İnsanları inanç ve değerlerinden koparan, inanç ve değerlerin içini boşaltan modernizm, yerine yenisini de koyamadığından modası geçiyor. Ruh bilimciler de artık her şeyin mekanikleştiği çağda mistik-manevi değerleri olan insanların sağlıklı kalabileceğini söylüyor.
Endüstri devriminden bu yana etkisi hayatın tüm alanına yayılmış olan modernizmin, iki asırdır zihinde canlandırdığı; akılcı, yenilikçi, bireyselci, eşitlikçi, özgürlükçü gibi pozitif veya pozitif görünen kavramların içinin boş olduğunun fark edilmeye başlandığı bir dönemden geçiyoruz.
19. yüzyıl düşünürlerinden Weber modern düşüncenin özeti olabilecek “büyü bozumu” kavramını ortaya koymuştur. Büyü bozumu kavramı insan bilincini, inancın ve değerlerin önüne koyarak manevi-mistik eylemlerin hükümsüzlüğünü ifade eder. Zaza bir ninenin torunundan “nenem bize evladım moda demeyin günahtır derdi” dediğini işitmiştim. Weber’in bu kavramına açıklık getirmesi için bu sözlerden daha kısa bir özet getirilemezdi sanırım, Weber’i belki de bugüne dek kimse onun kadar iyi anlamadı. İnsanları inanç ve değerlerinden koparan, inanç ve değerlerin içini boşaltan modernizm, yerine yenisini de koyamadığından modası geçiyor. Ruh bilimciler de artık her şeyin mekanikleştiği çağda mistik-manevi değerleri olan insanların sağlıklı kalabileceğini söylüyor.
Şüphe yok ki modernizmin en kuvvetli aracı her zaman medya olmuştur. Radyo, televizyon ve dijital platformlar aracılığıyla kendi değerlerini hızlı bir şekilde yaymış ve modernliğe direnen gerici insan profili ile modern aydın insan şeklinde iki ayrı kutup oluşturmuştur. Batı ve Amerika, modernizmin oluşturduğu bu iki kutup üzerinden kendi varlığını gerçekleştirmekte ve sürdürmektedir. Kendisine biçtiği aydın rolü ile geri kalmış toplumlara aydınlığı götürdüğünü iddia ederek yüzyıllardır toplumları sömürmektedir. Bu sömürü sadece petrol, yer altı kaynakları ve madenler olarak düşünülmemeli kadim medeniyetlerin inanç ve değerlerini de sömürmekte ve içini boşaltmaktadır. İnsanlığı adeta köksüzleştirmektedir.
Bugünlerde modern bilinçle inşa edilen dünyanın, kurgudan öteye gidemediğini ve bu kurgunun sadece eğlence, oyun, şehvet gibi geçici hazlarla insanları oyalamayı amaçladığını fark ediyoruz. İnsanlar bu kurgunun içinde oyalanırken sermaye sahipleri kendilerine kurdukları yapay dünyada insanlığı sürükleyecekleri daha kötü günlerin planını yapmakta. Son günlerde insanlığın gündemine ağır bir taş gibi oturan Epstein belgeleri ile bu kurgunun ne denli ileri gidebildiğine maalesef hep birlikte şahit olduk. Ahlaki değerleri olmayan, hududu olmayan insanların ne denli kötüleşebildiğine şahit olduk. Fakat bu süreçte gündemin
nabzını tutanlar yine bu oyunun parçası olarak insan zihnini çaresizliğe ve iradesizliğe inandırmak istiyor gibi görünüyor.
Epstein belgeleriyle akademik camianın bilim ürettiğini iddia eden hak savunucusu, aktivist olarak pazarladığı kapitalizmin sosyo-kültürel, ekonomik ve çevresel sonuçlarını eleştiren sözde aydınlarının dahi ne denli kirli işler çevirdiğini görmüş olduk. Sosyal bilimlerin önde gelen filozoflarından kabul edilen ve hemen her bilim dalında kitapları okutulan, söyleşileri dinletilen sözde aydınların hiçbir şeyi aydınlatamadığı bilakis insanlığı nasıl bir karanlığa sürüklemek istediği görüldü. Tüm bu kötülüklere şahitliğin ardından gelen Ramazan-ı Şerif ile Müslüman toplumlar tazelendi, yeniden niyet aldı, duaya sarıldı, eylemlerini sorguladı. İlahiler çocuk sesleriyle okul bahçelerini, sokakları, evleri neşelendirdi. Seherlerde yapılan zikirler ile insanların ruhu dinlendi. Yeme içmede sadelik ile bedenler hafifledi. Teravihler
fener alayları ile karşılandı. Camilerde birleşen Müslümanlar yalnızlığın tozlarından sıyrıldı. Modernizm, hüküm sürdüğü yüzyılda Ramazan-ı Şerif’in bu etkisine karşılık gelecek hiçbir değer üretememiştir ve üretemeyecektir.
Mimariden, sanata; ticaretten eğitime içinin oyulduğu her değer bize gösterdi ki; beton duvarlar arasında kalmış estetik ve güzellikten mahrum, bireyselci, akılcı, özgürlükçü insanlık artık bunalımda. Bu bunalımı Merhum şair Adil Erdem Bayazıt şöyle dile getirmişti:
“Sonra bir çağ geldi baktım kafamda karıncalar vardı
sonra yapılardan yollardan bıkmıştım
kirli sokaklar beni ürkütüyordu
kötü meydanlarda boğuluyordum
suları borulara almalarına kızıyordum
hele hele hep düğmelere basıp yaşamalarına çok çok içerlemiştim
sonra kalkıp afrikaya gittim oh Afrika’ya”
Modernizmin bize sunduğu suni, yapay her şey elimizde kaldı. İnsanlık artık modernin iyiliğine olan inancını yitirdi, modernizmin çıkmazına girdi ve oradan çıkmak için bir el bir yol arıyor. O sebepledir ki samimi niyetle yürekten ilahi söyleyen bir insanın sesi mekanik seslerden daha çok tesir buluyor. Samimi bir niyetle eski bir çeşmeyi, âtıl bir şadırvanı temizleyen bir içerik üreticisinin paylaşımları medyada sunulan kötü insan profillerinden daha fazla karşılık buluyor.
Prof. Dr. Sadettin Ökten hocamız modernitenin kurgusuna ve sonuçlarına dair çok kıymetli eserler ortaya koymakta ve modernitenin renksiz ve soğuk renklerinde bunalan ruhlarımızın üzerine, kendi değerlerimizin rayihasını sakin ve kararlı bir rüzgâr gibi estirmektedir.
Hocamız iradesiz ve çaresiz olduğuna inandırılmak istenen insanlığa bir formül olarak “değerler sistemi” kavramını sunuyor. Bu kavram modern insanın ruhunda birikmiş karamsarlığı ve uyuşukluğu sağaltacak adeta filtre görevi görmekte. Modernitenin, irade kullanmasından hoşlanmadığı, bir öğütücü gibi kapitalizm çarkında öğüttüğü insanlığa kendi inanç ve değerler sisteminden oluşturulmuş bir zırh sunmaktadır. Sadettin Ökten hocamız modernitenin insanın içgüdülerine hitap ettiğini ve bu içgüdülerin esiri olmamak için sanat, felsefe ve ilimle iştigal olması gerektiğini sık sık ifade eder.
Prof. Dr. Sadettin Ökten hocamızın ehemmiyetle üzerinde durduğu bir diğer husus ise kapitalizmin, insanı sorgulamadan devamlı tüketime teşvik etmesine karşı müstağni kalmak gerektiğidir. Moda, trend, akım gibi kavramların etkisiyle ihtiyaç ve lükslerin arasındaki çizgi neredeyse yok olmaktadır. Kapitalizm, insanlığı iradesini yitirmişçesine tüketim çarkının dişleri haline getirilmeye çalışılmaktadır. Tüketimdeki sınırsızlık insan ruhunu dayanıklı kılan kanaat, çaba, emek gibi erdemleri unutturmakla beraber insanlığı yakın ve uzun vadede zorlayacak sosyo-ekonomik, ve çevresel pek çok olumsuz sonuca sebep olmaktadır. Sadettin
Ökten insanlığı modern köleler haline getiren kapitalizmin etkilerini ancak müstağni kalarak bertaraf etmenin mümkün olduğunu vurgulamaktadır. İnsani değerlerini ve ahlaki erdemleri muhafaza etmek isteyen her insan, ihtiyaçlarını istiğnayı kuşanarak gözden geçirmelidir. Ökten hocamız müstağni kalmanın ihtiyaçları gözden geçirmekle başlayıp insanı hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Allah’a ulaştıran ahlaki bir yol olduğunu söylemektedir.
Merhum Fethi Gemuhluoğlu “Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar. Kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar. Kaldı ki, savaş yoktur. Dünya, dostluk üzere halkedilmiştir” diyor. Bu sözler iyiye ve güzele inanmaya ve irade etmeye nereden başlayacağımıza dair bir reçete niteliğindedir. Anladık ki özüne dönenler, dostluğun samimiyetine sığınanlar, samimi niyet edenler, bir yaraya dokunanlar, sessizce çiçeğe su verenler, kendine verilenin içinde başkasının rızkını gözetenler, gülümsemeyi sadaka bilenler, selamı yayanlar, köklerine tutunup bugüne meyve saçanlar kazanacak.
Şerler def ola, Ramazan-ı Şerif hayrola, Iyda erişenlerin ıydı sa’id ömrü mezid ola, göçen kervana rahmet ola.