banner17

Tarihin Tozları Arasından Bilim Kadını Aramak

Hem İslam âleminde, hem de dünyanın diğer bölgelerinde, ilim alanında başarılı çalışmalar yapmış binlerce kadın bulunmakla birlikte, günümüzde kadınların pozitif bilimlere, özellikle matematik ve fiziğe yatkın olmadıklarına dair önyargılar mevcut ve buna kadınların kendisi de inandırılıyor.

Tarihin Tozları Arasından Bilim Kadını Aramak

İslam âleminde aklınıza gelen kadın âlimler kimlerdir diye başlasam yazıya, kaç kadın ismi gelir acaba ilk anda. Belki de bulmaya zorlanırsınız. Biraz düşünmek gerekir. Hindistan asıllı, Oxford Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muhammed Akram Nadwi, İslam âleminin durumunu kendine dert etmiş ve tarihteki kadın âlimleri araştırmış. Tam 40 ciltlik bir eser çıkarmış ortaya. “Neden Müslüman erkekler kadınlarına çok kötü davranıyorlar?” gibi sorular, onu tarihin sayfalarına götürmüş ve gerçeği bilimsel bir şekilde yansıtmaya çalışmış. Üzerinde on beş yıl boyunca çalıştığı araştırması, Peygamber Efendimiz zamanından itibaren, kadınların, özellikle bilim alanında çok aktif olduğunu tespit etmesine vesile olmuş ve İslam âlemine damga vuran on bin kadın âlim tespit etmiş. Kendisi çalışmaya başlarken, özellikle hadis âlimleri üzerine odaklanmış ve hadis aktarıcıları zincirinde kadınları araştırmış. Sadece yirmi, yirmi beş kadın bulacağını zannediyormuş ilk başladığında.

Unutulmaya terk edilen kadınlar

Faslı sosyolog Fatima Mernissi, bütün İslam âlemindeki kütüphaneleri gezdiğini, kadınların birçok eserine rastladığını, ama hepsinin toz altında olduğunu belirtmektedir. Fatima Mernissi bu dertlenmişlik ile İslam’ın Unutulan Kadın Sultanları kitabını yazıp, tarihte, kendi adına hutbe okutup, para bastıran 18 kadın sultan olduğunu tespit ederken, Muhammed Akram da, unutulan kadın âlimleri bulup çıkarmış ortaya.

Aslında aynı durum Batılı kadınlar için de geçerli. Onlar da tarihin sayfalarında tozlar arasında bırakılmışlardır. Kadınların bilim alanındaki varlığı, ancak son yirmi yıl içinde araştırılmaya ve üzerinde çalışılmaya başlanmıştır.

Araştırmalarda genelde kadın ve bilim, toplumsal cinsiyet ve bilim gibi konular ön plana çıkarken “Bu alanda yapılan çalışmalarda; kadınların bilim alanındaki varlığı yeni mi, yoksa tarihte de bilim kadınları var mıydı? Hangi bölgelerde daha çok kadın bilim alanında yer almıştır ve en önemlisi, kadınların bilim alanına katılımı nasıl artırılabilir?” gibi sorular dikkat çekiyor.

Kadın yazardan, kadınlar hakkında ilk kitap

Oysa kadınlar hakkında yazılmış ilk kitap 1405 yılına dayanıyor. Venedik doğumlu, Fransız asıllı Christine de Pizan, Book of the City of Ladies (Kadınlar Şehrinin Kitabı) adlı eserinde kadın hakları ve kadınların başarıları üzerinde durur ve yazarak para kazanan ilk kadın payesini elinde bulundurur. Virginia Wolf, kadınlar için ayrı bir oda talep etme cesaretini ancak 19. yüzyılda dile getirebilirken, Christine de Pizan 13. yüzyılda kadın şehrinden bahseder.

İlme ilk damgayı vuran kadınlar: Hypatia ve Umm al-Darda

Tarihte kayda geçmiş ilk kadın matematikçi ve astronom MS 370 yılında İskenderiye’de doğan Hypatia, İskenderiye Üniversitesi’nde profesör olan Theon’un kızıdır. İlme büyük ilgisi sonucu, kendisi de başarılı bir profesör olan Hypatia’nın dersleri, tarihçi Sokrat’a göre sürekli dolup taşmaktadır. Öğrenciler arasında Avrupa, Asya, Afrika’dan gelenler olduğu gibi, en ünlüsü de, daha sonra İskenderiye valisi olan Orestes’dir.

Umm al-Darda as Suqhra da, 7. yüzyılda Şam ve Kudüs’te, kadı ve imam olarak önemli yeri olan bir İslam âlimidir. Zamanının âlimi olarak, fetvalar vermekte, zaman zaman diğer şehirlere gidip vaaz etmektedir. Abul Darda’nın evlatlığı bir çocuk olarak, camide erkeklerle beraber oturan, erkeklerle aynı sırada namaz kılan, onlarla beraber ilim öğrenen, Umm al-Darda, hayatta en hoşuna giden şeyin, diğer âlimlerle oturup tartışmak olduğunu belirtmektedir. Zamanın büyük âlimlerine hocalık yapmış ve hatta Halife Abdülmelik b. Mervan da öğrencileri arasında bulunmuştur. Hypatia gibi Umm al-Darda da dönemine damga vurmuş büyük âlim ve öğrenci yetiştiren hocalar olmalarına rağmen, her ikisi de daha sonra kadın olmaları dolayısı ile unutulmuşluğa terk edilmiş isimlerdir.

Kur’an’ın ilk kayıtları bir kadına teslim ediliyor: Hz. Hafza

İslam dininin ilk kaynağı Kur’an, bilindiği gibi, parşömen kâğıdı ve hayvan kemiklerine yazılmaktaydı ve bu kayıtların hepsi, Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafza’ya teslim edilmişti. İslam’ın en kıymetli kaynağı, bir kadının koruması altındaydı. Bilindiği gibi daha sonra bütün bu kayıtlar, Hz. Hafza’dan alınarak, Hz. Osman zamanında, altı kopya olarak, standart bir kitap hâline getirilmiş ve diğer kayıtlar ortadan kaldırılmıştır. Geçmişte, özellikle İslam âleminde kadınların ilim tahsil ve icra etmeleri hiç de zor bir durum olmadığı hâlde, özellikle Orta Çağ’dan sonra, kadınlar yavaşça ortadan kaybolmaya başlamışlardır. Fatima Al Batayahiyyah, 8. yüzyılda yaşamış Şam’da Sahih-i Buhari’yi temel alarak ders işleyen, önemli bir âlim ve müderristir. Daha sonra 12. yüzyılda yaşamış Zainab bint Kamal, dört yüz tane hadis kitabı üzerine uzmanlaşmış diğer bir âlim ve müderris iken, Fatimah bint Muhammad al Samarqandi de, yine 12. yüzyıl önemli âlim ve müderrislerinden olup, fetva verme konusunda, kendisi gibi bir âlim olan kocasından daha öne geçmiştir.

Batı’da, 16. yüzyılda, kadınların insan olup olmadığının tartışıldığı dönemlerden sonra, erkeklere kendi aralarında eşit haklar verilmesi konusu ancak 19 ve 20. yüzyılda gündeme gelmeye başlayabilmiştir. Kendisi de tefsirci olan Kaliforniya Berkeley Üniversitesi öğretim üyesi Aisha Bewley’in iddiasına göre, kolonyal güçler, Batı’da yaygın olan bu görüşlerini, hegemonyalarına aldıkları İslam ülkelerine de empoze etmiş ve böylece kadınların camilerden dışlanmasına sebep olmuşlardır.

Aydınlanma ile kurulan bilim akademileri ve kadınlar

Aydınlanma ile Avrupa’da, hâlâ hayatta olan, üç tane bilim akademisi kurulmuştur. Bunlardan en eskisi 1660 yılında Londra’da, diğeri 1666 yılında Paris’te, bir diğeri de 1700 yılında Berlin’de hayata geçmiştir. Bu akademilere kadınlar daha önce müracaat ettikleri hâlde kabul edilmemiş, ancak kuruluşundan 313 yıl sonra, 1979 yılında, ilk defa Fransa’daki akademiye bir matematikçi olan Yvonne Choquet-Bruhat bir kadın olarak kabul edilmiştir.

1700 yılında kurulan Berlin Akademisi’ne, astronom olan Maria Winkelmann, 1710 yılında, kocası hasta yatağında yatarken, yaptığı astronomik gözlemleri onun adına yayımladığı ve kocasının ölümü üzerine akademiye kayıt olmak için müracaat ettiği hâlde kabul edilmemiştir. Akademi’nin başkanı olan Leibniz, Winkelman’ın çalışmalarını bildiği ve kabulünü istemesine rağmen diğer üyeler, akademiye kadın alınmasına itiraz etmişlerdir. Üstelik o dönem bir kadın astronom olmak, çok da yadırganacak bir durum değildir. Astronomların yüzde on dördü kadındır.

Winkelman’in akademiye müracaatından tam 230 yıl sonra, Berlin Akademisi’ne 1940 yılında, Otto Hahn ile yaptığı nükleer füsyon çalışmaları ile tanınan Lise Meitner, ancak iletişim içinde olunacak bilim kadını olarak kabul edilmiştir.

On iki çocuklu fizikçi kadın: Laura Bassi

18. yüzyıl ilginç bilim kadınlarından birisi de fizikçi Laura Bassi’dir. Bassi, 1732 yılında, o zaman gelenek olan Latince sınavını verdikten sonra, Papa tarafından Bologna Üniversitesi’ne hoca olarak atanır. Kadınların üniversite eğitimine katılmasının bile kabul edilmediği bir zamanda Bassi, üniversiteye profesör olarak atanan ilk kadın olma unvanını aldığı gibi, aynı yıl üniversitenin, bilim enstitüsüne de seçilmiştir. Meslektaşları tarafından olağanüstü zeki bir kadın olarak değerlendirilen Bassi, Newton fiziğinin İtalya’da yaygınlaşmasına ve elektrik konusunda deneysel çalışmalara öncülük etmiştir. Bassi’nin ilim alanındaki bu sıra dışı durumunun yanında, on iki çocuğunun olması da, önemli bir durum olarak kayda geçmektedir. Yalnız o zamanlar ebeveyn ve çocuk ilişkisi şimdiki gibi olmadığı, çocuklar doğunca sütanneye verildiği, ancak yedi yaşına geldiğinde eve geldikleri, hele erkek çocukların bu yaşta yatılı okula verildiği göz önünde bulundurularak, Bassi’nin on iki çocuğa sahip olmuş olabileceği düşünülmektedir.

Ancak o dönemde ilimle uğraşan erkekler, genelde evlenmiyor, kendilerini tamamen ilme adıyorlardı. Aynı din adamlığı gibi ilim ile uğraşmak da evlilik dışı bir alan olarak değerlendiriliyordu. O devrin bilim insanlarından olan Francis Bacon, eş ve çocuğu, yapılacak büyük yatırımın önünde engel olarak değerlendiriyordu.

Erkeklerin evlenmeyi bile reddederek, bütün vakitlerini ilme adadıkları bir dönemde, Bassi’nin, on iki çocuklu bir anne ve kadın olması dolayısı ile engellenen bir kişi olarak, başarılı bir şekilde işini sürdürmesi ilginç bir durumdur.

Sonradan astronom olan Sindrella: Caroline Herschel

Caroline Herschel Hannover’de yaşayan bir ailenin kızıdır ve ailenin her türlü işine koşturmaktadır. Abisi William, 1772 yılında İngiltere’ye gittiğinde Caroline’i ev işlerini yapsın diye yanında götürmüştür. O yüzden Caroline kendini “ailenin Sindrellası” olarak tanımlamaktadır. Kilisede piyanist olarak çalışan abisi William’a eşlik ederken şarkı ve ilahi söyleme konusunda uzmanlaşır. Abisi daha sonra astronomi alanına yönelince, Caroline de onu takip eder. Parlak bir astronom olan Caroline, uzayda nebulalar, yıldız kümeleri bulmuştur. Kuyruklu yıldızı bulan ilk kadındır ve hayatı boyunca 8 kuyruklu yıldız bulmuştur. Çalışmaları, Londra’daki bilim akademisi tarafından yayımlanmış ilk bilim kadınıdır. Aynı zamanda yaptığı çalışmalara karşılık belirli bir ödeme alan ilk bilim kadını unvanını da taşımaktadır.

İlim için ülkesini terk eden kadın: Sofya Kovalevskaya

Bir matematikçi olan Sofya Kovalevskaya, Rusya’da bir kadın olarak okumasına ve bir erkeğin himayesinde olmadan seyahatine de izin verilmediği için, 1870 yılında, kâğıt üzerinde evlilik yapıp Heidelberg’e matematik okumaya gider. Daha sonra doktorasını Berlin’de Profesör Weierstrass’ın yanında yapar ama üniversite bir kadına doktora derecesi vermediği için, analiz, diferansiyal denklemler ve mekanik alanında bilime önemli katkılarda bulunan Kovalevskaya’ya, Göttingen Üniversitesi 1974 yılında doktora payesini verir.

Avrupa’daki üniversiteler kadın olduğu için öğretim kadrosuna almayınca, geri Rusya’ya dönen Kovalevskaya, epey bir aradan sonra 1884 yılında, İsveç’te Stockholm Üniversitesi’ne profesör olarak atanır. Böylece kuzey Avrupa’da ilk defa üniversiteye tam zamanlı atanan profesör olma unvanını kazanmıştır.

İlk Nobel ödülünü kazanan kadın: Marie Cürie

Polonya doğumlu olan Marie Curie, 1870 yılında matematik ve fizik alanında öğrenimini devam ettirmek için Paris’e gider ve orada karşılaştığı Pierre Curie ile evlenir. Aynı Winkelman durumunda olduğu gibi, Marie Curie de birçok çalışmasını ancak kocası üzerinden yürütebilmiştir. Radyasyon konusundaki ortak çalışmaları, onlara 1903 yılında Nobel Ödülü kazandırır ama kocasının ölümünden sonra çalışmalarını devam ettiren Marie Curie, 1911 yılında Nobel ödülünü bu sefer tek başına kazanmıştır.

Günümüzde akademide kadın

Tarihte, hem İslam âleminde, hem de dünyanın diğer bölgelerinde, ilim alanında başarılı çalışmalar yapmış daha binlerce kadın bulunmakla birlikte, günümüzde kadınların pozitif bilimlere, özellikle matematik ve fiziğe yatkın olmadıklarına dair önyargılar bulunuyor ve buna kadınların kendisi de inandırılıyor.

Yalnız tarihte bilim alanında çalışan kadınlara dikkatle bakıldığında, hemen hepsinin ilim ile uğraşan, ya da üst seviyelerdeki ailelerden geldikleri görülüyor. Gerçi bu durum, o zamanlar, erkekler için de geçerlidir.

Modernizmden sonra eğitimin genel ve mecburi hâle gelmesi ile ilme herkes ulaşabilmeye başlamış ve bilim ile uğraşma eskisi kadar bir sınıf meselesi olmaktan çıkmıştır. Yine de kadınlar diğer alanlarda olduğu gibi eğitimden de, erkekler kadar yararlanamıyorlar. Bunun için toplumsal fırsat eşitliği çalışmaları yapılsa bile, diğer taraftan modern rol dayatmaları, çocukluktan kız ve erkek çocuklarını belirli rollere hazırlıyor.

Çalışma hayatında, birçok alanda, kadın çalışan oranı düşük olmakla beraber, akademik dünyada bu oran, diğer alanlara göre daha da düşüktür. Akademik alanın çeşidine göre, kadınların asistan olarak oranı yüzde 25-44 arası iken, profesör olarak oranları ise, yüzde 7-16 arası değişir. Bu oranlar İskandinav ülkelerinde daha fazla iken diğer ülkelerde göreceli olarak azalır. Bunun Avrupa ortalaması yüzde 15 civarı iken, Türkiye’deki oran ise, dünya ortalamasının çok üzerinde olup yüzde 29.5’tur.

Özellikle merdivenin yukarılarına doğru tırmandıkça kadın oranı iyice azalıyor. Bunda hiyerarşik ayrımcılığın önemli rolü var. Kadınların üzerinde cam tavanlar hâlâ çok güçlü bir şekilde durmakta olup kadınların bu engelleri sadece kendi çabaları ile aşmaları imkânsız görünüyor.

Emel Topçu, “Tarihin Tozları Arasından Bilim Kadını Aramak”, Bilimevi Kadın dergisi, Yıl: 2018, Sayı: 4 (Ocak-Şubat-Mart).

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2018, 17:52
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20