizane önerim alanın gerektirdiği dilleri öğrenmeleri, sabırlı ve umutlu olmalarıdır.

Röportaj: Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2020, 14:23
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26