İlk Dönem Osmanlı Âlimlerinin Kabirleri Nerede?

Kuruluşundan itibaren Osmanlı’nın siyasi, ekonomik, kültürel anlamda teşkilatlanmasında ulemanın ehemmiyeti büyüktür. Ulemanın toplum içindeki yeri ayrı olmuş, âlim kişiye saygı bugün bile her şeyin yozlaştığı kültürümüzde yerini korumayı başarabilmiştir. Mustafa Halil Aydın, erken dönem Osmanlı ulemasından altısının hayatına kısaca değiniyor, mezarlarına dair bilgi veriyor.

İlk Dönem Osmanlı Âlimlerinin Kabirleri Nerede?

Osmanlı Devleti, kuruluşuyla beraber ilmi gayet önemsemiş, ulemaya büyük kıymet vermiştir.

Kuruluşundan itibaren Osmanlı’nın siyasi, ekonomik, kültürel anlamda teşkilatlanmasında ulemanın ehemmiyeti büyüktür.

Ulemanın toplum içindeki yeri ayrı olmuş; âlim kişiye saygı, bugün bile her şeyin yozlaştığı kültürümüzde yerini korumayı başarabilmiştir.

Dâvûd-i Kayserî ve İznik

Osmanlı döneminde ilk medrese Orhan Gazi zamanında, fethedilmesinin ardından İznik’te vücuda getirilmiştir. Medresenin ilk müderrisi ise Dâvûd-i Kayserî, dolayısıyla Osmanlı’nın ilk başmüderrisidir.

1261 yılında doğan Kayserî, tahsil hayatına doğduğu yer olan Kayseri’de başlamıştır. Ekberî ekol mensubu olan Dâvûd-i Kayserî’nin hayatı hakkında kaynaklarda geniş bilgi yoktur. Elde olan bilgilere bakıldığında dinî ve aklî ilimlerde iyi bir eğitim aldığı anlaşılmaktadır. Kayseri ve Konya’da aldığı Kur’an, sarf, nahiv, âdâbü’l-bahs ve mantık gibi derslerin yanı sıra, İbn Sartak’tan matematik ve astronomi ilimlerini tahsil etmiştir.

30 akçe maaşla ta’yin edildiği İznik Medresesi müderrisliğini hayatının sonuna kadar sürdüren Dâvûd-i Kayserî, bu süre boyunca öğrenciler yetiştirmiş ve eserler kaleme almıştır. 1350’de vefat eden âlimin naaşı İznik’te, medresenin karşısına defnedilmiştir. Daha sonrasında kaybolan kabir ise İznik Belediyesi’nin girişimleriyle bir evin altında bulunmuş ve yeniden ihya edilmiştir.

Cemaleddin Aksarayî ve Aksaray

Bazı kaynaklarda soyunun büyük müfessir Fahreddin er-Râzi’ye ulaştığı bilgisi mevcut olan Cemâleddin Aksarâyî ise Aksaray’da medfundur. Tefsir, edebiyat, lügat ve tıp âlimi olan Cemâleddin Aksarâyî, yaşadığı devirde çok kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Molla Fenârî de bunlardan birisidir. Aksaray Zincirli Medresesi’nde hocalık yapan Cemâleddin Aksarâyî’nin ölüm tarihine ilişkin farklı kanaatler söz konusudur. İslam Ansiklopedisi’nde Mustafa Öz’ün yazdığı maddede ise 1388-89 yılları arasında öldüğüne ilişkin bir tahmin yer almaktadır. Mezarı Aksaray’ın en eski mezarlıklarından Ervah Kabristanı’ndadır.

Molla Fenari ve Bursa

Osmanlı medreselerinde eğitim metodunu büyük ölçüde Yıldırım Bayezid döneminde Molla Fenârî sistemleştirmiştir. Şer’î ilimlerin yanı sıra aklî ilimlere de önem vermiş olan Molla Fenârî’nin eğitim sisteminde haftalık tatil iki gündür. Salı günleri “istinsah tatili”dir. 1350 yılında doğan Molla Fenârî’nin Fenârî nisbesine ilişkin kaynaklarda farklı bilgiler mevcuttur. Yenişehir ile İnegöl arasındaki Fenar köyünden geldiğini söyleyenler olduğu gibi babasının fenercilik mesleğiyle uğraşması hasebiyle bu şekilde anıldığından söz edenler de vardır.

İlköğrenimini babasının yanında tamamladıktan sonra Aksaray’da hocası Cemâleddin Aksarâyî’den icazet alarak Seyyid Şerif el-Cürcânî ile birlikte Kahire’ye gitti. Şeyh Bedreddin, Ahmedî ve Hacı Paşa gibi isimlerle sınıf arkadaşlığı yaptı. Burada çeşitli âlimlerden şer’î ilimleri tahsil etti ve Ekmeleddin el-Bâbertî’den icazet alarak Bursa’ya döndü. Yıldırım Bayezid tarafından Manastır Medresesi müderrisi ve bunun yanı sıra Bursa Kadısı olarak görevlendirildi. Ankara Savaşı’nın ardından Karamanlı Devleti’nin yeniden teşekkül etmesiyle birlikte Karaman’a gitti ve bir müddet burada ders verdi. Çelebi Mehmet döneminde Bursa’ya dönen Molla Fenârî, Osmanlı’nın ilk şeyhülislamıdır. İhsan Fazlıoğlu, Osmanlı’nın Molla Fenârî’ye ehemmiyet göstermesinin en önemli sebeplerinden birisini onun Anadolulu oluşuna bağlar. Onun zihin yapısında fıkıh da kendine yer bulabilmiştir, kelâm da. 1431 yılında vefat eden Molla Fenârî, kendi yaptırdığı caminin haziresine defnedildi. Mütevazı bir kabirde yatan Molla Fenârî, Bursa’nın manevi koruyucuların birisidir.

Hacı Paşa ve Birgi

Anadolu’da tıp biliminin kurucusu Hacı Paşa da, Molla Fenârî gibi Ekmeleddin el-Bâbertî’den ders alıp, onun teveccühünü kazandı. Hanefî fıkhının Anadolu’da yaygınlaşmasında pay sahibi olan âlim, şer’î ve aklî ilimlerin yanı sıra yakalandığı bir hastalık sonucunda tıpla ilgilenmeye başladı. Onun tıp ilmini tahsil etmesindeki destekçisi Aydınoğlu İsa Bey’dir. Bir müddet Aydın’da İsa Bey tarafından Ayasuluk Kadısı olarak görevlendirildi. Aynı zamanda sarayda hekimlik yapıyordu. İki Türkçe tıp kitabının dışında diğer bütün eserlerini Arapça kaleme alan Hacı Paşa, II. Murad’ın tahta geçmesinin ardından en büyük eseri olan Mecma’u’l-envâr fî cemî’i’l-esrâr’ı yazmaya başladı. On cildini tamamlayabildiği bu eseri II. Murad’a ithaf ettikten sonra Birgi’ye dönen Hacı Paşa, kısa süre sonra vefat etti. Hacı Paşa’nın mezarı Birgi’de, Hıdırlık mevkiindedir.

Hızır Bey ve Vefa

Mustafa Said Yazıcıoğlu, Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde yazdığı Hızır Bey maddesinde, Hızır Bey’in asıl şöhretini, II. Mehmed’in huzurunda Mısır veya Suriye’den gelen bir Arap âlimle girdiği tartışmadan üstün ayrılmasıyla kazandığını söyler. Ancak Veysel Kaya, Abdurrahman Bistami’nin Bilimler Tasnifi isimli makalesinde Kâtip Çelebi’yi kaynak göstererek mezkûr olayın II. Murad’ın huzurunda gerçekleştiğini ve Arap âlimin ise Abdurrahman Bistâmî olduğunu yazar.

Eskişehir doğumlu Hızır Bey, otuzlu yaşlarında sarayda tanınmıştır. Hızır Bey daha Bursa’da iken, ileride tanınacak birçok talebe yetiştirdi. İstanbul’un fethinin ardından Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un kadılığına getirildi. Hızır Bey, şehrin imarı, emniyeti ve belediye işleriyle yakından ilgilendi. Bu yönüyle İstanbul’un ilk belediye başkanı olarak da tanınır. Ancak bu görevde iken genç yaşta, 1549 senesinde vefat etti. Mezarı Vefa ile Zeyrek arasında, Voynuk Şücaeddin Camii yakınına defnedilmiştir.

Ali Kuşçu ve Eyüp Sultan 

Fatih dönemi ulemasının en önemli simalarından birisi de Ali Kuşçu’dur. Uluğ Bey’in öğrencisi olan Ali Kuşçu, aynı zamanda onun doğancıbaşısı olduğu için “kuşçu” ismiyle anıldı. Semerkant’ta Uluğ Bey, Kâdızâde-i Rûmî ve Gıyâseddin Cemşîd’den eğitim gören Ali Kuşçu, sonrasında Kirman’a gitti ve burada birçok eser kaleme aldı. Ardından Semerkant’a dönen Ali Kuşçu, Uluğ Bey tarafında Çin’e gönderildi. Uluğ Bey’in öldürülmesinden sonra Timurluların sarayından ayrılan Ali Kuşçu, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın himayesine girdi. Fatih Sultan Mehmed’e elçi olarak gönderildikten sonra sultanın ilgisini çeken Ali Kuşçu, elçilik görevini tamamladıktan sonra İstanbul’a döndü.

İhsan Fazlıoğlu, Osmanlı Devleti istihbaratının Ali Kuşçu’yu Osmanlı topraklarına getirebilmek için otuz yıl boyunca çalıştığını söyler. İstanbul’da Ayasofya Medresesi’nde müderrislik yapan Ali Kuşçu’nun bugün Fatih Camii duvarında da görebileceğimiz bir güneş saati vardır. 5 Şâban 879’da (15 Aralık 1474) vefat eden Ali Kuşçu’nun mezarı Eyüp Sultan Mezarlığındadır.

 

Mustafa Halil Aydın

Güncelleme Tarihi: 22 Mart 2018, 12:21
YORUM EKLE

banner19