Savaş Barkçin ‘Yön ve Yol’da Hak yöne yüzümüzü çevirmeden Hak yola giremeyeceğimizi ve günlük hayatta gözlemlediğimiz olaylardan yola çıkarak bugünkü dünyada Hakk’a layık kul olmak için ne yapmamız, nasıl olmamız, nasıl düşünmemiz gerektiğini anlatıyor.
Bunu yaparken yeni komplekslere girmekten ve yeni klişeler üretmekten uzak durmaya çalışıyor. Özgün ve özel bir duruş teklif ediyor. Kulluk duruşu... Anlayışıyla, bilişiyle, düşünüşüyle, duygusuyla, eseriyle, işiyle...
İlk baskısını 2020 yılında yapan ve KETEBE yayınlarından çıkan ‘Yön ve Yol’dan yol haritası olabileceğini düşündüğümüz bazı cümleleri sizler için derledik.
Kulluğu çok güzel ifade eden kavramlardan birisinin “bağ” olduğunu düşünürüm. Kul, Allah’a bağlanmış olan, Allah ile bağını her an gözden geçiren, o bağın kopmasından korkan, âlemle, kendisiyle olan bağlarını da bu bağ üzerinden bağlayan insandır. Bu bağ akıl ve gönül ile kurulur.
Bağ sadece zapt etmek için değil, mensubiyet için de geçerlidir. “Mensubiyet” kelimesi “bağ” anlamı taşıyan başka bir kelime olan “nisbet” ile aynı kökten gelir. Nisbet, neseb, intisab ve münasebet hep aynı kökten türemiştir. Allah’a bağlanmak asıl nisbettir. O yüzden her şeyimizi o nisbete göre yaparız.
Gençliğimden beri haykırıp duruyorum: “Gerçek güç, insan olmak ve insan yetiştirmektir” diye... Yetişmek ve yetiştirmek... Bu bizim İslâm, iman, ihsan vazifemizdir. İnsan olmak, adam olmak ve yetiştirmek şunun bunun için değil, Hak içindir. Medeniyet, siyaset, felsefe, hemşehrilerimiz için değil, ecdadımıza layık olmak için değil; Allah için, Allah’a yaraşır kul olmak ve böyle kulların yetişmesinde çile çekmek içindir.
Haddini bilenin ataklığına “cesaret”, haddini bilmeyenin ataklığına ise “cüret” denir. Câhil cüretli, âlim cesaretli olur. Câhilin cüreti, âlimin cesaretinden fazladır. Âlim bilir iddia etmez, câhil bilmez iddia eder. Buna bakarak insanların câhil mi, âlim mi olduğunu hemen anlayabilirsiniz.
Biz tevhidin diline karşı da özensiz, dikkatsiz ve meraksızız. Yabancı kökenli ve yaban köklü “empati” demeyi hemen öğrenip “takvâ” demeyi unutuyoruz. “Etik” dediğimiz şeyin “ahlâk”tan apayrı olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü birisi Batılı bir kelime, o daha moda ve şık duruyor. Oysa Hazreti Mevlânâ (ks) buyurur: “Kalp deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur.” Dile giren dile de girer. Yani kişinin dili neye alışırsa, kalbi de ona alışır. Tevhid kalptedir, O hâlde o ummânın kıyısı olan lisâna da tevhid dalgaları vurmalıdır. Yani tevhidin de bir dili vardır.
Kişi kime kıymet veriyorsa onun dostudur. Kimin kadrini biliyorsa onun ehlindendir. “Kadir” kelimesi ile “takdir”, “kader” ve “mikdar” kelimeleri aynı kökten gelir. Demek ki kişi Rabbinin ona takdir ettiği kader içinde, neye ne ölçüde muhabbet, değer, üstünlük verdiğine göre kadir sahibi olur. Bir kişinin kadrini bilmek aynı zamanda o kişinin ölçülerine uymak demektir.
Kulluk bir ayrıntı, aksesuar veya hobi değildir. Her sıfat, meslek, iş, yol kulluğa tâbidir.
Bugün “başarı” dediğimiz aslında “tevfik” kavramıdır. “Vefk” kökünden gelir ki “bir nesnenin başka bir nesneye uygun gelmesi” demektir. Tevfik de “bir kişinin işinin rast gitmesi” anlamına gelir. Bu anlamlara bakınca hep kişinin niyeti, dileği ve işinin belirlenmiş bir çizgiye, bir yola, bir ölçüye uyması anlamı öne çıkıyor. Denk gelmek, denk düşmek, isteğine kavuşmak hep bu anlamın çağrışımları. O hâlde ayette geçen “tevfik”, kişinin niyeti ve gayretinin Hakk’ın takdirine uygun düşmesi, uygun olması demektir. Yani birileri için değil, birilerine göre değil, modanın gerektirdiği gibi değil. Bu herhangi bir kelime değil. Her tevhid kavramı gibi tevfik kavramı da bizi Hakk’a ulaştırıyor.
İman da irfan da ahlâk da “değerler eğitimi” gibi Batı’dan tercüme kavram ve kitaplardan değil, adam gibi adamlardan öğrenilir. O halde binalara ve ders araçlarına verdiğimiz önemden çok daha fazlasını adam olmaya ve adam gibi adam yetiştirmeye vermeliyiz.
Dil ve kelimeler, tefekkürü açan anahtardır.
Kulun üç işi var: fikir, zikir, şükür. İman eden fikreder, bu fikir ile Rabbini zikreder, bu zikir ile de şükreder.
Bâtıl bir köpüktür. İnsanların gözüne muazzam gelen dünya varlığı, o kadar şanlar-şöhretler, servetler, mertebeler hak ile çarpıştığında yok olmaya mahkûmdur. Çünkü bâtılın temeli yokluktur. Yalan, aldatma, zulüm sadece sanal bir varlık oluşturur. Ne ezelî ne de ebedî kökü yoktur.
Maddi menfaatimiz için kılı kırk yarıp bin hesap yaptığımız kadar, Allah ve Resul’üne has kul olmak hususunda da hesap yapsak yeter.
Bize tevhid ehli büyüklerin uyarısına uymak düşüyor: “Diline dikkat et, dilin (gönlün) olur.
Bir şeyin haddi, o şeyin hakkıdır. Kişinin ilmi genişledikçe hürmeti ve tevâzuu artmalıdır. Çünkü bildiğinin ne kadar az olduğunu fark ettikçe konuşmaktan ve hüküm vermekten ar eder. Bu, sadece ilim ve irfân erbâbında değil, gerçek sanat erbabında da böyledir. Meselâ büyük bestekâr İsmail Dede Efendi irtihâlinden önce “Ben mûsikîyi biraz bilirim zannederdim. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben daha o denizin kenarında ayağımı bile ıslatamamışım” demişti.
Zihinler Batılı fikirlerle dolunca kalpler de rayından çıktı. Batılı yöntemlerle dinimize bakmaya çalışan dalâlet ehli türedi. Bundan daha da beteri var. Bugün kendilerini “dini otorite” gören bazı sapkınlar, ayet ve hadîsten, ulemanın hükümlerinden çok Oryantalistler’den, Tevrat ve İncil’den nakiller yapmaya meraklılar. Rahmân’dan çok şeytanın dedikodusunu yapıyorlar. Peki çâre nedir? Kendimiz, yani “Allah’ın kulu” olmak... Bilmemizi, kılmamızı, olmamızı bu bilinç ile yapmak... Batı’ya, Doğu’ya, en önemlisi kendimize bu bilinçle bakmak...
İnsan boşaldı. Boşalan insan dokunduğu her şeyi boşalttı. Tabiatı, şehirleri, evleri, müzik aletlerini, komşusunu, sokağı boşladı ve boşalttı. İnsan Âdem iken adem yani boşluk oldu. Boş olan insan zaten adam da olamazdı. O adem de dünyadaki her gerçeğin hazinesi olan zengin insanı yokluğa mahkûm etti.
Müminin farkı zamana, devrâna, topluma teslim olmak değildir, Hakk’a teslim olmaktır. “Başkaları da böyle yapıyor, ne yapayım?” diyerek yanlış insanlara benzemeye çalışmak olmaz. O zaman kendi kişiliğimiz nerede kalır? Değerimiz, haysiyetimiz, şerefimiz nerede kalır? Farkımız, kendimizi nitelediğimiz imanımız nerede kalır? Böyle dedikten sonra artık hiç ahlâktan, doğruluktan, iyilikten bahsedebilir miyiz?
Sabır, gayretin ikiz kardeşidir.
Bizim kaçak kat dindarlığı ile bir işimiz yok. Çünkü gücün dinine değil, dinin gücüne talibiz.
Küfür ikiliktir, ikircikliktir. O yüzden birleyemez. Ne Batı’da ne de Doğu’da... O yüzden Batı’da “çifte standart” yani çıkarına göre birbiriyle zıt ve çelişik işler yapmak onlara göre utanılacak bir durum değildir. Aksine Batı’nın olağan hâlidir. Müslümanlar böyle çifte standardı görünce hemen Batılılara “Niye ikiyüzlülük yapıyorsunuz?” diye yüklenirler. Bu kez Batılılar, Müslümanlara “Sizin çifte standardınız niye yok?” diye şaşırırlar. Çünkü “ben” diyen nefis, çıkarı ne tarafa doğruysa o tarafa meyleder. Bu da onu sonsuz derecede esnek ve ilkesiz yapar. “Ben” diyen benliğe, oradan bencilliğe, en son da ben-tapkınlığına kadar gider. Küfür yolu böyle bir yoldur. Firavun, Nemrud, Ebu Cehil gibi meşhur kâfirlerin sapkınlıkları bu yol üzerinden olmuştur.
Hayali olmayan kişinin hayal kırıklığı da olmaz. Yani insanlara abartılı bir şekilde, onları eksiğiyle-fazlasıyla tanımadan hemen güven duymanın sonu güven yıkımıdır. Tersi de doğrudur.
Bilmek ilim, kılmak amel, olmak irfân demektir. Yani bilmeden kılmak, kılmadan olmak mümkün değil. Peki bu üçünün aşk ile ilgisi nedir? Çünkü aşk olmadan gerçek bilme, kılma ve olma olmaz. Yani ilmi, ameli ve irfânı Allah aşkıyla yapmayan kişinin kemâlâta ermesi mümkün değildir.