Bir Hastane Odasından Dosta Mektup

Ziyaüddin Serdar, Cenneti Arayan Adam kitabında usul ve yöntem konusunda değme ilahiyatlarda kıyısından bile geçilemeyecek son derece önemli bilgiler vermekte ve bugün özensiz ilgilerle kaybettiğimiz heyecanların bedelleri hakkında insanın içini acıtan tahsilatlardan söz etmektedir. Necdet Subaşı yazdı.

Bir Hastane Odasından Dosta Mektup

12 Ağustos 2018

Merhaba Arkadaşım,

Bugün henüz daha bitiremediğim bir kitabı senin de acilen okuman gerektiğini düşündüm. Akşam kitap elimde uykuya yenik düşerken bile aklımda sabah ilk işimin sana yazmak olduğu vardı. Şimdi yazıyorum.

Son günlerde elimden düşürmediğim bir kitap var. Annem de babam da hasta. İkisi de hastanede aynı odada rahatsızlıklarının keyfini çıkarıyorlar. Kardeşler olarak sırayla yanlarında kalıyoruz. Ben kitapsız gitmiyorum. Okumalarım sık sık bölünse, bir önceki bağlamı takip etmekte arada zorlansam da farklı zaman dilimlerinde böylesine derin bir kitabı magazin tadında bir akışkanlıkla okumanın bana iyi geldiğini söyleyebilirim.

Kitapta geçtiğimiz kış daha yüz yüze tanışmadan önce bana yazdığın uzun upuzun mektupları hatırlatan satırlar var. Sanki yazar senin bana sorduklarından haberdardır ve 80 yılı aşkın ömrünü sırf bizi rahatlatmak için yaşamıştır.

Ziyaüddin Serdar’dan söz ediyorum. Onun şimdi okuduğum kitabını değerli bir arkadaşım hatırlattı. Açıkçası bende de vardı, ama bir dostunuz işaret etmedikçe insan bazen burnunun dibindekini bile fark edemeyebilir. Onun için Erdal Hoca'nın tavsiyesini asla göz ardı edemem. O da güneyde dekanlığını yaptığı bir fakültede, dinin, din olarak İslam’ın yerleşik temsilleri üzerine yıllardır kafa yoran biri olarak kitapla haşir neşir olmaya başladıktan sonra bir hayli yeni ve coşkulu düşüncelerle buluştuğunu hatırlatmıştı. Sağ olsun, şimdi ben de aynı duyarlılık içinde yazarla birlikte yol almaya devam ediyorum.

Ben hiçbir kitaba iman derecesinde bir teslimiyetle yaklaşmam. Herhangi bir eserle olan ilişkimde aklım, geleneksel ve modern müktesebatım, alışkanlıklarım, ilgi ve zaaflarım belirleyici olur. Bu saatten sonra beni ben kılan şeylerin hiçbirinden vazgeçemem, ancak onları dikkatle gözden geçirebilir, onarabilir, hatta çok lazım değil gözden bile çıkarabilirim. Kitapla olan ilişkilerim hakkında daha önce de konuştuk, bendeki bir konuşma, ilham vericilik ve onarımdır. Her kitap bize başka bir şey söyler, onlardan her biri bizi yakalamayı başardığı ölçüde alıp bir yerlere götürmek, alıp bir yerlere taşımak ister. İlerleyen yaşlarımda daha net görebildiğim şeyler. Hayatımızda bizi altüst eden kitaplar da vardı, bizi yerimizde saydıranlar da. Beklerken geç gelen trene yetişme derdimiz olmayacaktı, koşarken bizi geçen vesaite daha kolay yetişecektik. Hep bir açıklaması vardı bütün bunların ve gerçekte ne durumda olduğumuzu bizi silkeleyerek öğreten kitaplar nadirattandı.

Bu kitap da onlardan biriydi. Ziyaüddin Serdar’ın Türkçeye Cenneti Arayan Adam diye çevrilen kitabının alt başlığında da Septik bir Müslümanın Yolculuğu ibaresi eklenmiş (Desperately Seeking Paradise: Journeys of A Sceptical Muslim). Kitap Serdar’ın dinî-entelektüel yolculuğuna damgasını vuran “cenneti arama” düşüncesini izliyor ve bütün bu yolculuğunda bir türlü terk etmeği başaramadığı hareket noktası da kuşkuculuğu. Onun kuşkuculuğu içine huylanmanın, rahatsız olmanın, sorgulamanın ve tabi ki eleştirelliğin de dahil olabileceği geniş bir duyarlılık alanını yansıtır. Kitabı takip ederken zaman zaman bu cins düşünürün nasıl olup da bu kadar derinlemesine sorguladığı bir dünyayı bizdeki pek çokları gibi bir çırpıda reddedip kendine yeni bir güzergâh tutturmadığını sorgulamadan edemiyorsunuz. Oysa onu değerli kılan da işte bu... Serdar bütün yalınlığıyla ortaya döktüğü Müslüman deneyimleriyle onların artık çoktan düğümlenmiş hakikat arayışlarını güzelce afişe etmekte ve kendisini takip eden okuyuculara bu dünyalardan kopma hevesi aşılamak yerine bu mecralarda “septik” bir duyarlılıkla gezinme önerisinde bulunmaktadır.

Ben şahsen Türkiye koşullarında böyle bir kitap yazılabileceği kanaatinde değilim. Gerçi böyle bir şey yazmak isterdim ancak itiraf edeyim ki, içinden geldiğim dünyalara hem içinde kalarak ortak hem dışarıdan bakarak mesafeli kalma çabasını sürdürmekte pek de başarılı sayılmam. Ben dahil olduğum şeyin içinde yitmek uzaklaştığım şeyi unutmak gibi garip bir ruh hâliyle malul bir Türk akademisyen olarak aynı noktada biri değilim.

Serdar’ın adıyla 80’li yılların ortalarında tanıştım. Erzurum'da ilahiyatta son sınıftaydım ve onun oldukça hacimli İslam Medeniyetinin Geleceği de İnsan Yayınları’ndan daha yeni çıkmıştı. Bu kitap vesilesiyle raflardan o ilk kitabı çıkarıp baktım. Ya bu kadar olur, kitapta altı çizilmemiş bir satır yok. Deli gibi okumuşum belli, peki öğrendiklerim nere gitmişti, şimdi hayat macerasını zevkle takip ettiğim bu yazardan bende ne kalmıştı?

Hindistanlı bir düşünür olarak Serdar İngiltere’de başlayan yolculuğunun içinden geçtiği belli başlı cemaat etaplarını bir bir ele almakta, uzun ve tefekkür temelli hayatının nerede nasıl tökezlediğini, nerede nasıl kendini yeniden sapasağlam ve diri bir şekilde ayakta bulduğunu lafı hiç yormadan gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Bizde böyle bir kitap yazıldığında tamam adamı mahvederler, onu evinin önündeki sokağa çıkamayacak hâle getirirler, hatta yetinmez bir daha böyle şeylere tevessül edenlere cesaretlerini kıracak öyle şeyler yaparlar ki aklı başında olmak demek artık bu ülkede hiçbir şeye dikkat kesilmemek olarak tanımlanmış olur. Neyse içimdeki ses o kadar da kötü değil, abartma diyor ama işte insan biraz da gördüklerinin ve duyduklarının yalancısıdır.

Yazar usul ve yöntem konusunda değme ilahiyatlarda kıyısından bile geçilemeyecek son derece önemli bilgiler vermekte ve bugün özensiz ilgilerle kaybettiğimiz heyecanların bedelleri hakkında insanın içini acıtan tahsilatlardan söz etmektedir.

Değerli arkadaşım, bu kitabı okurken sizin kendi çevrenizde etrafınızı saran onlarca kötü, onlarca nobran şeylerden bağımsız olarak oluşturmaya çalıştığınız ve benim fazlasıyla steril olarak gördüğüm hayatınız hakkında artık ileri geri bir analiz yapmaktan kendimi uzak tutmayı seçtiğimi belirtmek isterim. Yazar üniversitede bir grup arkadaşıyla oluşturduğu güzel ve verimli bir birlikteliğin giderek kendilerini sığındıkları kendi adacıklarında nasıl da yetkin bir şekilde tatmin ettiğini anlatmakta ve bütün bu hikâyeyi anlatırken de insanı tedirgin eden bir açıklıkta yolculuğuna devam etmektedir. Öyle ya şimdi benim de “işte tam da bu” diye imrenerek takip ettiğim şu deneyim ya birkaç dakika sonra yerle bir edilirse, ya yazar şu bildik huysuzluğuyla daha yeni övdüğü yapı hakkında hepimizi ters köşe eden birkaç kelam eylerse. Sonra anladım adamın bütün enerjisi bu, metodolojisi sahip olduğu her şeyi gözden geçirme, onları sürekli havalandırma ve tabii ki onlarla sık sık yüzleşme esasına dayanıyor.

Neyse ben biraz daha ileri gidersem kitabı aklım sıra özetlemiş olacağım ve bundan en başta sevgili editörümüz rahatsız olacaktır. Ben kitabı okurken en çok da bu muhteşem yazarla aynı yayınevinden kitapları çıkmış biri olarak kendimi şanslı saydığımı ifade etmek isterim. Yaşım büyük kalbim küçük, çocuk gibi mutluyum. Ha benimkisi "yerli", onunkisi "milli". Bu vesileyle Mahya Yayınları’na da bu güzel “tevakuf” için ne desem azdır.

Tamam mı değerli arkadaşım. Onca yoğun iş ve uğraşın arasında bir yol Serdar’ı okumaya vaktin olur mu? Bir bakarsın belki ondan sonra aramızdaki yazışmanın seyri değişir, kim bilir nerelere avdet ederiz.

Selam ve özlemlerimle Allah’a emanet olasın.

Sevgi ve dostlukla.

Necdet

Refakatçi (Şehir Hastanesi)

Güncelleme Tarihi: 17 Ağustos 2018, 07:19
YORUM EKLE
YORUMLAR
İbrahim Kapaklıkaya
İbrahim Kapaklıkaya - 11 ay Önce

Çok severek tercüme ettiğim bir eser. Sayenizde daha çok okur keşfedeceğim.

banner19

banner13