Türkiye bir muhabbet ülkesiydi. Asırlarca bu toprakların insanını, hayvanını, bitkisini, meyvesini, sebzesini, evini, barkını, müziğini, şiirini olgunlaştıran yegâne unsur muhabbetti. Gladstone’un “Türklerin elinden Kur’an’larını almadıkça onları mağlup edemeyiz” sözü 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe girdi, “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun” ile birlikte Türkiye muhabbetten koparıldı. Oysa muhabbet aşk idi. Aşksız kalan talip (talebe), hocasını da kaybetmiş ve bir öğrenci olmuş; öğretmeninin peşinden muhabbetsiz, estetiksiz, ritimsiz, kalpsiz ve dolayısıyla imansız kalma tehlikesiyle, ruhunu Allah’a emanet etti. Oysa Türkiye; şiiriyle ve musikisiyle kaynağını evvela tekkelerden alan, yolda yürürken ayağı taşa takılsa bir tekkenin kapısına düşen insanların ülkesiydi. Türkiye hakiki manada, eksiksiz bir şeyhler, dervişler, müridler, meczuplar memleketiydi. Muhabbet bitti; yerini gökdelenler, arabalar, beyaz eşya kampanyaları, her sokak başında zuhur eden bankalar, sosyal medya vızıltıları, birbirine yemek için sabırsızlıkla bekleyen kalem erbabları aldı. Şimdilerde bir gönül harekatına ihtiyacımız var. Tıpkı yüzyıllar önce olduğu gibi yeniden muhabbete, erler demine durmak için, hayırlara yakın şerlere uzak durmak için, adam (âdem) olmak için hû demeye ihtiyacımız var. Hayy’dan Hû’ya gideceğimizi bilerek, bildirerek muhabbete ihtiyacımız var.