banner17

Deliler: Korku bile onlardan korkardı

Delilerin en sık kullandıkları slogan “Yazılan gelir başa” idi. Yaptıkları iş gereği kadere iman ve tevekkül onlar için çok önemli iki kavramdı. İsmail Güleç yazdı.

Deliler: Korku bile onlardan korkardı

Deliler ismini son zamanda gösterime giren bir film sayesinde sıkça duymaya başladık. Böylece tarihimizin pek bilinmeyen bir yönünü de öğrenmiş olduk. Deliler 15. yüzyılın sonlarında Fatih döneminde Rumeli’de kurulmuş hafif süvari birliği. Kelimenin aslı bir rivayete göre “delil”, bir başka rivayete göre “dilir” iken zamanla hiçbir akıllı insanın yapmaya cesaret edemeyecekleri işleri yaptıklarından dolayı halk bunları deli diye çağırır olmuş.

Halkın, sonsuz bir cesaret ve görülmemiş bir kahramanlık gösteren bu askerlere deli demesi onları tahfif için değil, bilakis bir hayranlığın ifadesi ve yüceltmek içindi. Osmanlı ordusu iki kısımdan oluşuyordu. İlki maaşlı askerlerden oluşan ve merkezlerde yaşayan kapıkulu askerleri, diğeri de sayıca ilkinden çok fazla olan tımarlı denilen yerel askerler veya eyalet askerleri. Eyalet askerleri de kendi içinde birtakım sınıflara ayrılıyordu. Piyadelerine yaya, süvarilerine de müsellem deniliyordu. Bunlar savaşlarda daha çok kapıkullarına lojistik destek verirlerdi. Bunların en keskin muhariplerini ise öncüler oluşturuyordu. Serhat kulu da denilen bu öncüler arasında akıncılar, azap askerleri, beşliler, gönüllüler gibi her birinin kendine has vazifesi özel birliklerden biri idi ve onların aralarında müstesna bir yere sahipti. Bunlar seferde ordunun önünde giderler, savaş sırasında gözlerini budaktan sakınmayarak düşman saflarını yarar, taburlarını deler, canlı esirler alarak onlardan düşman hakkında bilgi alırlardı. Peki, deli olmak kolay mı?

Bugünün bordo berelileri gibi devirlerinde düşmana korku salan ve en olmayacak işleri yapabilen deliler özel olarak seçilir, eğitilir ve birden fazla silahı çok ustaca kullanırlardı. Başlangıçta sadece Rumeli’de ve sınır beyliklerinde kullanılan deliler Türk asıllı olabildikleri gibi Slav, Boşnak, Arnavut, Hırvat ve Sırp gibi yerli halkların özellikle iri yarı, cesur gençlerinden de seçilebilirlerdi. Deli askeri olmak isteyen bir genç önce “zobu” adıyla bir deli ocağına girer, ciddi bir eğitimin ardından iyi bir asker olarak yetişirdi. Sadece savaşmayı değil deli olmanın usul ve kaidelerini de öğrenirdi. Hazır hâle geldiğinde düzenlenen bir törenle de deli askeri olurdu. Deli askeri olmaya hazır yiğit, delibaşının ve delilerin huzurunda dine ve devlete hizmet edeceğine, hiçbir kavgadan geri dönmeyeceğine dair yemin ederdi.

Yeminin ardından dualarla başına deli kalpağı giydirilir ve “ağa çırağı” olarak deftere kaydedilirdi. Verdiği sözü tutmayan, ocak kurallarına uygun hareket etmeyen deli, başından kalpağı alınıp keçe külâh giydirilerek teşhir edildikten sonra ocaktan kovulurdu. Deli olmak sadece düşmanla değil, nefsin heva ve arzularına karsı da cesurca savaşmak demekti. Yazılmamış kurallara uymak ise geleneğin devamı için önemli idi. Deliler, görünüşleriyle de yeniçerilerden ayrılırdı. Yeniçerilerdeki düzenli üniformaların yerini görenleri ürküten ve dehşete düşüren kıyafetler almıştı. Hepsi boylu boslu, çevik ve hemen hemen aynı yaşta gençlerdi. Özellikle avlanması zor olan benekli sırtlan, pars, kurt gibi vahşi hayvanların postlarından yapılmış ve üzerine kartal tüyleri takılmış elbiseler giyerlerdi. Şalvarları da kurt veya ayı derisindendi. Ayaklarına sivri burunlu, yüksek ökçeli, çıkrık mahmuzlu “serhadlik” denilen çizme giyerlerdi. Silah olarak eğri pala, tekne kalkan, kostaniçe denilen orta uzunlukta mızrak, kılıç, balta ve bozdoğan kullanırlar, kalkanlarını kus tüyleriyle süslerlerdi. Merasimlerde ise içlerinden ikisi, sırtlarında iki büyük kanat taşırlardı.

Kıyafetleri garip olmasına karşın oldukça temizdi. Sadece kendilerinin değil, bindikleri atların örtüsü de arslan, kaplan, kurt gibi hayvanların derisinden idi. Öncülerin hiçbiri korku nedir bilmezdi. Ama bunların içinde delilerin özel bir yeri vardı. Çünkü onlar ecel ile dalga geçerler, korku nedir bilmezlerdi. Düşmanın sayısı ne kadar olursa olsun, akıllarından ve gönüllerinden bir anlık da olsa korkunun k’sı geçmezdi. Çünkü korku onlardan korkardı. Bu ocağı diğerlerinden ayıran bir başka özellik Hz. Ömer’i pir olarak kabul etmeleriydi. Kendilerini Hz. Ömer’e nispet ederler ve “Kalpaklarımız Emîrü’l-mü’minîn Hz. Ömer’in çizmesinin koncuğudur, ocağımız müsârünileyh efendimize mensuptur.” derlerdi. Hz. Ömer de Müslüman olduğunda Müslümanların sayısının azlığına bakmadan müşriklere saldırmak istemiş, Hz. Peygamber (sas) tarafından zorlukla durdurulmuştu. Deliler çok iyi yetişmiş askerlerdi ve savaşmayı çok iyi bilirlerdi. İyi bir savaşçı olabilmek için gereken akıl ve güce sahiptiler ve düşmanlarının bile hayranlığını kazanırlardı.

Bir İngiliz elçinin Rus süvarilerinden dinlediğine göre; eğitimli atlarına tam hâkim olan deli süvarilerinin engebeli arazide gösterdikleri başarılara düşmanlarını hayran bırakmıştır. Şehirden ellerindeki mızraklarını havaya atıp tekrar tutarak hızlı atları üzerinde uçan kus sürüleri gibi çıkıp ovaya yayıldıkları, bu hücumları sırasında aşırı süratlerinden dolayı bazen baslarındaki yüksek ve tüylü kalpaklarının havaya fırladığı, geniş yenleriyle güzel atlarının kuyruklarının rüzgârda uçtuğu, her bir delinin mızrağıyla bir veya birkaç düşman öldürdüğü büyük bir hayranlıkla anlatılır. Genellikle vur kaç savaşı yapan delilerin bir anda durup yıldırım gibi bir çark hareketiyle atlarının boynuna sarılarak geri çekilmeleri ve aynı hızla dağılmaları değme süvarilerin yapabileceği işler değildi.

Delilerin en sık kullandıkları slogan “Yazılan gelir başa” idi. Yaptıkları iş gereği kadere iman ve tevekkül onlar için çok önemli iki kavramdı. “Yazılan gelir başa” düsturunu prensip edinmeleri ve zikir gibi tekrarlamaları onların cesaretini artırır, Allah’a olan inançlarını ve güvenlerini pekiştirirdi. Yeniçerilerin başına gelenler “yazılan gelir başa” diyen delilerin başına da geldi. Geldi mi yoksa kendileri mi getirdi orası biraz şüpheli. Çünkü 16. yüzyılda önemli hizmetlere imza atan bu teşkilat 17. yüzyıldan itibaren bozulmaya başlamıştı. Önce kıyafetleri değişti, sonra adetleri. İlk başlarda sultana bağlı iken sonraları vezirlerin de maiyetine girmeye başladılar.

Maiyetinde bulundukları vezir, beylerbeyi veya beylerin görevden alınması, ölmesi veya delilerin onların yanından ayrılmaları, başsız ve issiz güçsüz kalmalarına sebep olurdu. Dolayısıyla yeni bir kapı buluncaya kadar toplu hâlde millete zarar verirlerdi. Köylere saldırır, bedavadan kendilerini ve atlarını besletirlerdi. Kendilerine karsı çıkanları öldürdükleri de olurdu. Halktan “gelgeç akçesi” toplarlardı. Halkı bezdiren bu davranışları ve eşkıyalıkları sonlarının gelmelerini hızlandırdı ve 1829 yılında ortadan kaldırıldılar. Ama biz onları hep ilk hâlleriyle hatırlıyoruz.

Ya filmdeki deliler? Her şeyden önce sunu unutmamamız lazım. Bu bir film. Senaristler birtakım tasarruflarda bulunabilirler. Onlar deliler hakkında belgesel çekmiyorlar, bir sinema filmi çekiyorlar. Dolayısıyla biraz abartı ve farklılık olması normal karşılanmalı. Filmde en farklı husus tasavvufun için işine sokulmuş olması. Baba Sultan ve müritleri olarak sunulan deliler bize erken dönem Balkanların fethinde görev almış Otman Baba, Demir Baba gibi hem savaşçı hem dervişleri hatırlatıyor. Olaylar Fatih döneminde ve Balkanlarda geçtiği için de izleyici ister istemez bu iki grup arasında ilişki kuruyor. Bu ilişki kurulduktan sonra da eleştiriler başlıyor. Deliler Fatih döneminde kurulduğu için Fatih’le ilişki kurulmasında ters bir durum yok. Baba Sultan figürü olması ve görüşmesi de örnekleri görülen durumlar. Kaldı ki o dönemlerde Ortodoks tarikatlar o dönemlerde henüz müesseseleşmemişti. Başka bir seçeneği yoktu senaristin.

Bu dervişler için kılıç kullanmanın tespih çekmekten farkı yoktu. İkisi ile zikir çekebilirler. İlla bir farklılık olacaksa şamanistik etkinin biraz abartılması örnek gösterilebilir. Vücutlarını boyamaları, okla vurulan Torkun’un iyileştirme sahnesi yapılan ayin, aynalı kolyeler üzerinden rabıta sağlanması, deniz üzerinde at sürmeler filmi daha izlenir kılmak için delilere de yakışan fantastik unsurlar.

Söyler misiniz lütfen, sıradan birer derviş veya asker olsalardı böyle dikkat çekerler miydi? Bazı tarihçiler filmi bu yönden eleştirebilirler ama bence filme haksızlık ederler. Bu film ve senaristlerin muhayyilesine dizgin vurmak bizim isimiz ve görevimiz değil.

İsmail Güleç, “Deliler: Korku onlardan korkardı”, MAKAS dergisi, Aralık-Ocak 2019, sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2019, 20:14
YORUM EKLE
YORUMLAR
Bahattin BUKSU
Bahattin BUKSU - 1 hafta Önce

Teşekkürler güzel bir makale olmuş. Bu kitabı alıp okumak artık şart oldu

banner19

banner13

banner20