Zira Aydınlanma düşünürleri skolastik Hıristiyan öğretisine karşı aklın tarafında yer almışlardır. Akıl her şeyin ölçüsü ve belirleyicisi olarak görülmeye başlanmıştır.
İlk dönem psikologları da kendilerine zihni konu edinmişlerdir. Hatta psikoloji; zihni ve işlevlerini inceleyen bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Bütün bu süreç sonunda bilinç alanına sıkışan insanı bu dar boğazdan çıkarmak için arayışlar başlamış; Freud “bilinçdışı” kavramı ile psikolojiye yeni bir soluk getirmiştir. Freud, insan davranışlarında bilinçdışı alanın, önemli bir belirleyici olduğunu ifade etmiş ve onu biyolojik kökenli psişik dürtülerle ilişkilendirmiştir. Şehvet ve öfke gibi bastırılan dürtülerin psikolojik rahatsızlıkların temelinde yatan etken olduğunu savunmuştur. Hıristiyanlıktaki “günahkâr insan” inancıyla da uyumlu olacak şekilde insanın kötümser tabiatına vurgu yapmıştır. Toplum tarafından bastırılan bu dürtülerin egonun da yardımıyla serbest bırakılması istemiştir. Sonuçta Freud’un mimarı oldu psikanalizm, insanı, bilincin dar alanından bir nebze de olsa çıkarsa bile psişik dürtülerle ilişkilendirilen biliçdışı alana hapsetmiş; insanı nefs-i emmarenin hizmetkarı haline getirmiştir. Psikanalizm, alt bilinçdışı ile yani bilinçaltı ile meşgul olmuş, insana üst âlemlerin kapılarını açan tecrübe ve deneyimleri ise bir yanılsama olarak görmüştür.





