Belagat ilmini yeterince bilmemekten kaynaklanan meal hataları

"Kur’an’da teşbihler, istiareler, mecazlar, kinayeler, tevriyeler, telmihler, söz aktarımları ve daha başka birçok söz sanatı kullanılmaktadır. Belagat bilmeyenler bu sanatların geçtiği ayetlere yanlış anlamlar vermekteler ve ortaya çok farklı manalar çıkmaktadır." Dr. Mehmet Sürmeli yazdı.

Belagat ilmini yeterince bilmemekten kaynaklanan meal hataları

Meal yazarlarının çoğunun hiç belagat bilmediğini söyleyebiliriz.[1] Belagata hâkim olmak, Arap edebiyatında ihtisaslaşmanın sonunda kazanılan bir melekedir. Uzun süreli gayretin ürünüdür. Belagat bilmeyenlerin ortaya koydukları eserler hastalıklarla malüldür; okuyucuya da okuma zorluğu çektirmektedirler. Zaten doğru anlamlar verilmediği için meallerin çoğundan hiçbir şey anlaşılmamaktadır. İddiamızı ispat sadedinde herkesin bildiği bir sureden; Fil Suresi’nden örnek vermekte yarar görüyoruz. Malum, Fil Suresi’nin son ayetinde teşbih edatı vardır. Şayet bu edata anlam verilmez ise ortaya farklı anlamlar çıkabilir. İlk müfessirlerin tamamı ayetteki teşbih edatına anlam vermişlerdir.[2] Konunun iyi anlaşılması için önce ayeti hatırlayalım: “فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ” “Ve böylece (Allah) onları, (kurtlar, böcekler tarafından) yenilmiş ekin yaprakları gibi (delik deşik) yaptı.”[3] Surenin sonunda, Kâbe’ye saldıran Ebrehe’nin ordusunun akıbeti anlatılmaktadır. Teşbih edatını yok sayan meal yazarları başta Kur’an yolu mealcileri olmak üzere ayete şu anlamı vermişlerdir: “Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.” Kur’an Yolu meal yazarları hatalarını tefsirlerindeki meallerinde de düzeltmemişlerdir.[4] Teşbih edatının anlamının verilmediği bu meal, reankarnasyon çağrışımı yapmaktadır. Diyanetin bu mealine; Abdülbaki Gölpınarlı, Ali Fikri Yavuz, Ahmet Tekin, Besim Atalay, İzmirli İsmail Hakkı, İlyas Yorulmaz, Mahmut Kısa, Mustafa Çavdar, Süleymaniye Vakfı Meali, Ümit Şimşek, Hüseyin Atay, Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafa Öztürk’ün çalışmaları da eklenebilir. Bu saydığımız mealler de teşbih edatına anlam vermemişlerdir. Muhammed Esed’in meali ise sanki kelimeleri buharlaştırmıştır: “Ve onları yalnız sap dipleri kalasıya yenmiş bir ekin tarlasına benzettiler.” Bu izah klasik kaynaklardan oldukça kopuktur. Süleymaniye Vakfı meali de edattan yoksun bir anlam yüklemiş ve anlam garip hâle gelmiştir: “Sonunda Rabbin onları içleri yenmiş bitki kabuklarına çevirmişti.” Abdülbaki Gölpınarlı’nın mealinde ayetin metninden ne var acaba? “Onlar da içi boş ekin saplarına, kırılıp ezilmiş samanlara döndüler.” Bu meal yazarlarına teşbih edatını kaldırtan neden nedir? Sorusunu sormak gerekir. Elbette edatın kalkmasıyla beliğ teşbih ortaya çıkar ama durum böyle bir teşbihe müsait değildir, çünkü edat metinde gözükmektedir.

Fil Suresi’ne gelmişken burada 4. ayete verilen meallerden de bazı örnekler vereceğiz. Bir lafız nasıl bu kadar anlaşılmaz hâle getirilir bunu örnekleriyle ortaya koymak istiyoruz. Önce lafza bir bakalım: “تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجّ۪يلٍۖ” Bu ayete anlam verirken “سِجّ۪يلٍۖ” “siccil” kelimesine verilen anlamları tercihteki sıkıntı ayeti anlaşılmaz hâle getirmiştir. Ahmet Tekin’in verdiği meali bir düşünelim: “Kuşlar, onlara, belirlenmiş cezanın infazı için balçıktan dökülerek pişirilmiş taş mermiler atıyorlardı.” Böyle bir meal lafızla ne kadar bağlantılı ve okuyucu gerçekten manayı anlar mı? Faruk Beşer ise; “Hani balçıktan taşlar atıyorlardı onlara” manasını vermiştir. Meal veren Faruk Beşer Hoca böyle bir cümleyi Türkçe’de kullanmakta mıdır? İzmirli İsmail Hakkı’nın mealini anlamak oldukça zordur: “Ki onlara tuğladan yapılmış taşlar atmışlardı.” Diyanet Vakıf meali anlaşılması aklı zorlayan bir anlam yüklemiştir: “O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.” “Pişkin tuğladan yapılmış taş” ne demekse? Mustafa Öztürk’ün meali: “Onların üzerine pişmiş çamurdan taşlar atan kuş sürüleri göndermedi mi?!” şeklindedir. Milletin aklıyla alay eden Yaşar Nuri Öztürk’ün meali ise evlere şenlik: “Atıyorlardı onlara kurumuş çamurdan damgalı taş.” Akıl çalıştırılarak yazılan (!) parantezsiz bir meal ki hazırlayan kişi sağlığında bu mealle övünmüş ve diğerlerini tezyif etmiştir.[5]

Muhammed Esed ise okuyucularının Batılılar olması hasebiyle “Ebabil”i uçan varlıklar diye çevirdi ve bu ayete de şöyle ilginç bir anlam takdir etti: “Onlara önceden tesbit edilmiş taş gibi sert azap darbeleri vurdular.” Batılı insana dini kabul ettirebilmek için bu kadar zorlamaya ve metnin anlamını yok etmeye gerek mi vardı acaba? Mustafa İslamoğlu ise Esed’i taklit ederken bir önceki ayete şu meali vermiştir: “Onların üzerine katar katar bilinmeyen nitelikte uçan taşıyıcı varlıklar saldı.” Verilen mana, ufoları çağrıştırmaktadır. Mealin evveli böyle olunca ahiri de şöyle olacaktır: “Onlara taş kesilmiş balçık türü tanımlanamayan (şeyler) atıyorlardı.” Esed’in ilk okuyucuları rasyonel düşünen Batılılar, İslamoğlu’nun okuyucuları ise Türkiyeli Müslümanlar’dır. Bir meali bu kadar anlaşılmaz duruma getirmeye ne gerek vardı? Elmalılı Muhammed Hamdi’nin üzerinden aslında doğruyu yakalamak mümkündür. Onun verdiği meali paylaşalım: “Atıyorlardı onlara «siccil» den taşlar.” Ayetteki “siccil” kelimesinin sözlük anlamlarını toplayarak anlaşılmaz bir mana yerine, Taberi’deki mana üzerinden gidilebilirdi. Taberi, “siccil”i yakın gök diye nakletmiştir.[6] Taberi’den önce vefat eden İbni Vehb (ö.h: 308), Hud Suresi’nin 82. ayetinde geçen “siccil”e dünya seması, manası vermiştir.[7] Bu anlamlardan hareket ederek; “Kuşlar (Allah’ın izni ile) gökten taş yağdırıyorlardı” gibi anlaşılır bir anlam verilebilirdi. Bu ifade kültürümüzdeki “Başımıza taş yağacak” özdeyişine de uygundur. Yukarıda Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır mealinin aslından aldığımız anlamda belki de bu belirttiğimiz; “dünya seması” kastedilmiş olabilir. İlköğretim ve ortaöğretimdeki öğrenciler böyle dolambaçlı ve anlaşılmaz mealler yüzünden dini anlamakta zorlanmaktadırlar. Çocuklar bazen meali ezberlerken güçlük çekmektedirler. Ağır olan din dili mealler sayesinde daha da anlaşılmaz hâle getirilmektedir. Dilden doğan güçlük, dine karşı soğukluk doğurmaktadır. Meal hazırlayanlar biraz da bu tarafı düşünselerdi güzel olurdu.

Konu mufassal surelerden açılmışken Mesed Suresi’nden de örnek vermekte yarar görüyoruz. Yeri olmadığı için surenin arka plânı ve nüzul ortamına detaylı girmeyeceğiz. Sure Mekke’de nazil olmuştur. Konusu ise Ebu Lehep ve karısının Hz. Peygamber’e yaptıkları düşmanlıklardır. Resulullah’a; “En yakın akrabalarını (eğer iman etmeyecek olurlarsa başlarına gelecek dünyevi ve uhrevi cezalar nedeniyle) uyar”[8] ayeti gelince, Hz. Peygamber (s.a.v.), Kureyş’i Safa Tepesi’ne topladı ve onları Allah Teâlâ’ya imana davet etti. Ahireti hatırlattı. Ebu Leheb bu duruma kızdı ve “Bizi bunun için mi topladın! Tebben leke” dedi.[9] Arapça’da “tebben leke” demek; “kahrolasıca, helak olasıca, geberesice” anlamlarına gelir. “Sürekli hüsrana uğrama” anlamları da vardır. “Her türlü hayırdan mahrumiyet” manası da vardır.[10] Surenin girişinde Ebu Leheb’in, Hz. Peygamber’e yaptığı bedduaya cevap verilmiştir. Allah Teâlâ’nın, Ebu Leheb’e yaptığı bedduadır.[11] Allah Teâlâ’dan Ebû Leheb’e bir ilençtir. Meallerde, bedduanın anlama yansıması gerekir. Diyanet meali başta olmak üzere mealcilerin çoğunun tercih ettiği; “Ebû Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu.” Veya “İki eli de kurusun, kurudu da” gibi çevirilerden bir şey anlaşılmamaktadır. Çeviri o kadar yüzeysel ki “iki el” demeyi bile mealciler ihmal etmemişlerdir.

Ebu Leheb’in Bedir Savaşı’nın neticesini öğrenince kahrından öldüğünü düşünecek olursak, henüz elleri de hemen kurumamıştır! Kur’an diline vakıf olanlar iyi bilirler ki bazen mazi sigasıyla gelecek kastedilir. Burada da bu durum vardır. Buna göre çeviri yaparken; “(Asıl) Ebu Leheb kahrolsun, zaten yakında da kahrolacaktır.” Şeklinde bir anlam takdir edilmelidir. Taberî’deki; “Allah seni kahretsin zaten kahredecektir”[12] manasının meal için uygun olduğu kanaatindeyiz. Durum böyleyken Muhammed Hamdi Yazır’ın mealindeki; “Yuh oldu iki eli Ebu Leheb’in, kendi de yuh” çevirisini nasıl anlamak gerekir? Doğru bir anlam vermek mümkün mü? Bu meal nasıl garip ise Bayraktar Bayraklı’nın “Ebû Leheb'in sosyal gücü de kahrolsun, kendisi de kahrolsun!” çevirisi de oldukça moderndir. Hermenötik kokmaktadır. Ayetteki deyimle çevirinin bir ilgisi yoktur. Hz. Peygamber’in sosyal gücüne hakaret ettiği için ilahi bedduayı böyle mi aldı demeliyiz? Meallerdeki gariplikler yazmakla bitmez. Bunun nedeni hazırlayan şahısların her ayet üzerinde yoruluncaya kadar çalışmamalarıdır. Türkçe çevirideki garipliğe bir de köksüzlük eklenince durum vahimleşmektedir.

Belki deyimler ile ilgili hatalarda ele almak gerekirdi ama aynı surede olunca burada vermekte yarar görüyoruz. Ebu Leheb’in karısı ki bizim meallerimize göre cehenneme odun taşımaktadır. Biraz musavver olarak zihin jimnastiği yaparsak meseleyi daha iyi anlarız. Cehennemde ateşte odun taşımak gibi garip bir mana düşünmek zorunda bırakılıyoruz. Ayeti hatırlayalım: “وَامْرَاَتُهُۜ حَمَّالَةَ الْحَطَبِۚ” Bizim araştırmamıza göre şöyle bir anlam verilebilirdi: “Kovuculuk yapan; laf taşıyan karısı da (cehenneme Ebu Leheb ile beraber girecektir.)” Çünkü ilk müfessirlerden ve İbni Abbas’ın öğrencisi olan Mücahid (ö.h: 104) “حَمَّالَةَ الْحَطَبِۚ” ifadesine; “kovuculuk yapmak, laf taşımak” anlamı vermiştir.[13] Aynı kanaate sahip olan başka müfessirler de vardır.[14] Ebu Leheb’in karısı Ümmü Cemil, Hz. Peygamber’in yollarına dikenler döşeyerek ona acı vermek ve işkence yapmak isterdi. Belki de ayette bu yönüyle bir telmih vardır. Buna göre ise şu meal uygun olabilir: “(Peygamber’in yolllarına işkence için) dikenler döşeyen karısı da cehennemi boylayacaktır.” Tefsir kitaplarımızdaki malumat böyle bir meal vermeye uygundur.[15] Hâl böyleyken; “Karısı da! Odun hamalı olarak!”, “Ateşine odun taşıyıcı hanımı da yanında olacak.”, “Karısı da odun hamallığı yapacak” türünden verilen mealler hiç de vakıaya ve edebi üsluba uygun değildirler. Diyanet gibi bir kurumun meallerinden birindeki şu ifadeleri Türkçe bakımından insaf ehlinin hakemliğine arz ediyoruz: “Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu hâlde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).” İlginç bir çeviri değil mi? Boynundaki ipten kasıt acaba bir telmih olamaz mı? Meal yazarı bu telmihe atıfta bile bulunmamıştır. En son çıkan meallerin öncekilerin hatalarını düzeltmeleri gerekirken Faruk Beşer’in meali şöyledir: “Yakında o alevli bir ataşe yaslanacak. Karısı da öyle, hem de odun taşır hâlde.” Görüldüğü üzere önceki meal hataları düzeltilmemiş, bilakis tekrarlanmıştır. “Aleve yaslanmak” anlamı ise oldukça ilginç sayılır. Meale bu kadar lafızcı yaklaşılması, deyim ve belagatten kopuklukla alakalıdır. 

Mecaz konusuyla ilgili yapılan hatalı meal örneklerini Tevbe Suresi’nden vermek istiyoruz. Örnek ayetimiz Tevbe Suresi’nin 67. ayetidir. Bazı müfessirler ise bu ayette “müşâkele”nin[16] olduğunu söylemişlerdir. Ayet metin ve meal olarak şöyledir: “اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ” “Erkek de olsa, kadın da olsa bütün münafıklar, birbirlerin(in velileri; idarecileri, vekilleri, dostları, yardımcıları ve koruyucularıdırlar. Çünkü kişiliklerini oluşturan kaynak, aynıdır. Karakterleri, huyları, ruh yapıları birbirlerine çok benzer. Hele şu temel vasıflar, onların en belirgin özelliklerin)dendir: Kötülükleri emrederler, iyilikleri yasaklarlar ve olabildiğince cimridirler. (Hayatlarında Kur’an’a yer vermeyerek) Allah’ı unuttular, Allah da onları (dünyada) kendi hallerine terk etti. Gerçekten de münafıklar (kötülük ve ahlâksızlığı hayat tarzı edinmiş) fasıkların ta kendileridir.”[17] Biz, kendi müktesebatımız ve kaynaklardan aldığımız yardımla böyle bir meal tercih ettik. Halkımıza meal hazırlayan zevat ise ayetteki “نَسِيَ” fiiline ilk akla gelen anlamı yüklemişler ve “unutmak” diye çeviri yapmışlardır. Aynı anlamı ayete yükleyince “Allah unuttu” şeklinde bir meal ortaya çıkmıştır. Allah’ın unutacağına inanan birisi günah işlemekte sakınca görmez. Ayrıca Allah’a “unutkanlık” vermenin itikadi bir tehlike olduğunu görememişlerdir. Hâlbuki ilk tefsir çalışmalarına ve dil tefsirlerine baksalardı bu kelimenin mecazî anlamda kullanıldığını bilirler ve böyle büyük bir yanlışa düşmezlerdi.  Önce Allah’a “unutkanlık” atfeden bozuk anlamlı mealleri verelim. Bunlar; Ahmet Akgül, Abdulbaki Gölpınarlı, Ahmet Tekin, Ahmet Varol, Ali Bulaç, Ali Fikri Yavuz, Besim Atalay, Diyanetin eski, yeni ve vakıf mealleri, Bayraktar Bayraklı, Erhan Aktaş, Faruk Beşer, İsmail Hakkı İzmirli, Kadri Çelik, Muhammed Hamdi Yazır, Mehmet Akif Ersoy, Ömer Nasuhi Bilmen, Süleyman Ateş, Şaban Piriş, Yaşar Nuri Öztürk, Ahmet Didin, Mahmut Toptaş, Hasan Tahsin Feyizli, Muhammed Hamidullah’ın mealinin çevirisi, Salih Akdemir, Tuncer Namlı ve Orhan Çeker’dir. Bunlara ek olarak bazı mealler ise önce unutmak anlamını verip sonradan mecazî anlamı parantez içerisinde kullanmışlardır. Hasan Basri Çantay, Mahmut Kısa ve Hayrat Neşriyat mealleri bunlardandır.[18] Muhammed Esed; “gözden çıkarmak” anlamı verirken, birçok yerde onun kelimelerini eş anlamlılarıyla değiştiren Mustafa İslamoğlu ise “hatırlamaya değer bulmamak” manasını vermişlerdir. Aynı kelimeye klasik müfessirlerimiz; zikrini hatırlamaktan mahrum etmek,[19] dünyada kendi hallerine bırakmak,[20] tevfik ve hidayetini terk etmek,[21] lütuf ve rahmetini kesmek,[22] lütuf ve fazlından men,[23] anlamlarını vermişlerdir.  Bu ayetin yorumuyla ilgili en doyurucu açıklamayı müfessir Alauddin Ali b. Muhammed el-Hazin (ö: 741/1341) yapmış ve şöyle demiştir: “Bu ayetteki unutmayı hakiki anlamına hamletmek imkânsızdır. Allah Teâlâ hakkında nisyan (unutmak) muhaldir. Nisyan, zikrin karşıtıdır. Münafıklar Allah’ı unutunca O da onları lütfundan mahrum etti, demektir.[24]” Burada hatırlatmak istediğimiz, meal yazarlarımızın klasik kaynaklardan kopuk çalışmalarının, belagat ilmini ya bilmemekten veya göz ardı etmekten ya da işlerini ciddiye almamaktan dolayı ortaya çıkan sonucun vahametini ortaya koymaktır. Bu yazarlardan bir kısmının çok kıymetli tefsirleri vardır. Orada bu hatalarını telafi etmiş olabilirler. Unutmayalım ki her meal bir tefsirdir. Doğru anlamların meallere de yansıtılması elzemdir. Meselenin açıklığa kavuşması için sadece bu iki örnekle yetiniyoruz. Hâlbuki meallerde onlarca örnek vardır.

İstiare konusunda yapılan öyle bir hata var ki insanı cidden düşündürmektedir. Bu hata Rahman Suresi’nin 74. ayetinde yapılmıştır. Bu ayette Yüce Allah cennet ehli olan hanımları anlatmaktadır. Onların temizliğine ve iffetli oluşlarına atıf vardır. Ayet şöyledir: “لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ” bu ayetin olması gereken meali şöyledir: “O hanımlar ki daha önce ne bir insan eli değmiştir onlara, ne de bir cin.”[25] Çünkü Allah, cennet kadınlarını, oraya lâyık üstün özelliklerle yaratmış ve tertemiz, taptaze olarak eşlerine hazırlamıştır. Onlara ne insan ne cin, hiçbir kimsenin eli bile değmemiştir. “يَطْمِثْهُنَّ” şeklindeki bu muzari fiilin kökü olan “tamese”, bakireliğin yok olması, hayız ve âdet kanı anlamlarına gelir. İstiare olarak şu ifade Araplar arasında yaygındır: “Mâ tamise hâzihirravdate ehadün kablenâ. (Daha önce bu bahçeye bizden önce kimse dokunmadı.)”[26] Zaten aynı surenin 72. ayetinde bu hanımlar Ümmü Seleme annemizin bir sorusu üzerine tarif edilirken Resulullah(s.a.v.), şu cevabı vermiştir: “Ahlâken çok hayırlılar ve yüzleri de çok güzeldirler.”[27] Burada gördüğümüz; dinimizin cinsel konuları anlatırken sanatlı bir dil kullanması ve edebi her zaman gözetmesidir. Huriler cennette yaratıldıklarından dolayı, ayette onlara kimsenin dokunmadığı, tertemiz oluşları vurgulanmıştır.[28] Bu da bir görüştür. Konuyla ilgili onlarca örnek bulmak mümkündür. Klasik tefsir kaynaklarımız yeterince kelimeye açıklık getirmişlerdir. Durum böyleyken bu ayete Yaşar Nuri Öztürk şu anlamı vermiştir: “Daha önce onları ne cin kirletmiştir ne de insan.” Yaşar Nuri Öztürk’e rahmet okutacak bir meali ise tefsir hocası Süleyman Ateş vermiştir ki ilginç meali şöyledir: “Bunlardan önce onları ne insan ne de cin kanatmamıştır.” Meal, sanatları gözetmeden sadece kelime anlamı üzerinden verilmiştir. Verilen meal, özellikle hanım okuyucuları irite etmektedir. Aile ortamında ve öğrenci gruplarında ise insanların yüzlerini kızartmaktadır. Aynı hatanın Süleyman Ateş tarafından mealinin yeni baskılarında düzeltilmemesi ise ilginçtir. Bazen insanlar hatalarını düzeltmeyecek kadar akademik hiyerarşide katı tutum sergilerler. Böyle olunca da doğruyu bulmak zorlaşır.

Dr. Mehmet SÜRMELİ

Dipnot:

[1] Bu ifademizle hak sahiplerine de haklarını teslim ediyor ve kimseye zulmetmiyoruz. Tespitimiz araştırmamızın sonuçlarından dayanak almaktadır.

[2] Mukatil, Tefsir, c. III, s. 523; İbni Vehb, el-Vâdıh, c. II, s. 519; Taberî, Cami’u-l Beyan, c. XII, s. 698; Ebu-s Suud Efendi, İrşad’u-l akl’ı-s selîm, c. VIII, s. 445.

[3] Fil 105/5

[4] Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Komisyon, c. V, s. 689.

[5] Bu meali ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmek gerekir. Bizim tespitimize göre tahrif derecesinde hatalarla dolu bir mealdir.

[6] Taberi, Cami’u-l Beyan, c. XII, s. 694.

[7] İbni Vehb, el-Vâdıh, c. I, s. 368.

[8] Şuara 26/217.

[9] Mukatil, Tefsir, c. III, s. 531; Zemahşeri, Keşşaf, c. IV, s. 809.

[10] Mukatil, Tefsir, c. III, s. 531; İbni Vehb, el-Vâdıh, c. II, s. 525; Taberi, Cami’ü-l Beyan, c. XII, s. 733-734.

[11] Taberi, Cami’ü-l Beyan, c. XII, s. 733.

[12] Taberi, Cami’ü-l Beyan, c. XII, s. 733.

[13] Mücahid, Tefsir, s. 363.

[14] İbni Vehb, el-Vâdıh, c. II, s. 525; Zemahşeri, Keşşaf, c. IV, s. 810.

[15] Bak: Zemahşeri, Keşşaf, c. IV, s. 810.

[16] Âlusi, Ruh’u-l Meani, c. V, s. 322.

[17] Tevbe 9/67.

[18] Fetö terör örgütüyle iltisaklı ve fedailik yapan bazı meal yazarları vardır. Biz, onların bağlı bulunduğu örgütün Müslümanlar için taşıdıkları tehlikenin büyüklüğünden dolayı tenezzül edip burada almadık.

[19] Mukatil b. Süleyman, Tefsir,  c. II, 57.

[20] İbni Vehb, el-Vadıh, c. I, s. 320.

[21] Taberi, Cami’u-l Beyan, c. Vı, s. 411.

[22] Zemahşeri, Keşşaf, c. II, s. 278; Suyuti, Celaleyn, s. 197.

[23] Âlusi, Ruh’u-l Meani, c. V, s. 322.

[24] Hazin, Lübab’ü-t Te’vil, c. II, s. 288.

[25] Rahman 55/74. Aynı surenin 56. Ayetinde de benzeri ifadeler vardır.

[26] Isfahani, Müfredat, s.

[27] Hasan el-Basri, Tefsir, c. II, s. 312.

[28] Mukatil, Tefsir, c. III, s. 310.

Yayın Tarihi: 07 Aralık 2021 Salı 13:00
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Ersoy
Mehmet Ersoy - 2 ay Önce

Kur’an-ı Kerim’de 4 yerde geçen siccil سِجّ۪يلٍۙ kelimesi enbiya suresinde (104) farklı olmak üzere, fil, hicr(74) ve hud (82) surelerinde aynı anlamlarda kullanılmıştır. Yazar kaynak belirtmediğine göre, “فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ” “Ve böylece (Allah) onları, (kurtlar, böcekler tarafından) yenilmiş ekin yaprakları gibi (delik deşik) yaptı.” meallendirme kendisine ait olmalı. Dolu vurmuş ekin tarlasına baktığımızda, hasarın üzerinden koyun sürüsü geçmiş gibi olduğu görülür. “Yenilmiş ekin yaprağı”, akla ilk önce yaprağı delik deşik eden böcek zararını getiriyor. Oysa Enbiya suresindeki sayfaların üst üste yığılması gibi ekin yapraklarının üst üste yığılarak yatmasını ifade ediyor olabilir. Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir de bu anlamda “Sonuçta Allah onları yenilip ezilmiş ekine çevirdi.” Şeklindeki meal daha isabetli gibi görünüyor. Doğrusunu bilen Allahtır.

banner26