Debbağhâneden tabakhâneye dericiliğin uzun hikâyesi

Türklerin göçebe yaşaması; hayvancılıkla uğraşmaları ve İslâm’ın kitaba atfettiği anlam dolayısıyla ciltçiliğin önemi Müslüman Türk toplumlarında dericiliğin gelişmesinde büyük rol üstlenmiş gözükmektedir. Hikmet Kızıl yazdı.

Debbağhâneden tabakhâneye dericiliğin uzun hikâyesi

Deri kelimesi "saray" anlamına gelen derbârın hafifletilmiş şeklidir.

Deriye dayalı üretim insanın tarihi kadar eskidir. Yeryüzünde ilk debbağhaneler ile ilgili bilgiler MÖ Mısır’da yapılan arkeolojik kazılar neticesi elde edilebilmiştir.

İnsanlar arasında deriden mamül eşyalar iktisadi ve sosyal hayatta bir üstünlük göstergesi olmuş, dericilik sanatı pek çok insanın geçim kaynağı haline gelmiştir.

Her geçen dönemde gelişerek yaygınlaşan tabaklama, boyama ve deri işletmeciliği İslam dünyasında da önemli bir sanayi kolu olarak gelişmiş çok işleri seviyeye ulaşmıştı.

İstanbul debbağhanelerinin  ilk tesis edileni; Fatih Sultan Mehmed Hân’ın İstanbul’un fethini müteâkip Ayasofya-ı Kebir Camii’ne vakf olmak üzere Yedikule dışında yaptırdığı sekiz yeniçeri meydanı, otuz üç selhhâne ile üç yüz altmış adet debbağhane binası idi. Fatih Sultan Mehmed kurduğu debbağhanelere İstanbul merkezinde kesilen hayvan derilerini tahsis etmiştir.

Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre; İstanbul’daki mevcut debbağhaneler yedi yüz adet olup çalışanları usta, kalfa ve çırak olarak üç bin kişiden oluşmaktaydı. Pirlerinin Zeyd Hindi olduğunu söyleyen Evliya Çelebi, Anadolu debbağlarının piri olarak Ahi Evran’ı zikretmektedir.

Debbağhaneler, bol suya ihtiyaçları olduğundan deniz kenarlarında veya akarsu kenarında tesis edilirdi. Akarsuların şehir girişlerinde debbağhane kurulması, şehir suyunu bozduğu ve kötü koku yaydığı için yasaklanmıştı. Şayet kurulmuşsa bu debbağhaneler, kaldırılarak akarsuyun şehir çıkışı istikâmetine naklettirilirdi.

Bütün Türk topluluklarında deri işçiliği ilerlemiş bir sanayi dalı olarak görülür. Büyük bir ihtiyaç şeklinde ortaya çıkan deri kullanımı, dericiliğin yanı sıra hayvancılığın da gelişip yaygınlaşmasına yol açmıştır.

Temel giyim eşyaları deriden yapılırdı

Hayvancılıkla uğraşan eski Türk topluluklarının giyim eşyası yün, deri ve kürk mamullerinden oluşmaktaydı. Orta Asya Türklerinin özellikle atlı yolculuğa çıkacakları zaman deri pantolon giydikleri bilinmektedir; bu durum, hayatlarının büyük kısmı at sırtında geçen Türkler için deri ve deri işçiliğinin önemini gösterir.

Deri ve deri mamulleri üretim tekniğinin ileri bir seviyeye ulaştığı Ortaçağ İslam dünyasının çarşılarında bu tür eşyanın sergilendiği birçok dükkân bulunurdu. Elbise, ayakkabı ve tutum gibi şeylerin yanında derinin en çok kullanıldığı alanlardan biri de ciltçilikti.

Çeşitli araştırmalar, Anadolu'da debbağlık ve deri işçiliğinin ilk gelişen meslek ve bunu başlatan kişinin de Ahi teşkilatının kurucusu Ahi Evran olduğunu göstermektedir. Ahi Evran'ın debbağ olmasından dolayı debbağlık, ayakkabıcılık ve saraçlık ahi teşkilatının bünyesinde önem kazanmıştı. Debbağlar, Ahilik gelenekleri sayesinde diğer esnaf loncaları üzerinde nüfuz sahibi idiler ve Anadolu debbağlarının piri sayılan Ahi Evran'ın Kırşehir'deki zaviyedârı bütün esnaf loncalarının ahi babası olarak kabul edilmekteydi.

Türklerde büyük gelişme gösteren dericilik 15. ve 16. yüzyıllarda kasabalara kadar yayılarak diğer esnaf kollarının arasında önemli bir yere sahip oldu ve özellikle İstanbul, Edirne, Kayseri, Ankara, Bursa, Manisa, Tokat ve Konya gibi şehirlerin ticari hayatına canlılık getirdi.

16. yüzyılda Pierre Belon, Türk dericiliğini ve deri işlemeciliğini överken Avrupa'daki dericilikten "yamacılık" şeklinde bahsetmektedir.

Şehir pazarlarındaki ham ve yarı mamul deri alım satımı, "ehl-i hibre" denilen bir komisyon tarafından düzenlenen narha göre yapılmaktaydı. Narh, mamullerin masrafı ile kârının hesaplanması sonucu tespit edilir ve kadı sicil defterlerine geçirilirdi. Böylece her malın kalitesine göre belirlenen fiyatlarla üretici, tüketici ve satıcı korunmaya çalışılırdı.

Debbağ esnafı üretimlerinin önemli bir kısmını düşük bir ücretle devlete verir, ancak devletin ihtiyacını karşıladıktan sonra elinde kalanı piyasaya sürebilirdi. Debbağlar, derinin savaş malzemesi olması bakımından öncelikle tersane, cebehane, tophane ve mehterhane gibi askeri kuruluşların ihtiyaçlarını karşılamak zorunda idiler.

18. asırda dericilik sanatı zirveye ulaştı

Debbağlar 18. yüzyılın ikinci yarısında sanatlarının zirvesine çıkmışlardı ve zenginlik açısından diğer esnaftan üstün idiler. Her biri iki üç katlı yüksek binalarda faaliyet gösteren debbağhanelerde bir ustanın idaresinde çırak ve kalfalardan oluşan en az on beş yirmi kişilik işçi grubu çalışır, her debbağhanenin su ile işleyen ve palamut öğütmeye yarayan bir değirmeni ile bostan kuyusu gibi kuyuları olurdu. Deriler önce bol suda iyice yıkanır, arkasından kireç kuyularına yatırılırdı. Bir müddet burada kaldıktan sonra "kaveleta" denilen özel bir bıçakla kirecin yaktığı kıllar, yağ ve et gibi kalıntılar kazınır, daha sonra deriler aralarına mazı, palamut veya güvercin, tavuk ve köpek dışkısı ufalanarak üst üste serilip bir müddet bekletildikten sonra tekrar kaveleta ile temizlenirdi.

Bu işlem derinin istenilen kaliteye ulaşmasına kadar devam ederdi. En sonunda kösele, sahtiyan meşin, maroken gibi işlenmiş deri haline getirilen ham deriler, kırılmalarını önlemek ve rahat kullanılmalarını temin etmek amacıyla don yağı, kuyruk yağı veya balık yağı ile yağlanarak yumuşatıldıktan sonra piyasanın istediği renklere boyanarak satışa sunulurdu.

Tanzimat'tan sonra Osmanlı deri sanayinde büyük bir gerileme oldu. Başlangıçta mezbahalarda kesilen hayvanların postlarını olduğu gibi alan debbağ esnafı bunların yün ve kıllarını keçeci, külahçı ve yorgancılara satarak gelir sağlardı. Debbağların tekel ve gedik sisteminin kaldırılmasından sonra bu imkândan mahrum kalmaları, yabancı tüccarların ham derileri yüksek fiyatla toplayıp dışarıya götürmeleri sebebiyle işleyecek deri bulamamaları, bulduklarını ise artan fiyatları yüzünden satın alamamaları gittikçe fakirleşmelerine ve bu sanatın gerilemesine yol açtı. Öte yandan Avrupa'da her zanaat dalında olduğu gibi debbağlığın da makineleşmesi ve Osmanlıların bu gelişmeye ayak uyduramaması gerilemeyi hızlandırdı.

Farklı zamanlarda farklı değer yargılarına konu olan; gerek insanlık ve gerekse Türk tarihindeki yeri oldukça eskilere uzanan dericilik veya diğer bir ifade ile “dibağat” bugün teknik olarak işlenen gelişmiş bir sanayi dalı olmuştur. Dericiliğin Türk toplumlarında gelişmesinde, Türklerin sahip olduğu göçebe hayatının; hayvancılıkla uğraşmış bulunmalarının ve İslâm’ın kitaba atfettiği önem dolayısıyla ciltçiliğin önem kazanmasının büyük rolü olmuş gözükmektedir. Osmanlı döneminde deri savaş malzemesi olarak kabul edilmiş olduğundan devletin izni olmadan ihraç edilmesi yasaklanmıştır. Bu nedenle debbağlar tarafından işlenen derilerin öncelikle tersane, cebehâne, tophâne ve mehterhâne gibi askeri kurumların ihtiyacının karşılanmasında kullanılmıştır.

Sanyileşme tabakhanelere darbe vurdu

Debbağlar 18. asrın ikinci yarısında gerek sanatlarını icra açısından ve gerekse zenginlik bakımından belirgin bir hale gelmişlerdir.16. asırdan itibaren Türk derilerinin Avrupa pazarlarında itibar görmesi debbağlık sanatının yeniden önem kazanmasını sağlamıştır. Ancak Tanzimat’tan sonra debbağlık sisteminde yapılan değişiklikler, Avrupa’da gelişen sanayi ve derinin ihracı gibi nedenlerden dolayı Osmanlı dericiliğinde aynı parlaklığı görmek mümkün olmamıştır. Böyle olmakla birlikte Türk toplumunda dericilik sanayii bugüne kadar varlığını koruyabilmiş, tekstil sanayindeki gelişmelere rağmen vazgeçilmez olmuştur.

Günümüzde kullanılan “tabakhane” kelimesi debbağhaneden gelmektedir.

Eskiden Safranbolu’da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek dışkısının enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş.

Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler için köpek dışkısı çok önemli bir malzemeymiş; çünkü sadece taze köpek dışkısı içinde bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri dahi kurulmuş.

Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuştur.

Hikmet Kızıl yazdı

Kaynakça:

Süleyman Ateş, Tasavvufta Fütüvvet Sülemi Fütüvvetnamesi, Ankara.

Mehmet Genç; Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

-Fütüvvet ve Ahiliğin Doğuşu.

-Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını.

-“Osmanlı Esnafı ve Sanayisi Üzerine Yapılan Çalışmalarla İlgili Genel Bir Değerlendirme” Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, cilt 1, sayı 1.

-Gediklerin Doğuşu ve Gedikli Esnaf, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını.

-Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi, İletişim yay., İstanbul 2005.

-Tanzimat Dönemine Kadar Osmanlı İstanbul’unda Dericilik, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1992.

-Türk Dericiliği 2400 Yaşında, İstanbul 2001.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Deri” maddesi, cilt 9, İstanbul 1994.

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 11:36
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Semiramis Kılınç
Semiramis Kılınç - 6 ay Önce

Çok kıymetli yazarımız Hikmet Kızıl beye teşekkür ederiz..Dericilik konusunda biz okurları bilgilendirdi..Şasirarak okudugum yazisindan dolayı jendisini tebrik ederiz..Sagolsunlar varolsunlar efendim..Emeğine yüreğine sağlık..

Şefik Karaman
Şefik Karaman - 6 ay Önce

Gayet bilgilendirici ve akıcı üstadım.
Kalemine ve yüreğine sağlık...
Kavi olsun.. Devamını dilerim

Arzu Cesur Alıcı
Arzu Cesur Alıcı - 6 ay Önce

Hikmet Kızıl kaleminize sağlık..yine bilgilendik..meşhur sözün nereye dayandığını da anlamış olduk:))

banner19

banner13