Beşerin Kumdan Kaleleri’ yükseliyor arzın her yerinde. Beşer, kumdan kalelerde bir mahkûmiyeti yaşıyor adeta. Kendini özgür sandığı bir mahkûmiyet… Duyguların, düşüncelerin, zevklerin, ıstırapların, kaçışların, geri dönüşlerin denetim altına alındığı, insanın ruhundan arındırıldığı, insanın hiçliğe doğru savrulduğu modern dünya… Charles Le Gai Eaton ya da Sîdî Hasan Abdullah Abdulhamit tam da böyle bir dünyanın içinde insanlığın kayıplarını hatırlatıyordu. ‘Tanrı’yı Hatırlamak’ diyordu… ‘Tanrı’yı Hatırlamak’ faniliğin alaca karanlığında yolunu yitirenlere, dünya gurbetinde debelenip duranlara sahih ve sahici bir işaret fişeği… Eaton, kendini unutan modern dünyayı Allah’a, zamana ve hayata çağırıyordu.

Yazar, diplomat, gazeteci, öğretmen, gönül insanı Eaton, İngiliz bir aile mensubu olarak 1921 yılında İsviçre’de doğar. Birinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarıydı onun doğduğu yıllar. Bir kaos ortamı… Avrupa’nın bütün değerlerinin sarsıldığı, toplumun yepyeni durumlara gebe olduğu dönemler… Gai Eaton, kendisi de anlattığı gibi, İsviçre’de doğuyor ama İsviçreli değil. Annesi İngilizlerden daha çok Fransızlara yakın. Uzun yıllar Fransa’da yaşamış. Anne her fırsatta İngilizlerin soğuk ve aptal bir millet olduğunu söyleyip duruyor. Anne kurumsallaşmış Hıristiyanlığın karşısında. Oğlunu aklı merkeze alan bir anlayışla yetiştiriyor. Gai Eaton, İslam’a ısınmasını ve ona sımsıkı sarılmasını biraz da bu yetişme dönemine ve çocukluğuna bağlıyor.

Lings’in huzurunda kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu

Eaton, sıradan cevaplarla yetinecek sıradan biri değil. Daima arayış halinde. Hayatının her dönemi derin arayışın izdüşümü. On beş yaşında felsefeye merak salıyor. Descartes, Kant, Hume, Spinoza, Schopenhauer başucu filozofları. Belli bir süre sonra bunlar tatmin etmiyor. Hep aynı çukurun içinde patinaj yapan tekerlek gibi geliyor okudukları. Eksik bir şeyler hissediyor. Kadim Mısır ve Hind’i keşfediyor sonra. Doğu’nun gizemi… İngiliz romancı Leo Myers ile tanışma. Onun “The Root and the Flower” (Kök ve Çiçek) romanı Eaton’un ruhunu sakinleştirir. Varoluş sızısına sukunetli cevaplar bulur. Leo Myers, maneviyatçı bir kişiliğe sahipve aynı zamanda mistisizmle hemhal. Hiçbir dine bağlanmamış. Arkadaşlıklarından üç yıl sonra intihar ediyor. Romancının bu intiharı Eaton üzerinde müthiş bir etki bırakıyor. Sadece kafada olan ve eyleme geçirilmeyen bilgi yalnızca yüktür. İnsanın özüne nüfuz etmeyen hiçbir düşünce insanı herhangi bir sonuca götürmez. Bu düşünceler Eaton’u gönülden Allah’a bağlanan, dua eden bir inanmış insanın, her şeyi bilen, maddi ve manevi ilimleri okumuş olan birinden daha değerli olduğu sonucuna götürüyor.

Sonra Rene Guenon geliyor. Gai Eaton’u allak bullak ediyor. Guenon, gelenekten bahsederek bütün çağdaş Batı değerlerini dümdüz eder. Guenon, kadim geleneğin izinde modern zamanların ilerleme mitini kıyasıya eleştirir. Ona göre asıl karanlık manevi ilerleme yolundan geride kalmaktır. Zamanın en büyük karanlığı da bu manevi yürüyüşün kesintiye uğratılmış olmasıdır.

Guenon okuduktan sonra Kahire’ye yolculuk... Buradaki üniversitede kendine iş bulur Eaton. Martin Lings’le tanışır. Lings’in hayatı onu derinden etkiler. Bilginin eyleme dönüşmüş halini tecrübe eder. İlerleyen zamanlarda Eaton, aynı zamanda Rene Guenon’un da dostu olan Lings’in huzurunda kelime-i şehadet getirip Müslüman olur. Yirmi dokuz yaşındadır o zaman. Korku ve zevkle karışık ilk namazını kılar. Ertesi gün Ramazan dolayısıyla ilk oruç…

Onlar, bir insanın ne demek olduğunu bilirler

Gai Eaton çağdaş Batı medeniyetinin parçalanmışlığını, mekanikliğini ve insanı makineleştirmesini, savaşlarla birlikte bütün hümanist iddialarını tüketmesini, değersizliğini, kurumsallaşmış dinin insanı sınırlandıran ve hiçleştiren ağırlığını bihakkın idrak etmiş biri. Zaten meraklı, araştırmacı bir ruhu da var. Sonuç olarak hidayetle şereflenmiş biri. Gelenekselci/tradisyonalist ekolün içindeki belli simalardan. İslam’ı soyut, gerçekleşmesi imkânsız ideolojik kalıpların, saçma kategorilerin içine hapsetmeden, dinin öğretilerini sloganlaştırmadan, yozlaştırmadan yaşama ve yaşatma gayesinde.

Batı’da doğan ve “güneş doğudan yükselir” hakikati mucibince yüzünü ve gönlünü Doğu'ya döndüren Gai Eaton, aslında ilerleme ve medeniyeti Batı'da arayan Doğuluların beyhude gayretlerinin bedihi bir göstergesi. Huzuru İslam’da bulan ve yıllarca İngiltere Müslümanlarının aklı başında, güler yüzlü temsilcisi olarak hayatını sürdüren Eaton, daha doğrusu Sîdî Hasan 26 Şubat 2010’da Rahmet-i Rahmana kavuştu. Türkçeye İslam ve İnsanlığın GeleceğiTanrı’yı HatırlamakKalenin KralıBeşerin Kumdan Kaleleri adıyla çevrilen kitapları hâlâ önemini kaybetmeden okunmayı bekliyor.

Yazımızı sonlandırırken ona sonsuz rahmet diliyoruz. Kalenin Kralı'nda şunları söylüyor: “Ölümlü olduğumuzu ve doğduğumuz andan itibaren ölümün ardımız sıra geldiğini gönlümüzle, zihnimizle ve bedenimizle bilmedikçe, ne olduğumuzu ve ne yapmamız gerektiğini düşünmeye başlayamayız. Basiretli insanların, her gece sabah uyanamayacaklarını bilerek yatmaları ya da tekrar akşamı göremeyebileceklerinin idraki içinde güne başlamaları yalnızca İslam'da rastlanan bir şey değildir. Ama bu bilinçlilikle yaşayan kimseler günlerinde, bu düşünce olmaksızın yaşayan kimselerin kaçırdığı bir lezzet bulurlar. Onlar, diğerlerinden farklı olarak, bir insanın ne demek olduğunu bilirler."