Her devrin hastalığı: Kaht-ı ricâl yahut adam kıtlığı

"Ulemanın düşüncelerine değer verdiği için “Huzur” derslerini âdet hâline getirtir. Sabah namazlarını kıyafet değiştirerek Ayasofya’da kılmayı çok sever. Halkın arasına karışmak ona göre hükümdarlığın görevlerindendir." İsmail Güleç yazdı.

Her devrin hastalığı: Kaht-ı ricâl yahut adam kıtlığı

Yaşayanlarca aslından intizamı bozulmuş ve mukaddemâ çivisi çıkmış bir dünya olarak tarif edilen 18. asrın padişahlarından biri de III. Mustafa’dır (1717-1774).

III. Ahmed’in ve Mihrişah Sultan’ın oğlu olan III. Mustafa, Lâle Devri’nin ilk yılında doğmuş, bu renkli ortamın yenilikçi ve farklı havası içinde büyümüş. İyi bir eğitim alan ve iyi bir insan olan III. Mustafa kaynaklarda kabiliyetli, basiretli, ferasetli ve temyiz kabiliyeti olan, devlet işlerine elinden geldiği kadarı ile samimiyetle sarılan, iyi kalpli, merhametli, hayırsever ve cömert bir kişiliğe sahip olarak anlatılır. Gelenek ve âdetlere bağlı, adil, düzenli ve tutumlu olan III. Mustafa konuştuğunda kendisini dinletecek kadar -istersen dinleme adam sultan- güzel konuşurmuş. Yazdığında görenlerin takdir edecekleri kadar da iyi yazarmış. Çünkü o aynı zamanda bir hattat imiş.

Patrona Halil isyan edip III. Ahmed’i tahttan indirince uzunca bir dönem, tam yirmi yedi yıl Topkapı Sarayı’nda kendisine tahsis edilen birkaç odada yaşar. Amcasının oğlu III. Osman’ın vefatıyla 40 yaşında iken tahta geçer.

Geçer ama karşılaştığı manzara hiç de hoş değildir. Uzunca bir süredir savaş olmamasına rağmen ekonomi kötü durumdadır. Batı almış başını giderken Osmanlı mülkünde saat durmuş gibidir. Ne gelişmeler istenilen düzeydedir ne de halk mutludur. III. Mustafa hem şanssızdır hem şanslı. Şanssızlığı her tarafıyla yenilenmeye çalışan ancak bunun nasıl olacağını bilmeyen bir kadro ile çalışacak olması ve kasası boş bir devletin başında olmasıdır. Şansı ise Koca Ragıp Paşa (ö. 1763) gibi deneyimli ve zeki bir sadrazamının olmasıdır.

Bu gayretli sultan, saltanatının ilk yıllarında sadrazamının da gayretiyle ülkeyi savaşlara sokmaz ve kimi ıslahatlarda bulunur. Tasarruf tedbirleri uygular. Öyle ki bu cömert padişahın adı, cimri padişaha çıkar. Öte yandan halkı rahatlatmak için vergileri yarı yarıya düşürür. Topçu birliklerini düzeltmeye çalışır, Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun’u kurar.

Ulemanın düşüncelerine değer verdiği için “Huzur” derslerini âdet hâline getirtir. Sabah namazlarını kıyafet değiştirerek Ayasofya’da kılmayı çok sever. Halkın arasına karışmak ona göre hükümdarların görevlerindendir.

Ancak bu iyi niyetli ve gayretli sultanın çabaları mukarrer akıbeti değiştirmeye yetmeyecektir. Yaşadığı ilk deprem sadrazamı Koca Ragıp Paşa’nın 1763’te vefat etmesi olur. Ardından ikinci büyük deprem gelir. 1766’da neredeyse tüm binaları ya yıkan ya da hasar veren büyük İstanbul depremi olur. Büyük masraflara yol açar deprem ve şehrin eski hâline kavuşması epey bir vakit alır.

Tam depremin tesiri ve hasarı telafi edilmişken bu sefer üçüncü deprem gelir ve bunun altından kalkamaz. 1768’de Ruslarla yapılan savaşta ordu büyük bir bozguna uğrar, Kırım kaybedilir. Ruslar, Dobruca’ya kadar inip âdeta katliam yapar gibi Türk halkını öldürünce önce felç olur sonra daha fazla dayanamayıp kederinden 1774 yılının başında vefat eder ve kendi yaptırdığı Laleli’deki türbeye defnedilir.

“Sebkatî” mahlasıyla şiirler yazardı

Şiir de yazan III. Mustafa’nın hemen her devirde dillerde pelesenk olmuş bir dörtlüğü vardır. Bu dörtlüğü değerli ve önemli kılan şey acı bir gerçeğin bir padişah tarafından tespit edilmiş olmasıdır. “Cihangîr” mahlasıyla yazdığı şiirlerde de bu dörtlükte terennüm ettiği çaresizliği ve umutsuzluğu görmek mümkün. Neredeyse devletin yıkılmak üzere olduğunu düşünüyor insan onun şiirlerini okuyunca. Devlet elleri arasından kayıp giderken hiçbir şey yapamamanın verdiği üzüntü ve kahır var, onun sözlerinde.

Sultanı ümitsizliğe düşüren şeylerden birincisi, devrindeki yetişmiş, tecrübeli adam kıtlığıdır. Tahta geçtiğinde gördüğü manzara onu ürkütür. Devleti için birçok şey yapmak istemektedir ama bunları yaptırabileceği adamları bulmakta sıkıntı çeker ve henüz bir yıllık sultan iken şu meşhur dörtlüğü söyler:

Kıt’a

Yıkılıptır şu cihân sanma ki bizde düzele,
Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele,
Şimdi ebvâb-ı saadetde gezen hep hezele,
İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lemyezel’e.

“Kimsenin düzeltemediği yıkılası şu dünyayı biz mi düzelteceğiz? Alçak felek devleti, saadeti, zenginliği hep müptezellere vermiş. Saadet kapısının önü yani sarayda iş peşinde koşanlar, makam mevki isteyenlerin hepsi ayak takımı, alçak, basit kimseler. Hâl böyle olunca da bizim işimiz Allah’ın merhametine kaldı. Eğer o merhamet ederse kurtuluruz ancak.”

Gördünüz, sultanımız havlu atmış ve işlerin düzeleceğinden pek umutlu değil. İşimiz Allah’a kaldı diyor şiirinde. Ancak bilge bir devlet adamı olduğu kadar hakîm bir şair de olan tecrübeli sadrazamı Koca Ragıp Paşa, sultan kadar umutsuz değil. O yapılacak bir şeyler olduğunu düşünüyor olmalı ki padişahı içine düştüğü umutsuzluk girdabından kurtaracak ve moral verecek şu dörtlüğü nazire olarak söyler.

Niceler almada kâmın bu cihânda tiz ele,
Feleğin devri mutâbık yine bezm-i ezele.
Sanma ey dil ki saâdet bula bir dem hezele,

Virdi Hallâk-ı cihân, mübtezeli mübtezele.

“Nice Âdemoğlu bu dünyada arzusuna, emeline çabucak ulaşıyor olabilir, bunda şaşılacak bir şey yok çünkü felek elest bezminde ne yazıldıysa ona uygun bir şekilde dönüyor. Ey gönül, adi heriflerin sen bir dakika olsun mutlu olacaklarını düşünme. Çünkü dünyayı yaratan Allah, adi heriflerin karşısına kendileri gibi adileri çıkarırır ve onların mutluluklarını bozar.

Sultan zenginliğin ve saadetin hep adilere verilmesinden şikayet ediyordu. Ragıp Paşa bu duruma üzülmemesini, bunun ezelde yazılmış hükmün tahakkuku olduğunu ve böyle adamların arzularına ulaşsalar bile mutlu olamayacaklarını söyler. Ve dinsizin hakkından imansızın geldiği gibi müptezellerin hakkından da bir başka müptezelin geleceğini ve üzülmemesini söyler. Âdeta bunun normal olduğunu, kendisinin bunlara takılmadan işine, gücüne bakmasını tavsiye eder. Nitekim ikisi bir olur sadrazam vefat edene kadar devlet için çalışırlar.

Hüseyin Gönel, Koca Ragıp Paşa’dan başka dört kişinin beş nazire yazdığını anlatır makalesinde. Belki henüz tespit edilmemiş nazireler de vardır. Eğer yoksa bu da yedincisi olsun:

Dünya hâli bu sultanım, sanma bir gün düzele,
Adet-i kadîmdir bazen başa geçer hezele.
İşler eğer kaldıysa kalleş ile müptezele,
Yüz sürüp yalvaralım padişah-ı Lem-yezele.

Allah adam kıtlığı çektirmesin ve hezele takımını kendi dertleriyle meşgul etsin.

İsmail Güleç

Makas Dergisi, Aralık- Ocak, 11. Sayı

Güncelleme Tarihi: 23 Aralık 2019, 10:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26